Sessiz Çığlık – Bölüm 50

İçeri girdiğinde odanın ışığı yanmıyordu, Nilüfer’in gözleri karanlığa alıştı, annesinin yüzündeki çizgiler daha belirgin görünüyordu. Nilüfer başını eğip onun duymayacağı şekilde fısıldadı:

“Biraz daha dayan anne. Evimiz hazır.”

Ertesi gün mahalleden arayanlar oldu. Herkes aynı şeyi söylüyordu: “Çok üzüldük, Allah sabır versin. Safiye Hanım’a da geçmiş olsun.”

Nilüfer kibar davrandı, ama hepsine aynı cevabı verdi: “Annem hâlâ hastanede, ziyaret yasak.”

Telefonu kapattığında pencereden dışarı baktı. O ev artık yoktu, eski hayatı da. Ama yeni evin duvarlarının arasında neler beklediğini de bilmiyordu. Babası ne kadar kalacaktı, annesi duyunca ne yapacaktı, hiçbirini bilmiyordu. Sadece bildiği bir şey vardı: Bu defa, her şeyi o koruyacaktı.

Hastanedeki son geceydi. Pencereden gelen rüzgâr, perdeyi usulca hareket ettiriyor, odanın sessizliğine ince bir nefes gibi karışıyordu. Safiye yatağın ucunda oturmuş, battaniyenin kenarıyla oynuyordu. Doktor o sabah gelmiş, “Artık evde bakım yeterli olur” demişti. Nilüfer sevinmiş gibi görünmüştü ama o sevinç, bir türlü yüzüne oturmamıştı. Safiye fark etti bunu, ama sormadı. Bazı sessizliklerin içinde daha fazla yorgunluk vardı sorulacak cevaptan.

Sabah erkenden Nilüfer çantasını topladı. Hemşire, ilaç kutularını küçük bir poşete koydu. “Saatleri karıştırmayın,” dedi, “kırmızı kapak sabah, beyaz kapak akşam.” Nilüfer başını salladı. Kız, eşyaları kucaklayıp dışarı çıktığında koridorda Hasan’ı gördü. Üzerinde lacivert bir ceket, elinde anahtarlar. Göz göze geldiler, ikisi de aynı anda başını çevirdi.

Hasan odanın kapısına geldiğinde, Safiye ona baktı. “Hazır mısın?” dedi Hasan.

Safiye gülümsedi, “Hazır gibiyim,” dedi.

Ayağa kalktı, başı biraz döndü, Nilüfer hemen koluna girdi. “Yavaş,” dedi. “Benden destek al!”

Koridordan geçerken herkesin yüzü tanıdıktı. Bazı hemşireler “geçmiş olsun” diye el salladı, Safiye hepsine teşekkür etti. Asansöre bindiklerinde, Nilüfer aynada kendine baktı; gözaltları mor, ama yüzü kararlıydı. Aynı aynada babasının yüzü donuk, annesinin yüzü solgundu. Üçü bir aradaydı ama hiçbirinin gözleri aynı yere bakmıyordu.

Dışarı çıktıklarında hava serindi. Araba kapının önünde duruyordu. Hasan bagajı açtı, Nilüfer çantaları yerleştirdi. Safiye bir an başını gökyüzüne kaldırdı, “Hastane havası bile bir başka oluyor insan çıkınca” dedi. Nilüfer gülümsedi. “Birazdan bahçeli bir evde olacağız” dedi.

Yol boyu kimse konuşmadı. Sadece radyodan belli belirsiz bir haber sesi geliyordu, Hasan elini uzatıp kapattı. Direksiyonun üzerinde parmaklarını birbirine geçirdi. “Biraz sessizlik iyi gelir” dedi kendi kendine. Konuya girmek için fırsata ihtiyacı vardı.

Yarım saat sonra hastane geride kaldı. Yeni evin sokağına girdiklerinde, Nilüfer’in içi hem sıkıştı hem genişledi. Beyaz duvarlı, küçük bir bahçesi olan sade bir evdi. Pencerelerinde tüller, kapısında yeni bir kilit. Hasan arabayı durdurdu, kapıyı açtı.

“Burası,” dedi sessizce.

Safiye arabadan indiğinde dizleri titredi. Nilüfer hemen koluna girdi.

“Güzelmiş,” dedi Safiye, kapıya bakarken.

Hasan anahtarı uzattı. “İçeri girin,” dedi.

Evin içi henüz tam yerleşmemişti. Yeni mobilyaların kokusu havayı dolduruyordu; duvarlar beyaz, perdeler ince, masanın üstünde boş bir vazo. Nilüfer etrafına bakındı, dokunduğu her şey soğuktu.

“Burası çok sessiz,” dedi Safiye. Henüz Hüsna ve Melike ile yaşanacak eve gelmediklerini bilmiyordu.

Hasan salonun ortasında durdu, pencereden dışarı baktı. “Bahçeye sabah ışığı düşüyor,” dedi. “Güzel olur çiçek ekerseniz.”

Safiye yavaşça sandalyeye oturdu. “Sağ ol,” dedi, sesi neredeyse fısıltı gibiydi.

Hasan cevap vermedi. Ceketini aldı, kapıya yöneldi. Nilüfer peşinden gitti. “Gidiyor musun?” dedi sessizce.

“Sabah erken kalkmam lazım,” dedi Hasan.

“Yine mi iş?”
Hasan sadece başını salladı.

“Tamam,” dedi Nilüfer, “ama… Anneme söylemeyecek misin?”

Hasan kapının önünde durdu. İçeriden Safiye’nin öksürüğü duyuldu. Nilüfer hızla su bardağını alıp annesine koştu. Hasan o an bir şey söyleyecek gibi oldu ama vazgeçti. Sonra kızının peşinden içeri gitti.

“Bu ev” diye söze başladı, “Bu evde sadece sen ve Nilüfer oturacak!”

Safiye’nin yüzüne bir hayret yerleşti.

“Bir şeyler oldu, şimdi yorgunsun sonra anlatacağım gelip!”

Safiye anlamaz gözlerle bakıyordu Hasan’ın yüzüne.

“Bu ev sizin” dedi Hasan yeniden lafı nasıl toparlayacağını bilemediği çok belli oluyordu, “Babandan kalan diye düşün!”

“Hastayım diye mi?” dedi Safiye, sesinde garip bir duygu vardı, şaşkınlık gibi değil, sevinç gibi değil, daha çok keder dolu.

“İyi bak kendine” dedi Hasan sadece, “Sonra konuşacağız acelesi yok!”

Nilüfer başını salladı, Hasan salondan çıktı, arkasından sokak kapısını kapattı.

“Duydun!” dedi Nilüfer neşeli olmaya çalışarak, “Artık kulübe dönemi bitti, bu ev bizim!”

“Nasıl oldu bu iş anlamadım!” dedi Safiye, “Anlatsana?”

“Babam senin evini sana geri verdi işte, anlatacak bir şey yok. Eşyaların hepsini de yeni aldı, rahat edelim diye. Eksikler var ama olsun, söyleyeceğiz alacak!”

“Öleceğim sanıp vicdanını mı rahatlatıyor?” dedi Safiye

“Belki de, kendi anlatır sana ben de o kadarını bilmiyorum. Boş ver, şu an hayatımızın nasıl olacağının farkında mısın? İkimizin evi, bahçeli harika bir ev, her şey yeni!”

Safiye gülümseyerek etrafına bakındı, kendi evleri miydi sahiden? Yoksa arkadan bir oyun çıkar mıydı yine?

“Okuluna uzak mı?” dedi Safiye, gelirken hiç yollara dikkat etmemişti, Hüsna ve Melike ile taşınılan yeni eve geldiklerini düşünüyor, gerginliğini bastırmak için başka şeyler düşünmeye çalışıyordu yol boyunca.

“Değil” dedi Nilüfer, “Yani sanırım değil!”

İkisi için iki ayrı yatak odası düzenlenmişti. İkisinde de tek kişilik bir yatak gardırop, bir komodin ve birer de küçük masa vardı.

Safiye’nin el işi çantaları, onun için ayrılan odanın masasının üzerinde duruyordu. Elbiseleri olan kutu gardırobun yanındaydı. Nilüfer’in eve uğradığında toparladığı kutuların hepsi eve gelmiş odalarına konmuştu.

Yeni nevresimler açılmadan yatakların üzerine paketleri ile bırakılmıştı, ikisi için üçer çift nevresim. Nilüfer hemen annesininkinin birini açıp serdi. Safiye yatağın üzerine oturunca, da ona ait kutuyu açıp, yerleştirdi.

“Mutfak?” dedi Safiye, ne yiyip, içeceklerdi. İkisi birden mutfağa geçtiler. Pırıl pırıl aydınlık bir mutfaktı, bahçeye açılan bir kapısı vardı. Buz dolabının parlak yüzeyi neredeyse ışıldıyordu. Nilüfer buzdolabının kapağını açınca, Safiye’nin gözlerinden yaşlar indi. Hüsna’ların ilk geldiklerinde Hasan’ın elleri kolları dolu geldiği ve eve ilk kez aldığı şeylerin fazlası ile doluydu dolap

“Tamam!” dedi Nilüfer “Her şey var gördün mü? Haydi yorulma ben çay koyup bize güzel bri kahvaltı hazırlayayım ne dersin?”

“Olur!” dedi Safiye ağır adımlarla salona geçti yeniden, sonra biraz yorgun hissedip odaya ilerledi.

Evde yeniden sessizlik başladı. Yatağa uzandı, tavanı izledi.  Hasan ne anlatacaktı? Pişman mı olmuştu? Hüsna onları istemediği için mi mecbur kalmıştı?

“Olsun Safiye!” dedi kendi kendine, “Bak kızınla başını sokacak bir evin oldu! Yardım paraları da var, Nilüfer’im okuyacak! Çok şükür! İyi olacağım. Bu sefer mutlu olacağız. Çok şükür!”

Nilüfer’in mutfakta yaptığı işlerin tıkırtısı geliyordu. Babasının yaptığı her şeye sevinmesi gerektiğini biliyordu.

Nilüfer bir yandan hazırlık yaparken bir yandan içeride annesinin yaptığı gibi kendi kendine telkin vermeye çalışıyordu

 “Bu defa her şey farklı olacak. Tapu’yu gördüm, bu ev bizim. Bu defa kimse bizi buradan çıkaramaz.”

Ama içinden küçük bir ses ekledi:
Ya olmazsa…

(devam edecek)

Yorum bırakın