Geçmişin Gölgesinde – Bölüm 9

Nazan, gülümseyerek Oya’nın peşinden mutfağa girince

 “Oya… annen çok tatlı biri. Beni Ender’in kız arkadaşı sandı.” diyerek kıkırdadı hemen

Oya kahkaha attı. “Vallahi annem bu hızla giderse beni Tarık’a, seni de Ender’e verir çıkar işin içinden.”

Nazan gülümsedi, belli belirsiz… Keşke… diye bir cümle boğazında düğümlendi ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemedi. Oya’nın henüz farkında olmadığı duygular Nazan’ın içinde her geçen gün büyüyordu.

Ender, koltuklara geçince Serpil teyzenin yeni bir atağın eşiğinde olduğunu anladığı için hemen bir bahane üretti ve  “Ben bir tuvalete gideyim,” deyip odadan sıvıştı.

Serpil hanım Tarık’a döndü.

“Sevdin mi Oya’nın kardeşini? O seni kesin sevmiştir ben oğlumu tanımaz mıyım? Bak kız arkadaşıyla da gelmiş, ne güzel. Hepiniz çift çift dolaşırsınız artık.”

Tarık ne diyeceğini bilemedi.
“Tabii Serpil teyze… hepiniz çok iyi insanlarsınız.” dedi içtenlikle.

Oya ve Nazan kahveleri getirince bir süre sessizlik oldu. Herkes sakince kahvelerini yudumladı.  Sessizliği Ender bozdu. Serpil hanım hepsini tek tek süzüp kafasında yeni senaryolar yazmakla meşguldü.

“Benim işim var, müsaade isteyelim Serpil Teyze, Tarık çok memnun oldum tanıştığımıza görüşmek üzere. Nazan, seni de bırakayım.” dedi

Serpil: “Tabii bırakacaksın! Kız kendi gidecek değil ya. Aferin oğluma.” diyerek memnuniyetini ve onayını dile getirdi

Nazan mutluluktan uçacak gibi oldu. Onlar çıkınca, Tarık da kalktı. Oya’yla kapıya kadar yürüdüler.

“Çok güzel bir gündü,” dedi Tarık. “Annen sayesinde benim de hayatıma biraz renk geldi.”

Oya güldü. “Sorma… benim hayatım hep rengârenk onunla.”

Tam Tarık dönecekken bir an durdu. Ciddileşti.

“Oya… o hap,” dedi. “Annen için mi yapıyorsun?”

Oya’nın yüzüne ince bir gölge oturdu.

“Hayır diyemem,” dedi. “Ama daha değil. Bu çok riskli bir iş. Emin olmadan kimse üzerinde deneyemeyiz… hele annem asla.”

Tarık başını salladı.
“Haklısın. Anladığım kadarıyla bu… baya insan zihnine müdahale.”

“Merak etme,” dedi Oya. “Farkındayım.”

“Eminim,” dedi Tarık. “Sen farkındaysan sorun yok.”

Saat çoktan öğleni geçmişti. Oya annesini bir kez daha mutlu ettiği için rahatlamıştı ve artık dinlenmek istiyordu. Annesi salonda açtığı televizyona dalmışken masayı topladı, bulaşıkları makinaya koydu sonra gidip üzerini değiştirdi ve yeniden pijamalarını giydi. Annesinin bu halleri olmasa hayatın ne kadar acı ve dramatik geçeceğini düşünüp gülümsedi. Gidip annesine sıkı sıkı sarıldı. Serpil hanım beklemediği bu sarılışa sevgiyle karşılık verdi.

“Akşam babana anlatırız hepsini, her şeyi kaçırıyor!” diyerek yeniden televizyona döndü.

Oya’da başını onun dizlerine koyup tatlı bir uykuya daldı.

Ender ve Nazan Tarık’ı Serpil hanım gibi sevmişlerdi. Ender Serpil teyzenin Tarık konusunda kolay kolay geri çekilmeyeceğini biliyordu. Arkadaşına takılmak için yeni ve eğlenceli bir malzemesi vardı artık. Nazan’ın ona olan duygularının henüz farkında olmadığı için onu da işin içine sokup iki üç gün Oya’ya epeyce takıldı. Sonunda Oya gerçekten kızınca ikisi de geri çekilmek zorunda kaldılar.

Ertuğrul bey bir haftadan fazladır   Ender’in sesi çıkmadığı için yeniden aramıştı. Ender  Oya’ya yardımcı olmak için kredi çektikten sonra krediyi ödeyemeyince projeyi birilerine pazarlayıp borçlarını kapamayı  planlamıştı ama bunu Oya’nın onayı olmadan yapamayacağını biliyordu. Yine de bir arkadaşının dayısı olan Ertuğrul beyle içkili bir ortamda tanışıp ona işten bahsedince adamın ciddileşip ben bu işe çok para veririm demesi, o kafayla borçlarını ödeme umudu yarattığı için adama olmadık sözler vermişti. Ertesi gün söylediklerini hatırlayınca içki masasında konuşulmuş öylesine sözler olduğunu düşünürken Ertuğrul bey numarasını yeğeninden alıp onu aramıştı bile. Banka hesap numarası söylerse nerdeyse borcuna denk gelen bir tutarı güvence olarak hesabına yatırmayı teklif etmişti. Ertuğrul beyin söylediği tutar tam da borç tutarına denk gelince Ender’in kafası karışmış, kısa bir tereddütten sonra nasıla Oya’yı ikna ederim diye düşünerek parayı kabul etmişti. Hemen ertesi gün borçların büyük bir kısmını kapatınca da derin bir nefes aldığından, pişmanlık duymamış sonra konuyu açmak için laf ortaya atıp her defasında Oya’nın yüksek direnci ile karşılaşınca çıkmaza girmişti. Ya Oya’yı ikna edecek ya da bir yerden bulup adama parasını geri verecekti ama Ertuğrul bey parayı değil projeyi istiyordu.

Birkaç gün sonra Ender işten çıkmış eve telefonu cebinde titreyince içi buz kesti. Ekranda tek bir isim:Ertuğrul Bey.

Ender derin bir nefes aldı, telefonu açtı.

“Efendim Ertuğrul Bey.”

Ses yine aynı ölçülü, yine aynı sakindi ama bu kez altında belli belirsiz bir sertlik vardı.

“Enderciğim,” dedi. “Seni tekrar aradığım için kusura bakma. Ama geçen hafta söylediklerimi düşünme fırsatın olmuştur herhalde.”

Ender boğazını temizledi.
“Evet… düşündüm. Ama proje hâlâ tamamlanmadı. Birkaç aşama—”

“Ender,” diye kesti Ertuğrul. Öyle bir kesti ki, sesinin sert tonundan Ender nefes bile alamadı.

“Ben senin üzerindeki baskıyı  anlıyorum  ama arkandayım. Eğer bana anlattıkların doğruysa, bu işin ticari değeri senin tahmin ettiğinden çok daha büyük.”

Ender’in kalbi göğsüne sığmadı.

“Ben… anlatmak isterim ama Oya—”

“Oya duygusal,” dedi Ertuğrul sakince, “O gün sen söyledin, annesinin durumu onun sağlıklı düşünmesini engelliyor.  Sen bilim insanısın. Yarın sana bir saat vereceğim. Çalışmanı, veri akışını, cihazın kabaca ne yaptığını anlatacaksın bana. Ben de işin çerçevesini çıkaracağım.”

Ender tökezler gibi konuştu.
“Biz… daha halka açıklanabilir bir aşamada değiliz.”

“Ender…” Bu kez ses daha da aşağı indi. Soğuk, yavaş, tehlikeli.

“Bir fırsat herkese gelmez. Geldiğinde kaçırırsan… geri dönmez. Yarın net bir şey duymak istiyorum. Anlaştık mı ? Parayı aldın anlaşmayı kabul ettin, şimdi kaçmaya mı çalışıyorsun. Bu iş bir şaka değil!”

Ender yutkundu.
“Anlaştık.”

Ertuğrul hiçbir ek cümle kurmadan kapattı telefonu. Ender bir süre olduğu yerde kaldı.
Sokak bomboştu… ama kulaklarında bir uğultu vardı.

“Oya bunu duyarsa… biter, ama Ertuğrul’u geri çevirecek gücüm de yok…”

Eve doğru yürüdü ama adımlarının sesi bile sanki ona ait değildi. Eve gider gitmez ışıkları bile açmadan koltuğa çöktü. Telefonu yine çaldı. Bu kez ekranda başka bir isim vardı: Kaan

Ertuğrul beyin yeğeni olan arkadaşı. Her şeyi bilen, her şeyi duyan, mahallenin anteni.

“Kaan? Hayırdır?”

Kaan’ın sesi her zamanki gevşekliğinde başlamıştı ama arka fonda ciddiyet vardı.

“Abi… sana bir şey diyeceğim ama panik olma.”

Ender’in kalbi bir an durdu. “Ne oldu?”

“Abi…” Kaan bir yutkundu. “Dayım bugün seni soruyordu. Para mı aldın sen ondan? Ne iş dönüyor?”

Ender irkildi. “Kaan… ne demek soruyordu?”

“Bak abi, yanlış anlama. Hani benim dayı var ya… Ertuğrul Bey.”

Ender’in boğazı kilitlendi.

“O adam,” dedi Kaan, “Annemi görmeye bize geldi, sonra beni kenara çekip,  ‘Bu çocuk anlattıklarını yarın masaya koyacak mı?’ dedi. Bir de şöyle bir cümle kurdu: ‘O çocuk beni oyalamasın, bu iş oyuncak değil. Gerekeni yaparım!

Ender’in sırtından soğuk ter aktı, “Kaan… ben sadece… proje anlatmıştım. Öylesine… sohbetti.”

Kaan’ın sesi bu kez daha net ve daha sertti:
“Abi, sen o adamı tanımıyorsun. Ailede herkes ondan çekinir. Bir şeye kafayı taktı mı, sonuna kadar gider. Sen onunla çalışırsan çok kazanırsın ama… ters düşersen de kurtuluş yok.”

Ender nefes aldı, veremedi.

“Ben… ne yapacağım?”

(devam edecek)

Yorum bırakın