Sessiz Çığlık – Bölüm 51

Birkaç gün sonra bir cumartesi günü, kapı zili çaldığında Nilüfer mutfaktaydı. Safiye hastane yorgunluğunu biraz olsun üzerinden atmış, çok hızlı hareket edemese de, evin huzurunu yaşıyordu. Uzun zamandır kızıyla birlikte bir hastane odasında bu huzuru sağladıklarını sansalar da şimdi sadece kendilerine ait bu evde, her eşyayı yeniden anlamlandırıyordu zihni. Yabancılık çekiyordu ister istemez, bir süredir hiçbir yere ait değillerdi. Şimdi ise bu evle birlikte yeniden kökleneceklerdi. Hastalığın bedenini terk ettiğinin farkındaydı. O deneysel ilacı kullanmayı kabul ederken aslında sadece Nilüfer’e sağlayacaklarını düşünmüş, kendisi için bir beklentiye girmemişti.  O kadar umutsuz ve yorgundu ki, ona bir şey olursa kızına ne olacağı düşüncesi o hastane günleri boyunca hastalığından ayrı içini kemiren bir duyguya dönüşmüştü. Hastalıktan ölmezse bu duygu yüzünden öleceğinden korkmaya başlamıştı. Başta hastalığını ondan sakladıklarını fark ettiği halde kızı üzülmesin diye bilmiyormuş gibi yapmıştı. Uygulanan tedaviler, yattığı bölümün zaten bir açılamaya ihtiyacı yoktu.

Doktorun ilaçların işe yaradığını söylemeye başlaması içinde arayıp bulamadığı o umudu yeniden gün yüzüne çıkarmıştı. Kızını arkada bırakmadan, onunla yaşama devam edebilme isteği öyle güçlüydü ki belki de bu yüzden ilacın denendiği umutsuz hastalardan iyileşme gösteren birkaç hastadan biri olmuştu.

İnsan hayat avuçlarından kayıp gitmeden anlayamıyordu belki bazı şeyleri. Kızı yanında sessizce ödevlerini yaparken veya okuldayken çocukluğundan beri olan her şeyi uzun uzun düşünmüş, gerçekte Safiye sandığı kişinin neredeyse hiç varlığı olmadığını anlamıştı. Baskı ile büyütülmüş bir kız çocuğuydu. Evde annesine yardım etmek, babasına hizmet etmek zorunda olduğu dışında varlığı kabul görmemişti. O dönemler henüz köyde yaşadıklarından yardım kelimesinin içi öyle doluydu ki, bedensel olarak hayata dahil olmanın yükünden sıyrılıp, düşünsel olarak var olmayı aklına bile getirmemişti.

Babası bir gün gelip, onu henüz çırak olan bir şömineciye vereceğini söylediğinde, itiraz hakkı olmadığını zaten biliyordu. Henüz on altı yaşındaydı, Hasan, köylerinden bir ailenin şehre çalışmaya gitmiş oğluydu. Şehirde tek başına yaşamak zor olduğu için ailesi evin işini görüp oğullarını rahat ettirecek bir kız arıyordu. Karakter olarak da uysal ve sessiz bir kız olan Safiye’yi de çocukluğundan beri biliyorlardı. Tanımıyorlardı elbette, sadece biliyorlardı. Yaşadığı evde bir kimlik olarak var olamamış biri, kendini bile tanımazken, insanlar onu ancak bilebilirlerdi.

Babasının isteğini sessizce kabul etmiş, Hasan ile yapılan imam nikahının arkasından, onunla hiç bilmediği bir şehre yollanmıştı. Hasan bir oda bir göz bir kira evinde yaşıyordu. Safiye’nin büyüdüğü evin eşiğinden, hayata ilk adım attığı yerdi bu ev. Bir oda bir göz bir hayat. İnsanın yaşadığı köyün, şehrin büyüklüğü, gelişmişliği, modernliği aslında daima kapının dışında kalandı. Dört duvarın arası, Safiye’nin hayatını ifade ediyordu. İşe alışkın olduğundan, iş güç ona dokunmuyordu. Hasan ve babasından başka bir erkekle aynı evin içinde bulunmadığı gibi uzaktan bile sohbete girişmediğinden, iyisi, kötüsü ayrımı yoktu. Babasının bir başka versiyonuydu Hasan en çok, zaten onun normali de buydu. Yani o zaman ki Safiye’nin gözünde her şey normaldi. Başkasını bilmiyordu çünkü. Beş ay sonra karnı büyümeye başladığında hamile olduğunu fark ettiler. Yine kendi normalleri içinde doktora falan gidilmedi, Safiye’nin sancısı başlayana kadar. Bebek ters gelmişti, yaşamadı. Bir kızdı. Hasan umursamadı. Safiye kucağına alamadığı bebeği için bir süre yas tutsa da, yasına karşılık bir ihtimam görmediğinden, zihni bir süre sonra bunu da normalleştirdi. Hayatlarında bir eksiklik ya da fazlalık oluşmadı. Hasan çalıştığı yerlerde takdir görüyordu. Ustası çok iyi adamdı ve onu çok iyi yetiştiriyordu. İkinci kez hamile kaldığında, ölü doğumun üzerinden altı ay geçmişti ama Safiye’nin fark etmesi bu defa dört beş ayı buldu. Bedeni içinde bir can ürettiğine dair hiçbir işaret vermiyordu. O dönemde evlerinde çamaşır, bulaşık makinası yoktu, köyde alıştığı gibi sobada su kaynatıyor çamaşırları elinde yıkayıp, sobanın üzerine asıyordu. Yemek yapıyor, Hasan’ın inşaat işine bulaşmış kıyafetleri, köyde yıkanan çamaşırdan daha çok zorluyordu ama sesini çıkarmıyordu. Sesini çıkarmamak üzere şartlandırılmıştı. Hasan çevreyle bağ kurmasını istemiyordu, yaşadıkları yer şehrin içinde örselenmişlerin yaşadığı bir mahalleydi. Komşulardan yeni geline yaklaşmaya çalışanlar olsa da, Safiye kocasından çekindiği için hep uzak durdu. Tek başına, dört duvarın bekçisiydi sanki.

İkinci hamileliği sonlanamadan düşük yaptı, artık on sekizini doldurmuş, evli bir kadın olmaya alışmıştı. İkinci bebek de bir kızdı ve Hasan yine umursamadı. Doktor ikinci başarısız hamilelikten sonra biraz dikkat etmesini söylese de, zaten günlük hayatının rutinlerinden çıkmadığı için neye dikkat etmesi gerektiğini hiç anlamamıştı. Hasan’ın köydeki akrabaları sırayla küçücük evin içine yatılı geliyorlar, şehre gelmiş olmayı ayrıcalık sayıyorlardı. Bazen anne ve babası, bazen kardeşleri ev neredeyse hiç boş kalmıyordu. Safiye’de köyde var oluşundan öteye geçemeden sürekli alıştığı işleri tekrarlıyordu. Belki bedeni küstüğü, belki ruhu küstüğü için iki yıl hiç hamile kalmadı. Neyse ki Hasan bu konuya takılmış değildi. Usta şehir dışından işler almaya başladığından artık aralıklı olarak şehir dışına gidiyor, bazen bir hafta bazen daha uzun gelmiyordu.

Hasan giderken karısı tek kalmasın diye anne babasını şehre çağırdığından Safiye’nin hayatından kocasına ait rutinler çıksa bile kalan her şey devam ediyordu. Kendi anne ve babası evlendikten sonra ne evlerine gelmiş, ne de Safiye’nin halini merak etmişlerdi. Aynı köyden olduklarından Hasan götürdüğünde onlarla görüşüp geri geliyordu. Kız evlenince, erkek tarafının sayılıyordu, bunu herkes normal kabul ettiği için de kimse için sorun değildi. Ailesinin yüzünü kara çıkartmadan kocasının gölgesine yaşaması yeterliydi.

Nilüfer doğduğunda yirmi bir yaşındaydı. Bir oda bir göz evlerinde hayat devam ediyor, Hasan daha sık gidiyor, kayınvalide ve kayınpeder daha çok geliyordu. Bu sürece eklenen bir de bebek olunca, Safiye çoktan normalleşmiş köleliğini sessiz sedasız devam ettirdi.

Nilüfer üç yaşına geldiğinde köyden annesinin öldüğü haberi geldi. Bir kalp kriziydi. Üzülmüştü ama öyle yoğun bir acı hissetmediği için de biraz vicdan azabı duymuş kimseye belli etmemişti. Annesinin hizmetine alışmış babası köyde yalnız yaşamak istemediği için damadı ile konuşup, köydeki evi satıp, şehirden büyük bir ev alacağını ve onları da kira derdinden kurtaracağını söyleyince, Hasan’ın canına minnet oldu. Hem mahalleden, hem de kiradan kurtulacaklardı.

Safiye’nin babasının köyden gelip, evi alması, o eve geçmeleri Nilüfer’in dördüncü yaşına denk geldi. Şimdi daha büyük bir evde, Hasan ve babasının otoritesinde, büyüyen kızı ile birlikte daha çok yorularak yaşıyordu ama farkında bile değildi. Babası gelişinden bir yıl sonra hastalandı. Hasan zaten sürekli dışarıda olduğundan, evde Safiye’nin babasının varlığından çok etkilenmiyordu. Evleri eski mahallelerine göre nispeten iyi bir yerdeydi. Tek katlı bahçe içinde evlerin olduğu yeri babası köyüne benzettiği için almıştı. Hastalık babasını altı ayda yatağa bağımlı hale getirdi. Bir çeşit kemik hastalığıydı. Baba güçten düşmeye başlayınca, işinde iyice palazlanan Hasan’ın dili de uzamaya başladı.

Gerçekte Hasan’dan bir farkı olmayan babası da gücünü kaybedince, biraz daha sakin bir yapıya büründü. Kızının eline kaldığının farkındaydı, damadı ile sürtüşme yaşarsa gidecek yeri yoktu. Bir yataktan dünyaya bakmaya başlayınca, kızını aslında ilk defa görmeye başladı. Safiye ona öyle büyük bir ihtimamla ve sevgiyle bakıyordu ki, bir erkek olarak bir kadın yüreğiyle sevilmenin ne olduğunu hiç yaşamamış adamın yüreği de biraz yumuşamıştı.

(devam edecek)

Yorum bırakın