Kaan bir an sustu. Sonra sesi dostça ama ürkütücü bir samimiyetle geldi:
“Abi… onunla konuşurken dikkat et. Dayım sabırlı bir adam değildir.
‘Bu çocuk beni oyalıyor’ derse… kötü olur.”
Ender titreyen eliyle alnını kapattı.
“Kaan… ben bu işe bulaşmak istememiştim. Ben sadece borçlarımı kapatmak için—”
“Borçları kapattın da abi…” dedi Kaan, “Parayı kendin almışsın! Önce bir soraydın bana.
Şimdi dayı seni bırakmaz.”
Sessizlik oldu. O sessizlikte Ender ilk kez gerçekten korktu.
Kaan son bir kez konuştu:
“Bak abi… bu işte dikkatli ol. Nasıl hallediyorsan hallet sıyrıl bu işten. Dayım paranın peşinde değil benim anladığım, yaptığınız şey her neyse onun aklını almış belli”
Telefon kapandı.
Ender, karanlık odada bir süre kıpırdamadı. Boğazındaki düğüm büyüdü büyüdü… yutamadı.
“Ben ne yaptım?”
O gece Ender hiç uyumadı. Ertesi sabah erkenden uyandı duş alıp takım elbisesini giydi ve Ertuğrul beyle yüz yüze konuşup, bu işi çözmeye karar verdi. Bu böyle devam edemezdi Ertuğrul beyin yüz yüze konuştuklarında ikna olacağından emindi.
Ertuğrul Bey’in ofisi denilen yerebir ofis demek haksızlık olurdu; daha çok pahalı zevklerle döşenmiş, camın ardında şehrin bütün manzarasını tutan, loş ve sakin bir köşeydi.
Bir otel odası gibi… ama daha soğuk.
Kapı açıldığında Ertuğrul, masanın başında değil; pencerenin kenarında duruyordu. Sanki adamın işi gücü şehir izlemekti.
“Hoş geldin Ender,” dedi. Sesinde bir tebessüm var gibi ama yüzünde yoktu.
“Gel, otur.”
Ender içeri girdi. Boğazı kuruydu.
“Ben… yüz yüze konuşmak istedim,” dedi. “Telefonla anlatmak doğru gelmedi.”
Ertuğrul başını hafifçe çevirdi. “Telefonla zaten anlatabilecek biri gibi görünmüyorsun.”
Bu cümle Ender’in yüzüne hafif bir tokat gibi çarptı ama sesini çıkarmadı. Sandalyeye oturdu. Ellerini dizlerinde birleştirdi.
“Bakın…” diye başladı, yutkundu, ardından devam etti.
“Bu proje… Oya ile yıllardır kurduğumuz bir şey. Onun için çok değerli. Ailesinden kalan tek miras gibi. O yüzden ben… önce onu ikna etmeden hiçbir adım atmak istemiyorum.”
Ertuğrul yavaşça masaya yürüdü, sandalyesine oturdu. Elleri masanın üzerinde birleşti.
“Sadakat diyorsun yani?” dedi küçümsemeye yakın bir tonda. “Sadakat güzel kelime. Ama iş dünyasında pek yeri yok.”
Ender hemen atıldı.
“Ben sadakatten kaçınamam. Oya beni kardeşi gibi görür. Onun da bana emeği var… hayatımdaki en zor günlerde yanımda o vardı. Bu projeye birlikte başladık. Onu satacak biri değilim.”
Ertuğrul gözlerini kaldırdı.
“İyi de…” dedi sakin bir tebessümle, “Parayı alırken hiç böyle hassas görünmüyordun. O zaman sadakat aklına gelmedi mi?”
Ender’in yüzü kırmızıya döndü.
“Borçlarım vardı,” dedi alçak bir sesle. “Zor durumdaydım. Laboratuvarın masrafları, evdekiler… Kapansın diye düşündüm. Hem… bu proje ilerlesin diye aldım o parayı. Hepsi yine Oya için.”
“Öyle mi?” dedi Ertuğrul. Sandalyeye yaslandı, parmakları masaya hafif hafif vuruyordu.
“Yani sen diyorsun ki: Hem arkadaşına sadıksın, hem projenize sadıksın, hem de benim paramı sorgusuz sualsiz kabul ettin… Söyle bakalım, Oya’ya aldığın parayı anlattın mı?”
Ender başını eğdi.
“Hayır…” dedi kısık bir sesle. “Anlatamadım. Sinirlenir diye korktum. Projenin iyiliği için, o zaten benim gücüm olmadığı için her şeyini satıp bu işe koydu, bana güveniyor.”
Ertuğrul sertçe böldü.
“Projenin iyiliği için mi? Yoksa kendini kurtarmak için mi?”
Ender’in nefesi kesildi ama yine de cevap vermeye çalıştı.
“Ben… yanlış bir şey yapmak istemedim. Oya’ya ihanet etmek değil niyetim. Sadece…”
Ertuğrul masanın kenarına doğru eğildi.
“Enderciğim,” dedi alayla karışık bir sakinlikle, “Yanlış yapmak istemeyen biri, aldığı parayı arkadaşından saklamaz.”
Ender susuyordu.
“Bak,” dedi Ertuğrul, sesini bir ton daha düşürerek.
“Bana bu romantik sadakat masallarını anlatma. İş netlik ister. Sana para verdim. Sana güvendim. Şimdi karşılığını istiyorum.”
Ender başını kaldırdı, neredeyse yalvarır gibi:
“Oya’yı ikna etmem lazım. Onsuz yapamam. O olmadan hiçbir şey mümkün değil.”
Ertuğrul hafifçe güldü.
“Benim için Oya önemli değil,” dedi. “Ben proje ile ilgileniyorum. Ve proje şu anda senin elinde.”
Ender’in içi iyice sıkışmaya başladı. Bu adam Oya’yı denklemden çıkarıyordu.
“Hayır,” dedi Ender. “Öyle değil. Proje onun. Bütün temel fikir ondan çıktı. Kod onun, formül onun, algoritma onun…”
Ertuğrul elini kaldırdı, susturdu.
“Ender,” dedi, her kelimeyi bıçak gibi keserek,
“Dediklerimi yapmazsan arkadaşına… projeye… hatta gizlediğin o küçük sırrına kadar her şeyi anlatırım.”
Ender’in kalbi duracak gibi oldu.
“… hangi sırrı?” diye fısıldadı.
Ertuğrul’un yüzünde ilk kez açık bir tehdit belirdi.
“Parayı aldığını,” dedi. “Ve daha kötüsü… bunu arkasından çevirdiğini.”
Ender nefes alamadı.
“Oya’nın gözünde düşmekten korkuyorsun, değil mi?”
“Arkadaşını kaybetmekten korkuyorsun.”
“Laboratuvarı kaybetmekten…”
Sözler ağır ağır iniyordu.
“Eğer bana yarın net bir tarih ve bilgi vermezsen… ben seni korumam. Parayı geri isterim. Oya’ya da her şeyi anlatırım.”
Ender’in sesi çatladı.
“Yapmayın… ne olur. Ben… bunu toparlarım. Oya’yı ikna ederim. Biraz zaman verin. Ne olur. Neden acele ediyorsunuz anlamıyorum!”
Ertuğrul sandalyesinden kalktı, kapıya doğru yürüdü.
“Zaman vereceğim,” dedi. “Ama çok değil.”
Kapıyı açtı, eli tokmakta kaldı.
“Sadakat diyordun ya…”
Geri döndü, gözlerinin içi karanlıktı.
“Sadakat, karşı tarafa doğruyu söyleyebilen adamda olur. Sen… daha oraya gelemedin.”
Ender’in yüzü kızardı, dizlerinin altı boşaldı.
Ertuğrul son cümleyi kapıyı kapatırken söyledi:
“Unutma Ender… hem arkadaşını hem paranı kaybedebilirsin. Ben kimseyi iki kez uyarmam. Oya, proje ve para olmazsa sen bir hiç olursun!”
Kapı kapandı. Ender sandalyeye çöktü. Eliyle yüzünü kapadı. Sessizce… darmadağın bir nefes bıraktı:
“Ben… neye bulaşmışım?”
Ender öğlene doğru laboratuvarın kapısından içeri girdiğinde, kapı kapanır kapanmaz içerideki iki kızın bakışı üstüne yapıştı.
Saçları dağınıktı, yüzü soluktu, göz altları morarmış gibiydi. Laboratuvara gelirken hiç giyinmediği şekilde takım elbise giymişti ama akşamdan kalma gibi görünüyordu daha çok.
Oya tam yeni gelen malzemeleri tezgâha diziyordu, kafasını kaldırdı.
“Bütün sabah neredeydin?” dedi, tonu sakindi ama kırgınlık hafifçe belli oluyordu.
“Hiç haber vermedin.”
Ender gözünü kaçırdı.
“Biraz işlerim vardı,” dedi sadece.
Nereye baktığını bile bilmiyordu. Ne söyleyeceğini de.
Oya’nın yüzü o an çok kısa bir anlık düşer gibi oldu, sonra toparladı. Daha fazla üstelemedi; baskı yapınca Ender’in içine kapanacağını biliyordu. Ama yine de içinde bir şey düğümlendi.
“Tamam,” dedi kısaca. Sesi o kadar nötrdü ki, altındaki kırıklığı sadece çok tanıyan biri hissederdi.
Ender tezgâha çantasını bıraktı, sonra hiçbir şey demeden lavaboya yöneldi. Kapı kapanır kapanmaz Oya’nın kaşları birbirine yaklaştı. Yanındaki Nazan’a döndü.
“Nazan,” dedi sessizce, “bu çocukta bir hâl var. Sana bir şey anlatıyor mu? Bizden bir şey saklıyor olabilir mi ? Bir sıkıntısı var kesin!”
Nazan şaşırdı.
“Bana mı?”
İstemeden Ender’in lavaboya gidişini dinledi. Su sesi geliyordu.
Oya dudaklarını ısırdı.
“Ender böyle olmaz,” dedi. “Bir sıkıntısı varsa bizden saklamaz… diye düşünmek istiyorum ama… bilmiyorum. Sence bir sorun mu var?”
Bu soru Nazan’ı tam kalbinden vurdu. Çünkü o zaten bir süredir Ender’deki değişimi fark etmişti ama bunu kendi kendine “yoğunluk, yorgunluk” diye açıklayıp geçiyordu.
“Bilmiyorum,” dedi nazikçe. “Ama… biraz garip görünüyor.”
Oya başını eğdi.
“İçime sinmiyor işte,” dedi fısıltıyla.
Ender gelince susup işlerine döndüler, gün her zaman ki gibi akıp çabucak bitti. Akşam altıya doğru Oya çantasını topladı, “yarın erken gelirim” deyip çıktı. Laboratuvarda Ender ve Nazan kaldı.
(devam edecek)