Geçmişin Gölgesinde – Bölüm 1

Akşamüstüydü, Oya işten dönüyordu, anahtarı sessizce çevirdi. Kapı açılır açılmaz mutfaktan tabakların birbirine çarpan sesi geldi. Annesi yine mutfaktaydı demek. Serpil hanımın en sevdiği yerdi mutfak.

“Anne, geldim,” diye seslendi.

“Hoş geldin kızım!” diyen annesinin sesi mutfaktan yankılandı. “Tam zamanında geldin, sofrayı yeni kuruyorum.”

Oya ayakkabılarını çıkardı, çantasını her zamanki sandalyeye bıraktı. Mutfak kapısından başını uzatınca annesini gördü; önlüğünü ters giymiş, bir elinde tabak, bir elinde kaşık, ocakla salondaki masa arasında gidip geliyordu.

Masa dört kişilik hazırlanmıştı. Dört tabak, dört çatal, ortaya konmuş salata, yanına özenle yerleştirilmiş turşu. Oya’nın gözleri masadaki sandalye sayısında takılı kaldı.

“Anne… bugün de mi dört kişilik hazırladın?” diye sordu, sesini olabildiğince yumuşatarak.

Serpil dönüp baktı, şaşırmış gibi. “Ne demek bugün de? Baban gelir birazdan, Tuna da gelir. Aç mı bırakalım onları? Gün boyu çalışıyor baban.”

Oya bir şey demedi. Gözlerini masadan alıp tezgâha kaydırdı. Serpil bu kez buzdolabını açtı, içeri eğildi.

“Portakal suyu da sıkayım,” dedi. “Baban çok sever, Tuna da bayılır. ‘Anne senin sıktığın gibi yok,’ der hep.”

Oya içinden derin bir nefes aldı.
“Ah anne… keşke dediğin gibi kapıdan giriverseler şimdi” diye mırıldandı sessizce.

Buzdolabının kapağı kapanınca Serpil birden durdu, kaşlarını çattı.

“Biz bugün yemek yedik mi Oya?”

Oya’nın içi burkuldu.
“Şimdi ‘yemedik’ desem yine panik olursun.” diye geçirdi içinden

“Yedik anneciğim,” dedi hemen. “Biraz önce yedik. Sen hatırlamıyorsun herhâlde, dalgınsın.”

Serpil’in omuzları gevşedi, yüzüne çocukça bir rahatlık geldi. “Ha… tamam. Ben de diyorum niye tokum. İşte kafam karışıyor böyle. Sen olmasan ben ne yaparım?”

Oya gülümsedi, yaklaştı. “Ben varım ya,” dedi. “Merak etme.”

Tezgâhın üzerindeki ilaç kutusu gözüne çarptı. Sabah bıraktığı gibi duruyordu.

“Anne, vitaminlerini içmedin mi hâlâ?” diye sordu, kutuyu eline alırken.

Annesi yüzünü buruşturdu. “Onlar beni hasta ediyor. İçince midem bulanıyor, moralim bozuluyor.”

“Onlar vitamin, ilaç değil,” dedi Oya bastırarak. İki kapsülü avucuna döktü. “Bak saçların ne güzel duruyor bugün. Parlıyor resmen. Bunlar işte onun için. Babam seni böyle görmeye bayılır.”

Serpil aynaya bakar gibi elini saçlarına götürdü. Parmaklarıyla uçlarını düzeltti. “Güzel mi duruyor?”

“Çok güzel duruyor,” dedi Oya. “Hadi, suyu iç de ben de rahatlayayım.”

Annesi homurdanarak bardağa uzandı, kapsülleri bir yudum suyla attı. “İçtim işte. Bak sözümü tuttum. Baban gelince haber ver, üstümü değiştiririz. Günlük kıyafetle karşılayamam güzel gözükmek istiyorum.”

Oya bir şey diyecekti ki kapı çaldı. İkisi de başını o yöne çevirdi. Serpil hanımın yüzü bir anda aydınlandı.

“Duymadın mı? Baban geldi işte!” dedi heyecanla. “Hadi git aç, Tuna da yanındadır şimdi. Ben de hemen salataya limon sıkayım.”

Oya kalbinin içinde kısa bir boşluk hissetti.
“Keşke…!”

“Tamam anneciğim, bakıyorum,” dedi, ses tonunu koruyarak.

Koridora çıkıp kapıya yürüdü. Elini tokmağa uzatırken kapı bir kere daha tıklandı, bu sefer daha nazik. Oya derin bir nefes alıp kapıyı açtı.

Karşısında uzun boylu esmer genç bir adam duruyordu. Elinde küçük bir poşet, yüzünde mahcup bir tebessüm.

“Merhaba,” dedi. “Rahatsız etmiyorum umarım. Ben… Tarık. Üst kata yeni taşındım.”

Oya yeni komşu geldiğini annesinden duymuştu ama ilk kez yüz yüze geliyordu.

“Merhaba,” dedi kısa bir duraksamadan sonra. “Buyurun?”

Tarık poşeti hafifçe kaldırdı. “Şey… Serpil teyze dün markette… benim yerime ödeme yaptı ya. Cüzdanı iş yerinde unutmuştum. Sağ olsun benim yerime ödedi. Borcumu getirmiştim.”

İçeriden annesinin sesi yükseldi. “Oya, kim geldi kızım? Açsana kapıyı, babanla Tuna beklemesin kapıda!”

 “Açtım,” diye seslendi koridora dönerek. “Komşumuz gelmiş.”

Serpil hanım, elinde peçete rulosuyla kapıya kadar geldi. Tarık’ı görünce gözleri parladı.

“Tarık oğlum!” dedi. “Gel, gel içeri. Kapıda kalma. Ben sana demedim mi Oya? Bizim damat çok efendi diye.”

Tarık bir an ne diyeceğini bilemedi. “Ben… borcumu bırakıp gidecektim Serpil teyze. Sizi rahatsız etmeyeyim.”

“Ne rahatsızlığı oğlum?” Serpil hanım poşeti onun elinden çekip aldı. “Borç morç yok. Aramızda mı kalacak elli lira? Sen yeni komşusun, bir de üstüne misafirsin. Hem ben seni çoktan damat ilan ettim. Oya bak, duydun, kaçışın yok artık.”

Oya’nın yüzü kızardı. “Anne, yine başlama lütfen,” diye fısıldadı.

Serpil hanım kulak asmadı. “Tarık, ayakkabılarını çıkar, sofraya otur. Zaten dört kişilik hazırladım. Antreye bırak ceketini, sandalye var orda bak.”

Tarık mahcup bir şekilde Oya’ya baktı. “Gerçekten rahatsız etmeyeyim, ben ayakta da—”

“Yok öyle şey,” diye kesti sözünü Serpil hanım, “Oya, çocuğun ceketini alsana kızım. Bir tanecik misafirimiz var, onu da kaçırmayalım.”

Tarık çaresiz gülümseyip ayakkabılarını çıkardı. Oya ceketi aldı, portmantoya astı. İçeri geçerken Tarık’la göz göze geldi.

“Annem biraz… böyle,” dedi kısık sesle. “Alışınca geçiyor.”

“Ben alışırım,” dedi Tarık. “Sorun değil.”

Üçü birlikte içeri geçtiler. Serpil hanım, masanın başındaki sandalyeye oturdu, Tarık’ı Oya’nın karşısına yerleştirdi. “Şuraya otur oğlum. Oya, pilavdan koy Tarık’a, çocuğun yüzü solmuş. Sen yeni taşındın ya, alışamadın buralara. Bir de iş güç yormuştur.”

Oya tabaklara pilav, sulu yemekten paylaştırırken Tarık’ın dirsekleri masanın kenarında çekingen duruyordu.

“Afiyet olsun” dedi Oya, tabağı önüne koyarken.

“Sağ olun” dedi Tarık, bakışını kaçırmadan.

Serpil hanım, “Oya’nın yemekleri güzeldir,” diye övündü. “Ben artık her şeyi ona yaptırıyorum. Hem çalışır, hem okur, hem bana bakar. Allah bir tek onu bıraktı bana. Baban da gelir şimdi, Tuna da gelir, gör bak nasıl severler seni.”

Tarık, “İnşallah,” diye mırıldandı. Gözleri istemsizce Oya’ya kaydı. Yemekleri yapan annesiydi ama Oya bozmadı.

Serpil hanım telaşla sandalyeden kalktı. “Ben tatlıyı çıkarayım, siz gençler biraz konuşun,” dedi. Peçete rulosunu masadan kaptı, mutfağa doğru yürürken hâlâ kendi kendine konuşuyordu. “Tatlıyı da Oya yaptı, çok güzel oldu vallahi…”

Mutfak kapısı kapanır gibi oldu. Oya derin bir nefes alıp Tarık’a döndü.

“Üzgünüm” dedi. “Annem yeni birini görünce çok çabuk bağlanıyor. Dün markette de bayağı konuşmuş herhalde.”

Tarık hafifçe güldü. “Evet, bayağı. Ben kasada cüzdanı bulamayınca dünyam başıma yıkıldı. ‘Ben öderim’ dedi. Kabul etmeyince de resmen azarladı.”

“Yapar,” dedi Oya. “Sonra da mı evin yolunu öğrendiniz?”

“Evet” dedi Tarık. “Kasadan çıktık, poşetleri ben taşıyayım dedim. ‘Olmaz, sen yorulursun’ dedi. En son ‘O zaman ikimiz de taşıyalım’ diye orta yol bulduk. Konuşa konuşa yürürken ‘Ben şu köşedeki apartmanda oturuyorum’ dedi. Apartmanı görünce güldüm. ‘Ben de iki üst kapıya taşındım’ dedim. Çok sevindi.”

Oya gözlerini devirdi, gülmemek için dudaklarını ısırdı. “Şimdi taşlar yerine oturdu. Demek ki mesele o.”

“Yol boyunca sizi anlattı,” diye devam etti Tarık. Ses tonu ciddileşmişti. “Oya şöyle çalışkan, Oya böyle zeki… Laboratuvarda bilmem ne yapıyormuşsunuz… ‘Benim kızım çok güçlüdür, babası gibi kafası çalışır,’ dedi.”

Oya’nın yüzünde tatlı bir utanç dolaştı. “Abartmıştır. Ama güzel abartır. Hep öyle yapar.”

“Bence abartmıyordu, anne sevgisi böyle bir şey” dedi Tarık. “Gözleri parlıyordu anlatırken. O yüzden borcu getirmeden rahat edemedim. Bir şekilde teşekkür etmek istedim.”

Oya, mutfaktan gelen tabak seslerine kulak verdi. “Annem çok iyi bir insandır” dedi fısıldayarak. “Ama… gerçekleri olduğu gibi kabul edemiyor bazen.” Tarık başını azıcık eğdi. “Anladım,” dedi. “Az çok… hissettim.”

(devam edecek)

Yorum bırakın