Geçmişin Gölgesinde – Bölüm 7

“Çok iyi çocuk.” dedi Serpil. “Görsen çok seversin. Oya senin kardeşin. Damatla tanışman lazım, mutlaka.”

Ender gülümsedi. “Tanışırım Serpil teyze. Oya elbette benim kardeşim. Damatla baştan biraz gözdağı vermek lazım ama, değil mi? Kardeşimi üzerse… neler yapacağımı bilsin.”

“Ender sen de gaz verme anneme.” dedi Oya gülerek.

Serpil başını iki yana salladı.
“İkiniz de evde kaldınız vallahi. Bir düğün göstermediniz bana.”

Ender kahkaha attı.
“Haklısın Serpil teyze. Biz bu proje ile evlendik resmen.”

Son yudum çayını içip ayağa kalktı.
“Hadi, ben şimdi eve geçeyim. Siz de biraz dinlenin.”

Serpil uğurlarken hâlâ gülümsüyordu. Oya da gülümsedi… ama içinde Ender’in söyledikleri ağır ağır yerini bulmuştu.

Ender gittikten sonra ev yeniden sessizliğine döndü. Serpil hanım kumandayı eline alıp kanallar arasında dolaştı, sonra bir yerde takılıp kaldı. Reklamların sesi odayı dolduruyordu ama onun bakışı ekrandan çok daha derinlere kaymış gibiydi.

Oya masayı topladıktan sonra salona döndü. Annesi koltuğa biraz kıvrılmış, dikkatle izliyormuş gibi görünüyordu ama aslında dalıp gitmişti. Oya da yanına oturdu, iki dakika sonra kendini aynı sessizliğin içinde buldu.

Aklı hâlâ Ender’in söylediklerindeydi.

Aslında neyi keşfettiğimizi bilmiyorsun…

O cümle içini burktu. Biliyordu. Hem de fazlasıyla biliyordu.

İlaç formülü… Elektrotların beyindeki belirli bölgeleri tetikleme şekli… Anıların kimyasal karşılığı… Cihazın yazılımının, yanlış ellerde, neleri değiştirebileceği…

Oya hepsini biliyordu. Bu yüzden geri adım atmıyordu.

Yarım haliyle bile birinin eline geçerse… sonuçlarını tahmin bile edemem.” diye düşündü.

Elleri birbirine kenetlendi. Bir yandan da Ender’i düşünmeye devam ediyordu Onun yüzündeki o yorgun ifade, utangaç gülümseme… Borçlarını saklamaya çalışırken bile belli eden gururu…

Ender’in hayatı hep zordu. Ailede hep en ağır yük ona verilmişti. Ablası en iyi okullarda okudu, her istediği yapıldı; Ender ise hep “idare eder” tarafında kaldı.

Sonra o kaza…

Ablasının ağır yaralandığı o gece, Ender’in bakışları hâlâ Oya’nın gözünde duruyordu. Benim de başıma geldi diyen o bakışların içindeki anlamlar bir kitabı bile doldururdu. Kimse dile getirmese de, ailedeki o ince suçlama havada asılı durmuştu hep. “Senin hatan olmasa…” diye başlayan cümleler kurulmadı belki, ama herkes gibi Oya da o çocuğun içindeki o suçlanma hissini fark etmişti. Ablası iyileşmiş, bedeninde zihninde hiçbir iz kalmadan mutlu hayatına devam etmişti oysa. Bir anlık dalgınlık Ender’in kullandığı arabanın yolun kenarındaki ağaca vurması, emniyet kemeri takılı olmayan ablasının ön cama çarpan bedeni.

Oya derin bir nefes aldı. Olaydan sonra sürekli evin suçlusu olan Ender kendi ayakları üzerinde durmak için evden erken ayrılmıştı. Borç birikmişti. Hayat zorlaşmıştı.
Evet… paraya ihtiyacı vardı.
Evet… sponsor fikrine sarılması normaldi.

Ama Oya’nın istediği bambaşkaydı.

“Bu proje insanların zihnini iyileştirecek bir şey. Ticaret oyuncağı olamaz. Buna asla izin veremem.”

Gözleri bir an televizyona döndü. Serpil hanımın başı yan tarafa düşmüş, hafif hafif uyukluyordu. Oya battaniyeyi alıp onun omuzlarına örttü. Annesinin yüzü huzurluydu; belki yıllardır ilk kez bu kadar sakindi.

“Bu ilaç işe yararsa… annemin bir gün bile olsa huzurlu kalması mümkün olacak.
Bu, dünyadaki bütün paraya bedel.”

Saat ilerledikçe oda daha da sakinleşti. Televizyonun sesi fonda hafifçe akıyordu. Oya da koltuğa yaslanıp gözlerini kapattı; bir süre sonra o da annesi gibi uyuklamaya başladı.

Akşama doğru Serpil hanım aniden doğruldu.

“Oya?” dedi, şaşkın bir sesle. “Kızım… damadı bu akşam yemeğe mi alsak? Hem babanlar da yok, ev şenlenir.”

Oya bir an gözlerini kırpıştırdı. Hem uykunun ağırlığı hem Tarık’ın az önce rüyasında bırakmış olduğu o sakinlik birleşince, kısa bir panik yaşadı. Ama saniyeler içinde toparlandı.

“Anne…” dedi hızlıca. “Tarık bugün işten çok geç çıkacağını söyledi. Yani gelemeyecek. Ayıp olmasın şimdi, yorgun adamı çağırmayalım.”

Serpil hanım başını salladı, “E o zaman başka gün alırız.” dedi, sanki damat çoktan aileye girmiş gibi rahatça. Sonra yeniden televizyona döndü.

Oya sessizce gülümsedi. Bugün yalnızca sessizlik, kahvaltının tadı, çocukluk arkadaşı, annesinin kokusu ve kendi kararlarının ağırlığıyla baş başa kalma günüydü.

Ender apartmandan çıktığında hava biraz serinlemişti. Pazarın o durgun, neredeyse boş sokak havası vardı etrafta. Bir an durdu, Oya’nın kapısına baktı. İçeriden gelen tatlı aile huzuru aile içinde duruyordu. Sonra yürümeye başladı.

Telefonu cebinde titredi.

Ekranda bir isim: Ertuğrul.

Ender’in yürüyüşü aynı anda yavaşladı. İçinde bir yer, bu aramanın iyiye işaret olmadığını biliyordu.

Cevapladı.

“Efendim Ertuğrul Bey.”

Karşıdan gelen ses her zamanki gibi kendinden emin, ölçülmüş, fazla sakin bir tondaydı.

“Enderciğim,” dedi. “Müsait misin? Bir iki dakika konuşalım.”

Ender derin bir nefes aldı.
“Tabii, buyurun.”

Ertuğrul hiç dolandırmadı.

“Şu küçük projenizin son durumunu soracaktım.”

Ender refleksle etrafa baktı, kimse yoktu.
“İlerliyoruz. Yani… epey ileri bir aşamadayız.”

“Soğuk soğuk konuşma, Ender.” diye güldü Ertuğrul. “Ben senin nereye geldiğini, nerede tıkandığını, neye ihtiyaç duyduğunu biliyorum. Sana güveniyorum. Ama benim de bilmem gereken şeyler var.”

Ender’in boğazı hafif sıkıştı.
Sustu.

Ertuğrul devam etti.

“Bak,” dedi. “Sen ve Oya, çok değerli bir şeyin ucundasınız. Ama değerli olan her şey, sonunda birilerinin masasına gelir. Bu işte erken davranan kazanır. Geç kalan ise… sen anladın onu.”

Ender yutkundu.

“Biz daha tam haline getirmedik. Hâlâ testler var. Oya—”

“Oya,” diye böldü Ertuğrul. “Her işi duyguya boğmayı seven biri. Sen bilim insanısın. Mantıkla yönetirsin. Şimdi bana söyle… piyasaya çıkış için bir tarihiniz var mı?”

Ender istemsizce durdu.
Kaldırımın kenarında, boş bir bankın yanında dikildi.

“Henüz değil.” dedi. “Birkaç işlem daha var. Oya ile—”

“Enderciğim,” dedi Ertuğrul, sesi bu kez daha düşük ve daha keskin. “Oya’yı ikna etmek senin işin. Kaynak bizde, bağlantı bizde, pazarlama bizde, patent hattı bizde. Bu iş beklemez.”

Ender başını eğdi.
“Ben… konuşurum.”

“Konuşmak değil,” dedi Ertuğrul. “İkna edeceksin. Zaman daralıyor. Ben seni seçtim. Seni savunuyorum. Ama sabrım sonsuz değil. Anladın mı güzel kardeşim?”

Bir sessizlik oldu. Ender, sesinin çıkması için kendini zorladı.

“Anladım.”

Ertuğrul son cümleyi özellikle ağır bıraktı:

“Bana bir tarih vereceksin. Şu oyunun kurallarını Oya’ya hatırlat. Bilim dünyasında duygular değil, sonuç konuşur.”

Sonra telefon kapandı. Ender elinde duran soğuyan telefona baktı bir süre. Boğazında bir düğüm vardı.

Az önce Serpil hanımın gülüşü, Oya’nın güvendiği bakışları, masadaki sıcak çay… hepsi bir anda arka plana itildi. Bir adım attı. Bir tane daha.

Sonra fısıltı gibi bir cümle kendi kendine döküldü:

“Ben neyin içine girdim böyle…”

Aklında bir sürü düşünce, yüreğinde Oya ve Serpil hanıma hissettiği derin bağ, borçların yükü hepsi etrafında hızla dönüyordu sanki. Alacaklıların baskısından bunalmıştı laboratuvarın projenin her masrafını Oya üstleniyor altında eziliyordu. Kısa bir süreliğine eline para geçtiği yalanını atıp o da gereken cihazları almıştı. Önemliydi onlar olmasa ilerleyemiyorlardı Oya’ya söylememişti borçla aldığın. Üniversite dışında bir laboratuva r kurmak böyle büyük bir projeyi desteksiz sürdürmek kolay değildi.

(devam edecek)

Yorum bırakın