Hasan’ın uzayan dilinin altında ezilmesin diye kızına eve sahip çıkması gerektiğini, söyleyeceği yerde, bir süredir daha bir eve geçme hayalleri kuran damadının gönlü olsun diye ölümünün ardından evin satılmasını vasiyet etti. Zaten Hasan, kızının kocasıydı, mal mülk para erkeğin kontrolünde olmalıydı. Bir kadının kocasından güçlü olması normallerine uymuyordu.
Babasının evlerine gelmesinden sonra Hasan’ın ailesinin ayağı yavaş yavaş kesilmişti. Ev babanın evi pozisyonuna geçince, biraz bozulmuşlar kapıyı eskisi kadar kolay açamaz olmuşlardı. Hasan’da onların ne düşündüğünü umursamayınca kırgınlık büyüdü. Sonunda ayakları tamamen kesildi.
Baba evi satılıp yeni eve geçtiklerinde Safiye artık otuzuna yaklaşmıştı, onun Nilüfer yedi yaşına gelmişti. Hayatında ilk defa olgunlaşan yaşının da verdiği bakışla, kendine ait özgür bir hayatı olacağını düşünmüş, bu evde o filmlerdeki gibi mutlu bir hayatları olacak sanmıştı. Sanmıştı ki, herkes el etek çekip, çekirdek aile kalınınca her şey çok güzel oluyordu. Öyle sanıyordu çünkü ne hayal kurarak ne daha iyisi olabileceğini anlayarak yaşamamıştı. Babası yanlarına geldikten sonra Hasan, Safiye’nin komşularla ilişkilerine pek karışmadığı için sonunda toplum içinde de var olduğunu fark etmiş, onların hayatlarını gördükçe sessizce içinden kıyaslamalara da girmişti ama şimdi zaten kıyaslanacak bir şey kalmamış, çok iyi bir eve, kocasının geliri artarak gelmişlerdi. Başka ne sorun olabilirdi ki? Ne eksik olabilirdi.
O günden hastane sürecine kadar olanlar, bu sorusunu fazlasıyla cevaplamıştı. Var olmanın eşiğinde olduğunu zannederken, tamamen silinip gitmişti. Var olma isteği olsa da, çabasını gösterememiş, neye uğradığını anlamadan, darbe üzerine darbe almış, bir tek kızını koruma iç güdüsüyle, hastane sürecine kadar zorla gelebilmişti.
Henüz varlığını ispat edemeden ve kızını ardında bırakıp gidecek olması hastane yatağında yakasına yapışınca, hayatı bir film şeridi gibi gözlerinin önüne dizilmiş. Geçmişteki varlığının daha doğarken silindiğini anlayabilmişti.
Sadece yaşamak için şansı olduğunu fark ettiğinde umudu yeniden göğsünü ısıtmaya başlasa da, hastane kapısının arkasında onları bekleyen hayatın değişebileceğine dair umudu aslında hiç yoktu. Nefes alıp, kızını korumaya devam edebileceğinden ötesi derin bir sis perdesinin arkasındaydı.
Şimdi nefes aldığı bu ev o yüzden anlamını bulmakta zorlanıyordu zihninde. Hasan’ın hayatında hiç kimseden görmediği bu alan yaratma girişiminin arkasındaki niyeti sezemiyordu. Sahip çıkmak istiyor ama korkuyordu.
Çaydanlık yeni kaynamıştı, henüz duvarlara çarpan yaşam sesiyle yeni tanışan ev sanki sesleri büyütüp her köşeye yayıyor gibi yankı yaratıyordu.
Nilüfer, kapıya yöneldiğinde bekledikleri biri yoktu. Kapıyı açıp babasını görünce şaşırdı. Hayatında babasının dahil olup da mutlu sona ulaşan hiçbir evresi olmadığı için onun yüzünü her görüşünde yüreğinde bir sıkıntı oluşuyordu. Hasan’ın gömlek cebinde küçük bir defter, ellerinde dolu dolu poşetler vardı.
“Alışverişe çıktım,” dedi Hasan, sesi biraz çekingen. “Belirlediğiniz eksikler varsa yazalım.”
Nilüfer şaşırmıştı, ama belli etmedi. “Annem dinleniyor,” dedi sadece. Hasan başını sallayıp içeri geçti. Poşetleri masaya bıraktı. Bir süre sessizce eşyaları çıkardı; deterjan, sabun, birkaç gıda. Sonra sandalyeye cebindeki defterini çıkardı.
“Çay koyayım mı?” dedi Nilüfer.
“Olur.” diye yanıtladı Hasan kısaca, sanki karşısında kızı değil de çekindiği bir müşterisi ya da ustası var gibi davranıyordu.
Nilüfer çayları getirip masaya bıraktı. Odasında dinlenen Safiye, kocası olan adamın sesine aşinaydı, toparlanıp salona geldiğinde başında örtüsü vardı, yavaş yürüyordu. Hasan hemen ayağa kalktı.
“Rahatsız ettim,” dedi.
“Estağfurullah,” dedi Safiye, sesi yorgundu ama nazikti. “Çay da hazırdı, zaten getirmiş Nilüfer, içeriz beraber.”
Üçü de masaya oturdu. Çaydan çıkan buhar aralarında ince bir perde gibiydi. Hasan ellerini birleştirmiş, masaya bakıyordu. Sonunda o sessizliği kendi bozdu.
“Bir açıklama beklediğini biliyorum. Yani neden bu eve geldiniz? Bir şeyler oldu.” Dedi Hasan sesi çatallanarak, “Kötü şeyler!”
Safiye’nin bardağa uzanan eli durdu. Nilüfer babasına baktı, hiçbir şey söylemedi.
Hasan devam etti.
“Erkut, cezası hafiflemiş, mahalleye dönmüş.”
“Zavallı çocuklar!” dedi Safiye, “Yoksa Erkut’a mı bir şey oldu? Canına falan kıydı deme ne olur?”
“Cana kıydı!” dedi Hasan.
Safiye’nin gözleri korkuyla büyüdü, “Ne demek bu?”
“Bir delilik etmiş. Hüsna’yı… Melike’yi…” Cümle boğazında takıldı. “İkisini de öldürmüş.”
Safiye’nin yüzü taş kesildi. Nilüfer’in nefesi daraldı, ama annesine baktı, o an dayanması gerektiğini biliyordu.
“Ne? Niye? Bu çocuk nasıl geldi bu hale?” diye sordu Safiye. Onun tanıdığı Erkut tüm bu canları nasıl almıştı. Ya onların da canını almaya kalsaydı? Hiç anlamamıştı halinden, hiç!
Hasan başını eğdi. “Eren yüzünden. Bir de, Melike… bahçedeki adamı o öldürmüş, Melike yani, adam eski nişanlı değil belalısıymış. Benden önce onları.. Neyse, Erkut onun yerine suçu üstlenmiş. Melike ile evleneceksin kardeşine bakarız demişler çocuğa. Kardeşi Eren’in ölümünden de onları sorumlu tuttuğu için… Yani Eren’in ölümünü aklı almamış, biraz da bir şeyler duymuş sağdan soldan herhalde. Aklı iyice karışmış. Ben… ben hiçbir şeyi anlamadım o zamanlar. Eski dosyalardan yeniden açılacak dedi polis, bahçede olanlar yani ama tabi Melike ise gerçekten suçlu artık ne fark eder bilmiyorum”
Safiye’nin aklına da tıpkı kızı gibi evin önünde yedikleri tokat sahnesi geldi, kazara edindikleri küçücük kulübeleri ellerinden gitmiş, darmadağın olmuştu. Tokadın gücü değil, etkisi büyüktü. Sesi kısık çıktı:
“Yani, bütün o olanlar… Sen biliyor muydun yoksa? Bu kadarını nasıl yapmışlar!”
Hasan başını iki yana salladı. “Bilmiyordum. Ama bu mazeret değil artık. Çocuğu kasten öldürdüklerine dair bir kanıt yok şimdilik. Erkut öyle söylüyor. ” Kızının yüzüne baktı elinde olmadan, “Nilüfer’in söyledikleri bana çok saçma görünmüştü zaman! Ben sizin onları istemediğiniz için şey yaptığınızı sandım!”
O anda odada çay kokusu bile kayboldu. Nilüfer başını öne eğmiş, ellerini birbirine kenetlemişti.
Safiye, kısık bir sesle, “O kadar şeyi yaşattın bize Hasan? Bak sonuçlarına! Dört kişi öldü, inanamıyorum.” dedi.
Hasan cevap vermedi. Gözlerini kapattı, sonra yeniden açtı. “Ben koruyamadım” dedi. “Ne sizi, ne kendimi. Görmedim gözümün önünde olanı biteni. Siz sustunuz, ben körlüğümden sustum. O ev sustu. Sonra herkes öldü işte! Neyse ki siz yaşıyorsunuz! Yani onlar.. Onlar sizi de hedef seçebilirmiş! Beni de..” sonra durdu, alışık değildi böyle konuşmaya, “Erkut teslim olmuş onları.. Gidip karakola anlatmış her şeyi. Önceki cinayeti, bunu hepsini anlatmış işte, yeniden cezaevine döndü. Ben de eve gitmiyorum, kapatacağım polis tamam deyince. Eşyaları yani babanın eşyalarını getirmedim bu eve. İsteme sen de!”
Sessizlik ağırlaştı. Safiye’nin gözleri doldu, Nilüfer’in kalbi gürültüyle atıyordu.
“Şimdi ne olacak?” dedi Safiye.
Hasan defterini kapattı, cebinden bir zarf çıkardı.
“Artık her şey sizin. Ev, maaş Her ay düzenli para geçecek hesaba. Eksik olursa söyleyin, tamamlarım. Tapu on sekizini doldurunca Nilüfer’in üzerinde kalacak. Zaten babanın eviydi işte biliyorsun.”
Safiye, “Buna gerek yok,” dedi donuk bir yüzle.
“Var,” dedi Hasan. “Bunu yapmak zorundayım. Siz eksik listenizi yazın, Nilüfer yollasın bana.” dedi ve kalkıp, ceketini aldı. Nilüfer peşinden gitti.
“Bir daha gelmeyecek misin?”
Hasan ona döndü. “Belki. Ama uzağınızda olmayacağım. Şimdilik otelde iyiyim, bir ev bana fazla geliyor. İşlerin başına dönmem gerek. Sonra belki bir yer alır geçerim. Şu evden kurtulayım önce.”
Hep uzaklarındaydı Hasan oysa, aynı evin içinde nefes alırken en uzaklarındaydı. Artık hepsi bu gerçeği kabul ediyordu.
Kapıya vardığında dönüp içeri baktı. Safiye’nin oturduğu yer, yıllarca özlediği bir ev gibiydi; ama artık ona ait değildi.
“Bu ev sizin,” dedi son kez. “Benim payım vicdanımdır.”
(devam edecek)I