Oya bir yandan sorunun ne olduğunu anlamaya çalışırken, “Ender,” dedi, ekrandan gözünü ayırmadan. “Dün gene birileriyle mi konuşuyordun galiba? Bir gelişme mi var?”
Ender sandalyesini döndürdü, yüzünde bir heyecan gölgesi vardı. “Evet. Birkaç kişi daha var ilgilenen. Oya, bak… senin kadar zeki biri nasıl görmüyor anlamıyorum. Bu proje bizi bambaşka bir yere taşır. Yıllardır hayal ettiğimiz o büyük laboratuvarı kurabiliriz.”
“Daha temeli sağlam değil,” dedi Oya. “Daha dalgaları stabilize edemedik. Bir de ilaç kısmı var. Çözülmemiş bir sürü şey varken insanlara bahsedemezsin.”
Ender iç çekti. “Sen hep temkinlisin işte. Biraz da hayal kur be Oya.”
Oya tam cevap verecekti ki Nazan içeri girdi. Saçlarını toplamış, yüzünde uykusuz bir gerginlik vardı.
“Günaydın” dedi utangaç bir sesle. “Şu klasörleri hallettim. Dün sorduğun veri tabloları da içinde.”
Oya klasörü aldı. “Teşekkür ederim Nazan. Dün geç saatti, mesaj atmamaya çalıştım ama yaptığın iyi oldu.”
Nazan gülümsedi. “Olsun… zaten uyumuyordum.”
Ender hemen fırsatı yakaladı. “Nazan, dün şu yeni formülü denemiştin ya. O sonuçlara da bakalım birazdan. Hatta bugün öğleden sonra bir toplantı ayarlayacağım. Belki destek çıkacak birileri…”
Oya başını kaldırdı. “Toplantı mı? Yine mi? Ne söyledim ben demin.”
Ender omuz silkti. “Daha kesin değil. Sen gelmek istemiyorsan mecbur değilsin.”
Nazan ikisini anlamaya çalışır gibi kısa bir bakış attı. Oya ise Ender’in bu “mecbur değilsin” çıkışına bir şey söylemedi. İçinde hafif bir huzursuzluk dolaşıyordu.
Tam o sırada bir anlığına Tarık’ın dün akşam masada otururkenki bakışı aklına geldi. annesinin “Benim damadım” diye ortalığı birbirine kattığı an… Tarık’ın buna rağmen hiç geri çekilmeden masada durması… markette yaşananları anlatırken o sakin ve gerçek hali…
Oya farkında olmadan gülümsedi.
Ender hemen fark etti. “Ne oldu?” dedi. “Yoksa gelecek misin? Gülümsedin gördüm.”
Oya toparlandı. “Yok, bir şey yok. Kodlara bakıyorum.”
Ender bir süre daha Oya’ya bakmaya devam etti, sonra hiçbir şey söylemeden bilgisayarına döndü.
Nazan sessizce yaklaşıp Oya’nın yanındaki masaya oturdu. “Dün annen nasıldı?” diye sordu çekinerek.
Oya başını salladı. “İyiydi. Tarık diye bir komşu gelmişti. Annem tabii yine bir sürü şey söyledi ama… idare ettik.”
Nazan’ın kaşları hafifçe oynadı. “Tarık…? Şu geçen yemeğe gidelim diyen çocuk mu?”
“Hayır,” dedi Oya. “Yeni komşu. Annemle markette karşılaşmışlar, cüzdanı yokmuş annem de aldıklarını ödemiş. Borç getirdi, sonra annem zorla içeri sokup masaya oturttu… öyle işte. Tuhaf bir durum, herzaman ki gibi”
Nazan’ın yüzünde hafif bir boşluk oluştu, ama hemen toparladı. “İyi biri mi?”
“İyi birine benziyor idare etti sağolsun” dedi Oya, fazla düşünmeden.
Ender bu konuşmanın tamamını sessizce dinliyordu aslında. Klavyeye dokunsa bile parmakları bekler gibiydi. Sonunda dayanamadı:
“Dün masaya oturacak kadar samimileşmiş biri yani?”
Oya döndü. “Samimileşmek değil Ender. Annem ısrar etti. Tarık da kırmamak için oturdu.”
Ender bir şey söylemedi. Ama yüzündeki küçük rahatsızlık Oya’nın gözünden kaçmadı.
Laboratuvarın içi bir süre sessizleşti. O sırada cihazın ışığı yanıp sönmeye başladı; bu çalıştığının işaretiydi, sorun çözülmüştü. Üçü de aynı anda başını çevirip ışıklara baktı, yüz ifadeleri gevşedi.
Oya bilgisayardan masraf tablolarını açtı. “Ender,” dedi. “Bak şuraya. Bu cihaz için hâlâ paramız yetmiyor. Dün annemin ilaçlarını alırken düşündüm: Zaten evi satmıştım, arabam var bir tek. Elimde başka bir şey kalmadı. O yüzden… bir süre daha büyük laboratuvarı konuşmayı hiç doğru bulmuyorum.”
Ender dudaklarını sıktı. “Sen parayı düşünme Oya. Ben hallederim.”
“Hallederim nedir?” dedi Oya. “Kiminle konuşuyorsun sen?”
Ender’in yüzü gölgelendi. “Biri var. Endişelenecek bir şey yok.”
Nazan defterine bir şeyler karalarken eli titredi. Ender’e kısa bir bakış attı, sonra başını önüne eğdi.
Oya o titremeyi fark etti. “Nazan… iyi misin?”
Nazan bir an durdu. “İyiyim,” dedi. “Sadece biraz—”
Tam o anda laboratuvarın telefonu çaldı. Ender yerinden fırlayıp açtı.
“Evet?”
“Evet, bugün olur. Oya…? Duruma göre bakarız. Tamam, görüşürüz.”
Telefonu kapatınca yüzünü saklamaya çalıştı ama Oya gördü: Bir heyecan vardı, bir acele, bir şeyleri gizleme hali.
“Toplantı mı?” dedi Oya.
Ender gözlerini kaçırdı. “Belki. Daha kesin değil.”
Oya’nın içi bir an küçücük sıkıştı. Ender bir işler çeviriyor ve onu hiç dinlemiyordu. Nazan sessizce gözlüklerini düzeltti. Ender bilgisayara döndü, sanki hiçbir şey olmamış gibi kodları açtı.
Oya sandalyesine yaslandı, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. Sonra bilgisayar faresini eline alıp ekrana döndü.
“Tamam,” dedi. “Hadi çalışmaya başlayalım.”
Oya akşamüstü eve döndüğünde koridorda hafif bir sessizlik vardı. Kapıyı açar açmaz annesinin mutfaktan gelen seslerini duydu yine. Serpil hanım her zaman ki gibi mutfakta yemeklerle uğraşıyordu. Bazen o kadar çok yemek yapıyordu ki, çoğunu dökmek zorunda kalıyrolardı. Çantasını bırakıp içeri geçti. Serpil hanım telaşla tezgâhın üzerinde bir poşeti karıştırıyordu, yüzünde hafif bir telaş vardı.
“Elma nerede kızım?” dedi. “Ben almıştım onu.”
Oya yaklaşıp, tezgâhtaki poşetlere baktı, sabahki alışverişten kalanları tek tek ayırdı. “Anne,” dedi yumuşak bir sesle. “Sabah birlikte gittik ya markete… almadık elma.”
Serpil hanım başını kaldırdı, gözleri ciddiyetle doldu. “Aldım ben. Eminim.”
Oya onun bu inatçı, tatlı ama yorucu tarafını iyi bilirdi. Tartışmayı büyütmemek için bir an düşündü.
“Belki markette kalmıştır.” dedi. “Kasada kalmış olabilir.”
“Heh, evet. O çocuk unuttu herhâlde.” Dedi Serpil hanım ve hemen ekledi: “Tuna gelince alır. Boşuna yorulmayayım.”
Oya bir şey demedi. Açıklamaya, ikna etmeye, düzeltmeye gerek yoktu. Gerekirse yarın markete kendisi gider elma alırdı.
Akşam yemeği ve çay rutinlerinden sonra annesi biraz televizyon izleyip, uyuklamaya başlayınca ikisi de yataklarına geçtiler.
Ertesi gün laboratuvara girdiğinde odanın içi her zamanki gibi soğuk ışıklarla doluydu ama Ender’in yüzü bugün daha da solgundu. Bilgisayarın başında oturmuş, elindeki kalemi çeviriyor, boş bir ekrana bakıyordu. Oya gelince toparlanır gibi oldu.
“Geldin mi?” dedi. “Biraz erken umuyordum ama olsun.”
Oya ceketini sandalyeye bıraktı. “Neden erken?”
Ender omuz silkti. “Şu yeni dalga eşleşmesi var ya… Nazan dün bir şey fark etti. Onu denemek istiyordum.”
Nazan da erkenden gelmiş masanın öteki ucunda oturuyordu. Elindeki not defterini kapatıp gülümsedi. “Merhaba Oya, sen de yorgun görünüyorsun?”
Oya ona hafifçe gülümsedi. “Yorgunuz hepimiz, normal.”
Sonra bilgisayarın başına geçti. Grafikler aynıydı, çok problem yoktu. Ender’in kaygısı biraz abartılı geliyordu ama bir şey söylemedi.
Tam ekrana eğilmişken Ender arkasından konuştu. “Bak şuraya… dün gece düşündüm. Eğer dalga formu şu şekilde farklı bir eğriye girerse…”
Oya onun ses tonundaki heyecanı duydu. Çok eskiden de böyle olurdu. Küçüklüğünden beri Ender heyecanla bir şeyler anlatırken gözler parlar, ses tonu değişirdi, bir de her şeyi hemen çözme hevesi devreye girdiyse coşardı. O ses, yılların içinden bir görüntü getirip Oya’nın zihnine soktu.
Okulun bahçesinde, gri bir kış günü. Oya on iki yaşında, saçlarının ucu atkıya sıkışmış, parmakları soğuktan uyuşmuş bir halde Babasının yanında duruyor. Babası dizlerinin üzerine çökmüş, elindeki küçük kâğıda bir şey çiziyor.
“Bak Oya,” diyor. “Bir şeyi anlamanın en iyi yolu önce ritmini dinlemektir. Ritim bozulursa denge bozulur. Denge bozulursa akış değişir.”
Oya dikkatle bakıyor, babasının sesi hep sakin, hep güvenli. Bir anda yan taraftan küçük bir gölge beliriyor: Ender. Aynı yaşlarda. Montunun fermuarı eğri, saçları darmadağın.
“Amca,” diyor utanarak, “ödevde yine yapamadım. Oya yaptı ama ben anlamadım.”
Turan bey gülümsüyor. “Gel bakalım Ender. Birlikte bakalım.”
Üçü aynı kâğıda eğiliyorlar. Ender sürekli acele ediyor, kalemi hemen oynatmak istiyor, Oya sabırla bekliyor. Turan ise ikisini de sakinleştiriyor.
“Akış bozulursa,” diyor babası, “yeniden kurarsınız. İnsan da böyledir.”
Oya’nın hatırasından hiç eksilmeyen bir cümle!
“Oya?” dedi Ender. “Dinliyor musun?”
Oya irkilip kendine geldi. Ekrana döndü. “Evet, dinliyorum. Bir an bir şey hatırladım.”
(devam edecek)