Oya birkaç saniye duraksadı, kararsız görünüyordu. Masanın üzerindeki ekmek sepetiyle oynadı biraz ve sonra kararı vermiş gibi konuştu.
“Babamla kardeşim… yıllar önce trafik kazasında öldü,” dedi, sesini yumuşatarak. “Annem o kazadan sonra böyle oldu. Onların öldüğünü hiçbir zaman kabul etmedi. Hâlâ geleceklerini düşünüyor. Her sofrayı dört kişilik kurar. Her kapı çaldığında ‘Babanla Tuna geldi,’ der.”
Tarık’ın yüzündeki ifade değişti. Gözlerinde bir anda derin ve tanıdık bir acı rengini aldı. “Çok… zor olmalı,” dedi.
“Alışıyorsun” dedi Oya. Omzunu silkti ama gözleri doluya benzer bir parlaklık kazandı. “Benim için en zoru, her seferinde onun heyecanını kırmamak. ‘Öldüler’ dersen o anda yıkılıyor. ‘Gelecekler anneciğim,’ dersen bir süre idare ediyor. Sonra tekrar başa dönüyoruz.”
Serpil hanım mutfaktan seslendi: “Oya, masada limon var mı salata için? Baban seviyor ya limonlu salatayı!”
“Seviyor anneciğim, getir” diye karşılık verdi Oya, sonra Tarık’a döndü. “Gördüğün gibi. Denge böyle bir şey işte.”
Tarık, masanın kenarını tuttu istemsizce, gözlerini kapattı. “Ben anneyi küçükken kaybettim” dedi alçak sesle. “Ayrıntılarını sonra anlatırım belki… ama şunu biliyorum; insan annesinin kırılmasından çok korkuyor. O yüzden seni çok iyi anladım.”
Oya şaşkınlıkla baktı. “Üzgünüm,” dedi, içtenlikle. “Bilseydim böyle anlatmazdım.”
“Hayır,” dedi Tarık. “İyi ki anlattın. En azından Serpil teyzeye nasıl yaklaşacağımı biliyorum şimdi. Damat laflarını da ciddiye almam merak etme. Sen ne dersen o.”
Oya gülümsedi, bu sefer tam içten bir gülümseme oldu. “Sağ ol. Gerçekten!”
Tam o sırada Serpil hanım tatlı tepsisiyle içeri girdi. İkisine birden baktı, gözleri parladı.
“Ne fısıldaşıyorsunuz siz öyle?” dedi. “Kumrular maşallah, nazar değmesin. Bakıyorum da birbirinize alıştınız hemen.”
Oya bir anda toparlandı. “Anne, yemek yesin çocuk, konuşamıyoruz ki.”
Tarık da boğazını temizledi. “Serpil teyze, yemek gerçekten çok güzel olmuş. Ellerine sağlık.”
“Afiyet olsun oğlum,” dedi Serpil hanım gururla. “Bak Oya’ya, yargı hakimi gibi konuşuyor, höt höt! Sen daha tatlısın. Senin gibi damat… kolay bulunmaz.”
Oya başını eğip tabağındaki pilava odaklandı. Tarık, gülümsemeyi seçti. “Ben damatlık kısmını sonra konuşuruz diye düşünmüştüm ama siz hızlı gidiyorsunuz Serpil teyze.”
Serpil hanım kahkaha attı. “Benim içime doğduysa olur o iş. Baban da gelir, görürsün. ‘Helal olsun Serpil, iyi iş çıkarmışsın,’ der.”
Yemek, aralarda böyle cümlelerle, gülümsemelerle, Serpil hanımın dalıp gidip geri gelişleriyle sürdü. Tarık yedikçe teşekkür etti, Serpil hanım her teşekkürde daha çok coştu. Oya da hem sofrayı toparladı, hem de her kelimeyi dikkatle seçerek annesinin dünyasını korumaya çalıştı.
Yemek bittiğinde Tarık doğruldu hiç tanımadığı bir eve aniden yemekli misafir oluvermişti “Çok sağ olun,” dedi. “Hem yemek için hem… her şey için.”
Serpil hanım atıldı hemen “Daha nereye gidiyorsun oğlum? Otur, çay içeceğiz.”
“Bir dahaki sefere mutlaka” dedi Tarık. “Yarın erken kalkmam lazım. Hem komşuyuz artık, kaçarım yok zaten.”
Cebinden çıkardığı elli lirayı, masanın kenarına bıraktı. Bir yoğurt bir de ekmeğin parası “Bunu lütfen alın. İçim rahat etmez yoksa.”
Serpil hanım hemen itiraz etti. “Olmaz, almam.”
Oya, annesinin omzuna dokundu. “Al anne,” dedi. “Tarık’ın içi rahat etsin.”
Serpil hanım kısa bir tereddütten sonra parayı aldı, çekmeceye koydu. “Peki,” dedi. “Ama bu, damadın çeyizine katkı sayılır.”
Tarık gülmeye çalıştı. “Onu da sonra konuşuruz artık.”
Oya Tarık’ı kapıya kadar geçirdi. Ayakkabılarını giyerken Tarık bir an durdu.
“Gerçekten,” dedi. “Bir şeye ihtiyacınız olursa… özellikle Serpil teyze ile ilgili… beni arayabilirsin. Numaramı bıraksam?”
Oya başını salladı. “Olur, teşekkürler”
Tarık cebinden küçük bir kâğıt çıkardı, numarasını yazdı, Oya’ya uzattı.
“İyi akşamlar Oya.”
“İyi akşamlar Tarık.”
Kapı kapandı. Dairenin içi bir anda sessizleşti. Oya kâğıda baktı, sonra kapının kenarındaki küçük manyetik notluğa iliştirdi.
Serpil hanım hâlâ sofranın başındaydı. Oya içeri dönünce annesi,
“Çok sevdim ben bu çocuğu,” dedi. “Bak göreceksin, baban da çok sevecek. Sen de üzülme artık, yalnız değilsin. Ben hissediyorum, bizim ev yine dolacak.”
Oya’nın boğazı düğümlendi. “Olsun,” dedi sadece. “Hadi kalk, üstünü değiştirelim. Sonra da vitaminlerini bir daha sayalım, içiyor musun gerçekten bakacağım.”
Annesi mırıldanarak ayağa kalktı. “Sen ne dersen o kızım. Sen bilirsin.”
Oya annesinin omzuna elini koyup onu odasına doğru yönlendirdi. Gardırobu açtı, temiz bir pijama aradı. Serpil hanım yatağın kenarına oturdu, küçük bir çocuk gibi ayaklarını salladı.
“Bugün çok güzel geçti,” dedi. “Baban da gelseydi tam olacaktı.”
Oya, elindeki pijamanın katını açmak içip çırparken kısa bir an durdu.
“Ah anne… senin için bugün tam olsun bari.” dedi içinden
“Evet,” dedi. “Bugün güzeldi.”
Serpil pijamasını giyerken Oya yardım etti, sonra yastığını düzeltti, üstüne ince bir battaniye örttü. İlaç kutusunu tekrar eline aldı, bu kez sadece baktı.
“Bunları içtin. Yeter şimdilik,” dedi.
“Saçlarım mı düşer yoksa?” diye sordu Serpil, yarı ciddi, yarı şakacı.
“Hayır,” dedi Oya. “Artık düşmez. Ben buradayım. İlaçların doğru içiliyor, saçların da mükemmel!”
Işığı kısınca odanın içinde yumuşak bir sessizlik kaldı. Annesi gözlerini kapattı, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme vardı.
Oya, odadan çıkarken kapıya yaslanıp kısa bir an durdu. İçinde, o akşam sofrada yan yana oturan dört sandalyenin görüntüsü kaldı.
İkisi doluydu.
İki tanesi uzun süredir boştu.
Oya sabah uyandığında odanın içi hâlâ dün akşamın ağırlığını taşıyordu. Annesi erken kalkmıştı; salondan küçük tıkırtılar geliyordu. Oya yüzünü yıkayıp salona geçince annesini yine masa başında buldu. Bu kez iki kişilik tabak koymuştu. Diğer iki sandalye boştu ama önlerine birer peçete bırakmıştı, sanki az sonra biri gelip oturacakmış gibi.
Serpil hanım başını kaldırdı. “Günaydın kızım. Ben seni uyandırmadım değil mi?”
“Hayır anneciğim,” dedi Oya. “İyi uyudun mu?”
“Uyudum,” dedi annesi, sonra masaya bakıp fısıltıya yakın bir sesle ekledi: “Baban geç gelir bugün. Gecede gelemedi, çalışıyor, yoruluyor. Onu beklemeyelim.”
Oya bir şey demedi. Masaya oturup ekmeğe uzandı. Annesinin bu sakin kabulleniş hâlleri Oya’yı her seferinde rahatlatırdı; çünkü ne zaman böyle sakin olsa o gün fazla zorlanmazlardı.
Kahvaltıdan sonra annesini markete götürdü. Eksik listesinde olanları aldılar, Serpil hanım yine kasadaki çocukla sohbet etti, nasılsa onu da “bizim oğlan” diye bağrına basmıştı çoktan.
Eve döndükten sonra Oya annesini koltuğa oturtup bir kahve yaptı. “Ben laboratuvara geçiyorum anneciğim” dedi. “Nazan da erken gidecekmiş.”
“Tamam kızım. Sen çalış, babanla Tuna gelince ben söylerim. Merak etme.” diye yanıtladı annesi gülümseyerek.
Laboratuvar Oya’yı her zaman aynı şekilde karşılardı: Metal kokusu, bilgisayar fanlarının homurtusu, ışıkların soğuk gölgeleri… ama bugün bunların üzerine bir de yorgunluk serpilmişti.
Ender çoktan gelmişti. Bilgisayarın karşısında oturmuş, başını iki eli arasına almıştı.
Oya içeri girer girmez başını çevirmeden konuşmaya başladı:
“Geldin mi? Şu dalga eşleşmesi yine bozuldu. Sabaha kadar uğraştım.”
Oya çantasını masaya bıraktı. “Bir bakayım. Nazan nerede?”
“Birazdan gelir,” dedi Ender. “Şu sıralar çok dalgın. Ama ben alıştım, herkes dalgın zaten.”
Bu cümle Oya’ya dokundu. “Herkes” dediği şeyin içinde kendisinin de olduğunu biliyordu.
Ekrana eğildi. Grafikler karışıktı ama çözülemez değildi. Ender’in aceleci dokunuşları kodları biraz da olsa bozmuş gibiydi. Oya en yakın sandalyeye oturup kollarını sıvadı.
(devam edecek)