Geçmişin Gölgesinde – Bölüm 4

Ender Oya’nın ketumluğunu bilirdi anlatır mı diye yüzüne baktı ama sormadı. Nazan da sessizce gözlüklerini düzeltti; o da Oya’daki o ince dalgalanmayı fark etmişti ama asistan olarak ikisini sessizce izlemeyi ve dinlemeyi öğrenmişti.

Laboratuvarda bütün gün hiç ara vermeden çalıştılar. Bir ara Ender’e kısa bir telefon geldi. “Evet… tamam… olmazsa yarın,” dedi ve kapadı. Tonunda şüpheli bir şey yoktu. Sadece aceleci bir hâl. Oya sadece baktı, sonra işine döndü. Henüz hiçbir şeyin zamanı değildi.

Akşamüzeri herkes toparlandı. Nazan masasına notlar bıraktı; Ender gözleri bilgisayarda kaldı; Oya çantasını alıp kapıya yöneldi.

Eve döndüğünde salon lambası açıktı. Serpil, kapının tam karşısına bir  sandalyeye oturmuş bekliyordu. Gözleri kapıya çevrilmişti, sanki saatlerdir orada oturuyormuş gibi bir hâli vardı.

“Kızım,” dedi Oya’yı görünce. “Ben kapıyı duyayım diye burada oturdum. İçeri girdiğini hissedemedim ya… korktum.”

Oya montunu çıkarmadan yanına gitti.
“Buradayım anneciğim,” dedi, dizlerinin üzerine çökerken. “Bak geldim. Dalmışsın demek ki olur öyle!”

Serpil hanım sıkıca  sarıldı kızına. Oya da sarıldı, sesi çıkmadan. O an her şeyin yükü, evin sessizliğiyle aynı renkteydi.

Ertesi gün öğleden sonra laboratuvar sessizdi. Herkes kendi köşesinde işine gömülmüştü; yoğun çalışma hâli vardı. Oya bilgisayarın başında bir kod satırını inceliyordu, Ender karşı tarafta karışımın sıcaklık değerlerine bakıyordu, Nazan pipetleri düzenliyordu. Hepsi aynı odadaydı ama herkesin düşüncesi kendi yolunda akıyordu.

Oya ile Ender aynı sokakta büyüyen çocukluk arkadaşlarıydılar. Çocukluklarının kokusu aynı topraktı; o ikisi hep yan yana dolaşırdı. Biri sessizdi, diğeri hareketliydi ama aralarında tuhaf bir denge vardı. Ender küçücük yaşında bile Oya’ya göz kulak olurdu; Serpil hanımın ne kadar yumuşak biri olduğunu bilir, Oya’yı yaşadıklarından korumaya çalışırdı.

Serpil hanım da severdi onu. “Ender uslu çocuktur” derdi hep. Evin kapısı Ender’e her zaman açıktı. Turan bey yoğun çalıştığı için onlarla çok zaman geçiremezdi ama Ender ile kızının yakın arkadaşlığını biliyordu. Tuna o zamanlar çok ilkokul dördüncü sınıfta olduğundan  aklı başka şeylerde ve oyundaydı. Babası ona bilgisayarda oyun oynamak yerine kendilerini geliştirsinler diye ikisine de kod yazmayı öğretiyordu. Tuna bilgisayara oturunca ablası ve arkadaşı ile fazla ilgilenmezdi. Oya ondan ilerdeydi ve ablasına yetişmek için yoğun çaba harcıyordu.

Sonra o kötü gün geldi ve kaza oldu. O günün izleri hafızalarından asla silinmiyordu. Babasının arabası, Tuna’nın kahkahası, yağmurun birden bastırışı… sonra o bağırış, o fren sesi, o dağılma. Oya koşup kapıya çıkmıştı; komşuların panikle koşuştuğu o sokağı hiç unutmamıştı. Turan bey, Serpil hanımın o gün bir işi olduğu için oğlunu iş yerine götürüyordu, Serpil hanım işini sabahtan halledip, öğlen gelip Tuna’yı alacaktı. Ancak araba daha sokağa çıkar çıkmaz,  kontrolsüz bir sürücü gelip onlara yandan çarpınca…

Babasını da kardeşini de kaybettiği gün oldu o gün, Oya’nın dünyası ikiye bölündü.
Annesinin de öyle. Kadıncağızın zihni o günde takılı kaldı; o kapı kapanmadı hiç kapandı içinde.


Kocası ve oğlunun inatla geleceğine inanması da bu yüzden oldu. Ne doktorların sözü geçti, ne zamanın akışı. Tuna büyüdü okula devam etti, delikanlı oldu hayallerinde. Sabahları babası ile çıkıyor, akşam da onunla okuldan geliyordu.

Ender bu acı günleri onlarla en yakıdan yaşayan kişiydi, henüz orta okuldaydılar. O günden sonra bir daha hiç Oya’nın yanından eksilmedi. Küçüktü ama büyük biri gibi davranıyordu. Kapılarını her gün bir bahaneyle mutlaka çalar, ihtiyaç var mı diye sorardı. Oya karşısında durmadan ağlasa bile bir şey demez, sadece yanında beklerdi. Çocuktu ama sabrı büyüktü.

Yıllar içinde üçü aile gibi oldular. Ender’in evinde bulamadığı sıcaklık bu evde yeşermişti.
Serpil  hanım Ender’i kendi evladı gibi gördü. Ender de Serpil’i hep kolladı; Oya için… iki kadın için.

Okul hayatları da beraber aktı. Sınıf atlarken bile aynı sıraya oturdular. Oya’nın sessiz zekâsına herkes hayrandı; Ender’in merakı hiç bitmezdi. İkisi de çalışkandı ama Oya başka bir şeydi. Soruları başka türlü görürdü, çözümleri başka türlü bulurdu.

Ender onun arkasından koşardı, yetişmek ister gibi. Ama kıskançlık değildi bu; gıpta bile değildi. Sadece Oya’ya hep yetişmesi gerektiğini düşünürdü. Çünkü Oya nereye giderse, Ender orada olmak isterdi. Bir bir yoldaş, kardeş gibi.

Üniversiteye geldiklerinde burslu okuma fırsatı ikisine birden çıktı. Kimya bölümü, üstüne  okulun araştırma laboratuvarında asistanlık. O gün üçü içinde inanılmaz mutlu bir gündü Serpil hanım haberi duyunca çocuk gibi sevinmişti; Ender’i sanki kendi oğluymuş gibi karşısına alıp sarıldı. Ender evdekilere söylememişti bile Serpil hanımın sıcacık sevgisi ve onayı ona iyi geliyordu.

Üniversitenin ilk yılında laboratuvar kapıları onlara açıldığında, Oya kimyada derinleşirken babasından kalan o eski yazılım yapma alışkanlığına geri dönüyor bilgisayarın başına geçip, kendi alanı ile ilgili yazılımlar yapmaya çalışıyordu.

Babasının o zamanlar ki proje dosyaları ona rehber oluyor, sistemleri kurarken nasıl düşündüğünü çözmeye çalışıyordu. Onun detaycı notları, el yazısıyla çizdiği küçük akış diyagramları. O defterler, yıllarca saklanmış bir hafıza gibi Oya’nın ellerinde yeniden canlanıyor, sanki babasını geri getiriyordu. Kardeşi ve ona verdiği yazılım dersleri, ödevleri.

Ender ilk başta yazılıma pek heves etmedi. Sonra Oya’nın yazılım hevesi ona da bulaştı. İkisinin yolu aynı laboratuvarda, aynı çalışma masasının iki yanında birleşti.

Üniversite bitince büyük bir karar aldılar: “Kendi laboratuvarımızı kuracağız.”

Ender bir firmada çalışıyordu ama maaşı düşüktü. Oya da yeni mezundu, o da bir işe girmişti ama memnun değildi. Ve o noktada Oya kimsenin beklemediği bir şey yaptı: Babasından kalan bir arsa ve evi sattı.
Sonra Serpil hanımın haberi bile olmadan, küçük bir depo, küçük bir oda, sonra birkaç cihaz derken o yeri bir laboratuvara çevirdiler. Serpil hanımın akıl sağlığına dair raporları olunca, malların yönetimini on sekizine gelince Oya devralmıştı. Annesinin neleri olduğundan haberi bile yoktu, merak da etmiyordu.

Ender bunu hiç unutmadı. “Sen olmasan ben hiçbir şey yapamazdım” dedi her fırsatta.
Oya “Saçmalama, beraberiz” deyip geçti.

Oya’nın aklında çok özel bir proje vardı, daha önce hiç yapılmamış bir şey.

Nazan da o günlerde ekibe katıldı. Azimli, dikkatli, sessiz bir kızdı. Üniversite hocası referans olmuştu. Oya’nın tavrını sevdi; Ender’in sert görünse de korumacı hâline alıştı.
Ekibe iyi geldi.

Laboratuvarın sessizliği, o eski günlerin ağırlığıyla birleşirken Oya derin bir nefes aldı. Anılar yavaşça çekildi, masa üzerindeki gerçekliğe döndü. Ender hâlâ sıcaklığı ölçüyordu; Nazan pipetleri sayıyordu. Her şey normaldi. Proje ilerliyordu ama yeterli değildi. Ayakta kalmak için dışarıya yaptıkları işler de eklenince, düşündükleri ve istedikleri kadar hızlı sonuç alamıyorlardı ama geçinmek ve kurdukları sistemi de ayakta tutmak zorunaydılar. Tabi Nazan’a da maaş ödemek.

Ender başını kaldırdı.
“Bir çay yapayım mı?”

“Olur. Güzel gider.” dedi Oya hafifçe gülümseyerek. Birlikte ders çalışırlarken Serpil hanım sürekli onlara çay, pasta börek yapardı. O yüzden ikisinin de çalışma deyince akıllarına hemen çay geliyordu. Çay olunca, laboratuvar onların yıllardır kurdukları küçük dünyaya benziyordu: Dışarıdaki karmaşadan uzak, çalışarak ayakta tuttukları bir dünya.

(devam edecek)

Yorum bırakın