Nazan o gün alışık olunmayan bir sessizlikle dolaşıyordu laboratuvarda. Malzemeleri sayarken dalıyor, not defterinin sayfalarını hızlı hızlı çevirip aynı satıra takılıyordu. Oya önce yorgun sandı, ses etmedi. Sonra Nazan üçüncü kez yanlış tüpten numune alınca Oya göz ucuyla baktı.
“Nazan,” dedi yumuşak bir sesle. “İyi misin?”
Nazan irkildi. “İyiyim, iyiyim.” dedi çabucak. Ardından derin derin iç çekerek, “Yani… bilmiyorum. Biraz kafam dolu.”
Ender sıcaklık değerlerini yazdığı kâğıttan başını kaldırdı. “Sorun deneyle ilgiliyse söyle, ona da bakalım.”
“Yok.” dedi Nazan, bu kez daha belirgin bir iç çekişle. “Evle ilgili biraz. Aile işi. Avukatlık bir durum.”
Ender aldığı kalemi masaya bıraktı. “Ne oldu?”
Nazan bir an sustu, sonra kısaca anlattı. Babasından kalan küçük bir yazlık vardı, abisi satmak istiyordu. Miras paylaşımı, tapu, imza… Nazan hepsini yarım yamalak biliyor, mahkemelik olacaklar diye korkuyordu.
“Ben aslında kavga istemiyorum.” dedi. “Babam ölürken ‘kardeşinle bir olun’ demişti. Ama abim hızlı karar veriyor, ben de neye imza attığımı bilmek istiyorum sadece.”
Oya sandalyeden doğruldu. “Haklısın.” dedi. “Bilmeden imza atılmaz. Ortak bir karar olmalı.”
Ender hemen araya girdi. “İstersen bir tanıdık buluruz. Birkaç avukat tanıdığım var”
Oya’nın aklından bir yüz geçti o sırada. Kapıda mahcup bir gülümsemeyle bekleyen, masada Serpil’in sözlerini kırmamaya çalışan biri. Tarık.
“Benim…” dedi Oya, sesi bir an duraksadı. “Benim tanıdık bir avukat var aslında. Tarık! Annemin yeni komşusu!”
Ender başını çevirdi. “Masadaki çocuk mu?”
Oya hafifçe başını salladı. “Evet. O.”
Nazan’ın bakışları merakla açıldı. “Serpil teyzenin damat sandığı?”
Oya gülümsedi. “Evet o. Ama damat değil.”
Ender dudaklarının kenarını belli belirsiz sıktı. Oya ve Nazan sonra konuşurken duymuştu Serpil hanımın damat hikayesini. İki kız kırkırdayıp dururken o hiç eğlenmemişti. Ses tonu duygusuzdu “Güvenilir biri mi? Daha bir kere gördün”
Masadaki o akşamın görüntüsü geldi Oya’nın gözünün önüne. Tarık’ın annesinden söz ederken gözündeki kısacık kararma, Serpil’in her cümlesine gösterdiği sabır.
“Bence öyle.” dedi. “En azından meraklı değil, saygılı. Bir dene istersen. Akşam uğrayıp sorabilirim, uygunsa numarasını veririm sana.”
Nazan hemen atlamak istemedi. “Rahatsız olur mu?” diye sordu. “Sonuçta senin özel hayatın, ben araya giriyormuşum gibi…”
“Olmaz. Ne özel hayatı Allahaşkına annemin yüzünden tanıştığım bir komşu işte” dedi Oya, net bir tonla. “Zaten masada konuştuk biraz. İsterse reddeder, o kadar. Bir sorun olursa da başka birini buluruz.”
Ender kâğıdına geri döndü. “Peki.” dedi sadece. Sesinde itiraz yoktu ama Oya, kalemini tutuşundaki küçük sertliği fark etti. Fazla önemsemedi. Ender hep korumacıdır, diye düşündü. Tarık’ı değil, onu düşünüyordur.
Gün normal laboratuvar günü gibi aktı. Deneyler, notlar, küçük şakalar, kısa suskunluklar…
Eve geldiğinde annesi şaşmaz şekilde mutfakta oyalanıyordu. Tezgâhta tencere, yanında sarma dolu bir tabak. Oya ayakkabısını çıkarmadan mutfağın kapısından uzandı.
“Anne, ben birazdan çıkacağım. Şu yeni komşuya” dedi. “Çok kalmam, merak etme.”
Serpil hemen döndü. “Nereye?”
“Laboratuvardan bir arkadaşım var ya… Nazan. Onun işi için bir avukat gerek. O gün demişti ya avukatım diye”
Annesinin yüzü aydınlandı. “Damada. Avukat damadıma.” dedi kendi kendine, alttan bir sevinçle. Sonra, sanki aklına yeni gelmiş gibi dolma dolu tabağı aldı, Oya’ya uzattı. “Boş gidilmez kızım. Bu dolmaları sabahtan sardım, al şunu.”
“Anne…” Oya istemsizce iç çekti. “Bu kadar da şey yapma, ayıp olacak çocuğa.”
Serpil hanım aldırmadı. “Kayınvaliden gönderdi de yesin çocuk.” dedi. “Genç adam, kim bilir ne yiyor. Hem komşu sayılırsınız, ayıp olur eli boş gidilirse.”
Oya tabağı eline aldı. Sarma kokusu burnuna doldu. Bir an annesinin gözlerine baktı; orada öyle saf, öyle inatçı bir mutluluk vardı ki, itiraz etmekten vazgeçti.
“Peki anneciğim.” dedi. “Götürürüm dolmalarını da!”
Serpil hanım gülümsedi. “Acele etme, konuş biraz. Damadın olsun olmasın, insan tanımak iyidir.”
Tarık’ın kapısına geldiğinde elinde cam tabak, içinde sıkı sıkı sarılmış dolmalar vardı. Kapının önünde bir saniye durdu, derin bir nefes aldı. Bu sadece bir rica, abartma, annenide biliyor nasılsa. diye düşündü. Sonra zile bastı.
Kapı birkaç saniye sonra açıldı. Tarık, ev kıyafetleriyle ama yine düzgün, yine toplu görünüyordu. Oya’yı görünce şaşırdı, ardından sıcak bir gülümseme yayıldı yüzüne.
“Hoş geldin Oya.” dedi. “Bir şey mi oldu?”
Oya, elindeki tabağı hafifçe kaldırdı. “Aslında… önce bundan başlayayım.” dedi. “Annem seni damat ilan etti ya, onu bozmak zor biraz.”
Tarık’ın kaşları kalktı. “Unutmadı mı daha?”
“Dolma sarmış.” dedi Oya, gülümseyerek. “Boş gidilmezmiş, ‘kayınvaliden gönderdi, de’ dedi. Ben de ‘bunu ciddiye alma’ demeye geldim önce.”
Tarık kısa bir kahkaha attı. Sonra tabağa baktı. Gülüşü bir anda yumuşadı, yüzündeki çizgiler değişti. Bakışı tabağın üzerinde kaldı, sanki orada başka bir yüz görüyormuş gibi kalıp toprlandı.
“İçeri gelsene.” dedi. “Elinde tabakla kapıda bırakmayayım.”
Oya tereddütsüz girdi. Tarık tabakla mutfağa geçti, Oya salonun girişinde dururken onun sesini duydu.
“Annem de böyle yapardı.” dedi Tarık içeriden, sesi bu kez daha hüzünlüydü. “Dolma sarınca mutlaka tabakta bir yere gönderirdi. ‘Boş tabak dönmez’ derdi. Geri gelen tabakta da mutlaka bir şey olurdu.”
Oya salondaki koltuğa otururken içi titredi. Tarık mutfaktan dönüp, karşısındaki tekli koltuğa oturdu, bir an sustu.
“Biliyor musun…” dedi sonra, gözlerini kaçırmadan. “Annemin dolmasını yıllardır kokusundan bile hatırlıyorum. Böyle… limonlu, bol maydanozlu. Öyle bir şey işte.”
Oya sessiz kaldı. Ne diyeceğini bilemeyen, kalbi sızlayan o kısa anlardan biriydi.
Tarık derin bir nefes aldı. “O gün…” dedi. “Benzinlikteydik.”
Oya başını hafifçe eğdi. Dinlemeye hazırdı; Tarık’ın bu cümleyi yarıda bırakmasını istemedi.
“Çocukken…” diye devam etti Tarık. “İlkokul beşti. Annemi kandırdım resmen. Benzinliğin orada kampanya vardı, şu oyuncaklardan. ‘Şunu alırsan bana da onu verirler’ diye tutturdum. Biraz pahalıydı, almak istemiyordu. Ben ağladım, ısrar ettim. Sonunda pes etti, benzinliğe girdik.”
Yutkundu.
“O sırada içeri başka adamlar girdi. Soygunmuş. Ben ne olduğunu tam anlamadım. Bir an bağırışlar, bir an annemin sesi… Sonra kafasına bir şeyle vurdular. Ben orada durdum, kalakaldım. Koşsam mı, bağırsam mı, bilmiyordum. Sadece bakakaldım.”
Ellerini birbirine kenetledi.
“Polisler geldi, ambulans geldi, herkes bir şey yaptı, ben hiçbir şey yapmadım. Babam o günden sonra başka bir adama döndü. Evde hep sessiz, hep uzak. Ben de büyüdükçe… ev dar geldi. ‘Benim yüzümden’ hissi gitmedi hiç. Evin içinde kalırsam boğulacakmışım gibi oldu. Lisede ayrıldım evden.”
Oya’nın boğazı düğümlendi. Annesinin kazadan sonraki hâli, kapıdan babasını ve Tuna’yı bekleyişi gözünün önüne geldi. İki ev, iki anne, iki çocuk… aynı ağırlığın iki farklı rengi.
“Tarık,” dedi yavaşça. “Senin suçun değil.”
Tarık başını kaldırdı, Oya’nın gözlerine baktı. O cümlenin, onun hayatında ne kadar nadir duyulduğu yüzüne vurmuş gibiydi.
“Bunu böyle rahat söyleyebilen çok az insan oldu.” dedi. “Genelde ya ‘takma’ dediler ya da hiç konuyu açmadılar. Ama içimdeki ses ‘sen istedin o oyuncağı’ diye susmadı.”
Oya omuzlarını hafifçe kaldırdı. “Çocuktun.” dedi. “Oyuncağı istemek suç değil. Soygunu sen yapmadın, vuran sen değildin. Orada kalakalmak da çocukluk. O an kim ne yapabilirdi ki? Biz de kazada öyle kaldık. Sadece… bakabildim. Yetişkin de olsam, olsan bir şey değişmezdi. Olacak olanlar oluyor maalesef” Aralarındaki mesafe, cümlenin ağırlığıyla biraz daha kısalmış gibiydi. Salonda kısa bir sessizlik oldu. Rahatsız edici değil, iki acının birbirine çarptığı sessizlik.
(devam edecek)