Sessiz Çığlık – Bölüm 49

Hasan’ın boğazından derin, kısık bir ses çıktı — ne ağlama, ne bağırma. Bir inilti.

Karakolun koridoru boyunca yürürken, adımlarının sesi yankılandı.
Dış kapıya vardığında başını kaldırdı. Hava griydi, gökyüzü çökmüş gibiydi.
“Bir ev, bir kadın, bir çocuk… hepsi benim elimden geçti,” dedi kendi kendine.
Sonra, sadece fısıltıyla ekledi:

“Ve ben hiçbirini koruyamadım.”

Arabasına binmedi. Yürüdü. Sokaklar, tabelalar, kaldırım taşları birbirine karıştı. O akşam kimse onun eve dönmediğini fark etmedi.

Ertesi sabah perişan bir halde, hastanenin cam kapısından içeri girdiğinde koridorun kokusu değişmemişti: deterjan, sessizlik, bekleme. Danışmadaki görevli başını kaldırdı, “Ziyaret saatine az var,” dedi; Hasan sadece başını eğip geçti. Onkoloji katına çıktığında, Nilüfer’i kapının önündeki plastik sandalyede buldu. Üzerinde okuldan kalma koyu bir hırka, dizlerinin üstünde kıvrılmış bir defter vardı. Başını kaldırdı; babasını görünce ayağa kalktı.

“Bir şey mi oldu?”

Hasan’ın ağzı açıldı, kelimeler gelmedi. Bir süre nefes aldı, sonra kısık bir sesle, “Konuşmamız gerek,” diyebildi. Safiye’nin oda kapısından uzaklaştılat. Kapı kapanınca, Hasan duvara yaslanmadı; ayakta, sanki cümleyi ayakta tutmaya çalışır gibi, düz durdu.

“Erkut… bugün…” Yutkundu. “Karakoldaydım.” Gözlerini kapattı.

“Hüsna ve Melike… artık yok.”

Nilüfer önce anlamadı. Yüzündeki kaslar gevşedi, sonra bir anda gerildi. “Ne demek yok?” dedi; sesi yükselmedi, ama içindeki ip koptu. Hasan kelimeleri tek tek seçti: “Erkut teslim oldu. O yaptı. Ben… morga gitmem gerekecek.”

“Öldüler mi? Erkut abi mi yaptı demek istiyorsun? O zaten hapiste değil miydi?” dedi hayret ve korkuyla.

“Çıkmış” dedi Hasan şimdi kızının yüzüne bakıyordu, “Sen haklıymışsın, bahçedeki o adamı Erkut öldürmemiş!”

Nilüfer’in yediği tokat geldi aklına gözleri doldu, Hasan ona doğru bir adım attı ama geri çekildi.

 “Annem?” dedi refleksle. “Bunu anneme söylemeyeceğiz şimdi.” Kendi cümlesini duyunca, başını iki yana salladı. “Söylemeyeceğiz.”

Hasan ilk kez gözlerini indirdi. “Söylemeyeceğiz,” dedi, aynı cümleyi tekrar ederek.

“Ben işlemleri halledip geri geleceğim. Sen… yanında dur.” Bir an durdu, sonra ekledi: “O gün söylediğin her şey… Ben duymadım. Duymak istemedim.” Cümle havada asılı kaldı; özür demedi, ama kelimenin gölgesi odaya düştü.

Nilüfer başını salladı. “Şimdi değil,” dedi. “Annem uyanır birazdan. Beni merak eder.” Gözleri bu defa odanın kapısına döndü. “Bugün güçlü görünmemiz lazım.”

Hasan kapıya doğru bir adım attı, durdu. “Akşama uğrarım,” dedi. “Haber bırakmadan gitmeyeceğim.” Sonra çıktı; koridorun ışıkları tavanda çizgi çizgi uzuyordu.

Nilüfer birkaç saniye olduğun yerde kaldı. Derin bir nefes aldı, yüzünü elleriyle sıvazladı. Sonra odaya yöneldi, kapıyı açtı. İçeri girerken yüzündeki tüm şaşkınlık ve korkuyu silmişti.

“Anne, geldim.”

Hasan o sabah morga tek başına gitti. Görevliler sessizdi, kimse soru sormadı. İmza atacağı yere geldiğinde kalemi tutamadı, eli terledi. Önündeki beyaz örtüleri açmadı; sadece isimleri duyduğunda başını eğdi. O an, ne Hüsna’ydı gördüğü ne de Melike. Sanki yıllardır süren bir ömrün son cümlesine bakıyordu. “Hepsi benim hatam” dedi içinden. “Birini sevdim, birini susturdum, birini koruyamadım.”

Cenazeye kimse gelmedi. İmamın sesi rüzgârın arasında kayboldu. Toprak atılırken ayağını sabit tutmaya çalıştı, ama içi boşalmış gibiydi. Erkut aynı saatlerde tekrar cezaevine götürülüyordu. Hasan, o demir kapının kapanma sesini uzaktan duydu sanki; aynı ses yıllar önce içinden bir yeri de kapatmıştı.

Ertesi gün eski mahallede haber yayılmıştı. Herkes kendi penceresinden bakıyordu.

“Ercan’ı da o kız öldürmüş,” diyen çıktı.

“Zavallı Safiye hastanede sürünüyor,” dedi biri.

“Allah kimseye böyle komşuluk nasip etmesin,” diye ekledi diğeri.

Cümleler arasında isimler kayboldu, ama herkes aynı sonuca vardı: “Hepsi Hasan’ın suçu.”

O gece Hasan otel odasında oturdu, televizyon açıktı ama sesi yoktu. Odada bir fincan kahve, yarısı içilmiş su. Pencerenin kenarına gidip dışarı baktı, şehir karanlıkta birbirine benziyordu. Cebinden telefonunu çıkarıp Nilüfer’in numarasını çevirdi.

Nilüfer’in sesi biraz endişeliydi. “Baba?”

Annesi duymasın diye yine koridora çıkmıştı.

“Nilüfer, anneni bu eve getiremeyiz,” dedi Hasan, sesi yorgun ama netti. “Ben de gidemiyorum. Otelde kalıyorum.”

“Ne yapacağız?”

“İş aldığım sitelerden birinde bir var, satılık. Orayı alacağım. Ev senin üzerine olacak.”

Nilüfer sustu. Duyduğu cümleyi anlaması biraz sürdü. “Benim mi?”

“Evet,” dedi Hasan. “Ama şimdilik benim üzerime olacak, sen on sekizine gelince senin olur. Şerh düşürteceğim.”

“Annem çıkana kadar ev hazır olmaz ki?”

“Ben hallederim. Temizletirim, eşyaları yerleştiririm. Doktorla konuş, gerekirse hastanede birkaç gün daha kalsın. Olmazsa ben konuşurum.”

Nilüfer bir süre sessiz kaldı. “Peki ya sen?”

“Ben gelmeyeceğim sizinle. Başımın çaresine bakarım.”

Nilüfer’in gözleri doldu. Yutkundu “Tamam”

Babasıyla yeniden bir hayat istemiyordu, acıyordu ona sadece bir o kadar da kızgındı. Annesinin o eski günlere dönüp, yine onun kölesi olmasına asla izin vermezdi. Artık küçük bir kız değildi.

Hasan cevap vermedi. Nedenini anlatmak, bir daha aynı yerden kırılmak gibiydi.
“Bu ev annenin hakkıydı,” dedi sonunda. “Babasının evi sayılır.”

Nilüfer sadece başını salladı, sesi çıkmadı. İçinde hem öfke hem acı vardı; babasına inanmak istiyordu ama güveni çoktan kırılmıştı. “Tamam,” dedi sonunda yine, sesi daha kararlı çıkmıştı bu sefer.

“Sen yarın okuldan izin al, ben seni çıkışta alırım. Gidip tapu işlemlerini halledelim!”

“Annem bilmesin mi?”

“Şimdilik değil. Çıkacağı gün ben söylerim. Sen saati yaz bana çıkacağın zaman. Ha bir de adresi, okulun. Ben… Bilmiyorum..”

“Tamam” diye çıktı Nilüfer’in ağzından yine, telefonu açışındaki baba duygusu yavaş yavaş kayboluyordu içinde. O sadece biyolojik olarak babasıydı. Hepsi o kadar.

“Arkadaşım!” dedi annesine odaya dönünce, “Ödevlerini sordu, gözlerin kapalıydı, rahatsız olma diye çıktım.”

“Canım kızım!” dedi Safiye “Uyumuyordum, rahatça konuş sen!”

Nilüfer ders kitabını açıp, çalışıyormuş gibi yaptı, aklında bin bir düşünce dolanıyordu.

Ertesi gün annesine söylemeden, okuldan erken çıktı. Babası okulun önünde onu bekliyordu. İkisi de fazla konuşmadı. Tapu işlemleri için gereken yerlere sırayla gittiler. Sıra geldiğinde imzalar atıldı, belgeler dosyaya girdi. Hasan kalemi uzatırken “Zaten bu ev annenin hakkıydı,” dedi yine. Nilüfer, başıyla onayladı ama içinden geçen “keşke bu kadar geç olmasaydı” oldu.

O akşam hastaneye döndüğünde Safiye uyanıktı. “Yüzün solgun,” dedi annesi. “Bir şey mi oldu?”

“Okulla uğraştım, biraz yorgunum,” dedi Nilüfer. O kadar yorgundu ki yalan bile ağır geldi.

Ertesi gün okuldan çıkıp hastaneye giderken telefonuna babasından mesaj geldi. Fotoğraflar:  Evin önden bir fotoğrafı, yine bahçeli, daha küçük sevimli bir ev, yeni mobilyalar, beyaz tül perdeler, bahçeye konacak küçük bir masa.

“Tamam mı bunlar?” yazıyordu altta.

Nilüfer uzun süre baktı ekrana. Gözleri doldu ama ağlamadı. “Tamam,” yazdı sadece. “Hepsi güzel.”

Telefonu kapatıp dışarıyı seyretti, hayatlarının kaçıncı değişimiydi bu, dedesinin evinden sonra ikinci ev, geçmişin hiçbir izini taşımayan ama babasının seçtikleri ile dolu, onların yaşamıyla dolacak bir ev. Ev değildi mutluluğu getiren biliyordu artık, içindekilerdi. O kulübede geçen zamanlarında daha iyi anlamıştı bunu. Onun yaşamındaki yuva annesiyle olmaktı. “O da giderse.. “ diye düşündü ama gözleri dolunca, toparlandı.

Hastaneye döndüğünde Safiye derin uyuyordu. Sanki yılların yorgunluğunu çıkarır gibi bir uyku düzeni oluşmuştu burada. Hastalığın veya ilaçların değil ama sanırım yaşanılanların ağırlığı demişti doktor. Daha fazlası ile yüzleşmek istemediği için uykuya kaçıyordu Safiye. Hastane odası şimdiye dek yaşadıkları en huzurlu yerdi öte taraftan, kulübede yan evin nefesi vardı üzerlerinde, baş başa da olsalar. Burada bu soğuk renklerin içinde herkesten uzak, kızı yanı başında huzurluydular. Koşullar zordu, hep zordu zaten.

(devam edecek)

Yorum bırakın