Doktor sabah vizitinde “Bu gidişle iki–üç haftaya taburcu ederiz,” dediğinde odanın içi bir an sessizleşti. Nilüfer başını kaldırdı, gözleri parladı. Günlerdir ilk kez bir cümle umut gibi geldi.
Safiye yorgun bir gülümsemeyle kızına baktı.
“Duydun mu?” dedi.
Nilüfer başını salladı. “Evet” diye fısıldadı pencere kenarındaki menekşeye bakarak. O minik saksı, ikisi için de hayata dönmenin simgesiydi. O sabah, ilk kez gerçekten inanmak istediler: her şey düzelebilirdi.
Hasan o gün kızından aldığı haberi duyar duymaz sustu. Telefonda uzun bir nefes duyuldu, sonra kısa bir cevap geldi:
“İyi olmuş.”
Ama sesinde sevinç yoktu; sanki çoktan karar vermiş biri gibi konuşuyordu. Telefon kapandı, Nilüfer bir an telefonun ekranına baktı. Babasının içindeki sessizliğin ne anlama geldiğini bilemedi.
Akşam eve gelen Hasan, ceketini çıkarıp masaya oturdu. Hüsna’nın yüzüne bakmadan konuştu.
“Safiye iyiymiş. İki–üç haftaya çıkar diyorlar. O yüzden evi hemen satalım. Kadın taburcu olmadan bitsin bu iş.”
Hüsna’nın elleri tezgâhın üstünde dondu.
“Ne? Çıkacak mı hastaneden?”
“Toparlanıyormuş, iyileşmiş demedi Nilüfer.” dedi Hasan. “Beklersek o hasta haliyle taşınmanın karmaşası ağır gelebilir. Şimdi halledelim.”
Hasan’ın sözleri Hüsna’nın içinde yankılandı. Hasan ne zamandan beridir Safiye’yi düşünmeye başlamıştı, üstelik hastalığının evrelerini de takip ediyordu demek. Safiye hastalığını kullanıp, Hasan’ı geri almaya mı çalışıyordu, bunu nasıl gözden kaçırmış olabilirdi. Hasan’ın bir süredir tuhaflığının sebebi ortaya çıkmıştı işte, evi de almıştı elinden. Kesin Safiye ile bir olup, onu ve kızını evden atmayı planlıyorlardı artık. Düşünürken nefesi kesildi. Eğer öyle olursa, nereye gideceklerdi? Bunca emek, onca yıl çektiği Hasan’ın öküzlükleri, Ercan, Eren hepsi boşuna mıydı?
“Bu bir kabus herhalde!” diye geçirdi içinden, elini kalbine koydu, kalbi öyle hızlı atıyordu ki bir kriz geliyor sanıp iyice endişelendi. Hasan dönüp yüzüne bile bakmadığı için Hüsna’nın yüzüne yansıyanların farkında değildi.
“Çok iş kaldı mı?” diye sordu Hasan
“Daha başlamadık bile Hasan?” diyebildi yorgun bir sesle, ne yapması, ne söylemesi gerektiğinden emin bile değildi. Aklı karmakarışıktı.
“Ben yarın koli getiririm sana, sen de sabah başlarsın toparlanmaya!” dedi ve “Yemek yok mu?” diye sordu hiçbir şey olmamış gibi. Hüsna bir robot gibi ısınan tencerenin altını kapattı, tabaklara böldü, sessizce masaya getirip koydu. Hiç konuşmadan yediler. Hasan televizyonun karşısına geçtiğinde, masayı toparlayıp, mutfaktaki tabureye çöktü.
“Tamam şimdi sakin ol!” dedi kendi kendine. Safiye toparlanıyor olabilirdi ama bu ölmeyeceği anlamına gelmezdi. Ayrıca Safiye’nin iyiye gitmesi mahallenin dedikodularını da keserdi, yeni evde daha çabuk iyileşsin diye alınmış olurdu. Buraya kadar tamamdı ama ya Safiye gerçekten, Hasan’ın aklına girmiş ve bunun sonunda onları evden atmayı planlıyorlarsa ne olacaktı?
“Yok!” dedi yapamazlar, ev nikahtan sonra alındığına göre, en azından yarısı her halükarda benim olur. Bu da epeyce para eder. Boşanma, mal kavgası bir de bunlarla mı uğraşacaklardı. Onlar olurken nereye gideceklerdi. Ercan’ın onlara sağladığı ev Melike’nin üzerine yapılmamıştı, geride bir ev yoktu. Bu ev elden gidiyordu. Erkut’un evine dönüp bir süre kalsalar, mahalleye ne diyeceklerdi. Hadi boşandık desinler gene aynı insanların içine diline düşeceklerdi. Erkut’un çıkmasına daha vardı, bir süre o eve girebilirlerdi yine de.
“Allah’ım sen koru!” diye inledi.
Melike’yi zaten zapt edemiyordu. Salak kendine bir türlü birini de bulamamıştı. Ayrıca ondan artık korkuyordu, iki cinayet işlemişti gözünü kırpmadan bir gece Hüsna’yı uykusunda boğsa kimse onu kurtaramazdı.
“Çay yok mu?” diye bağırdı Hasan içeriden, tabureden doğruldu bardakları çıkarıp çayları doldurdu. Şimdi Hasan’a bir şey belli etmeden normal davranması lazımdı. Hatta Safiye’ye sevinmiş gibi yapsa en iyisi olurdu. Bardakları tepsiye koydu yüzüne bir gülücük yerleştirdi salona gitti çayı verip, Hasan’ın yanına oturdu.
“İnşallah iyi olur Safiye toparlandığına göre kurtuldu demek ha?” dedi yumuşak bir sesle.
“O kadarını Allah bilir!” dedi Hasan
“Yeni evde de rahat ederler! Şu ilk gittiğimiz ev var ya o olsun bari, geniş ferah bir ev orası!”
Hasan dönüp Hüsna’nın yüzüne baktı, “Olur yarın gider emlakçıyla konuşurum. Bu evin alıcısı da var hallederiz!”
“Halledersin sen akıllı adamsın!” dedi cilveli bir şekilde sokuldu Hasan’a.
“Meyve yok mu?” dedi Hasan.
Yüzündeki ifadeyi bozmamaya çalışarak kalkıp mutfağa gitti, meyve getirdi. Hasan’ın önüne bırakıp, bu kez tekli koltuğa geçti Hasan ağzını şaplata şaplata yedi meyveleri, çayını içip, uzandı, az sonra da horlamaya başladı.”
Sabah Hasan erkenden kalktı.
“Kolileri getireceğim, sen başla toplamaya,” dedi kahvaltıya oturmadan
Hüsna şaşkınlıkla baktı. “Bugün mü yani?”
“Bugün,” dedi Hasan kısa keserek. “Evi boşaltmamız lazım. Safiye çıkmadan bitsin bu iş. Ben de emlakçıyla halledeceğim her şeyi, bir iki güne biter.”
Safiye’nin hayata tutunduğunu duymak Hüsna’nın içini büsbütün karıştırmıştı. “Tamam,” diyebildi yalnızca.
Hasan kahvaltısını hızlıca yapıp, giyinip çıktı. Kapı kapanınca sessizlik kaldı. Telefonunu eline aldı, Melike’yi aradı.
“Kızım, taşınma kesinleşti, Safiye de iki üç haftaya çıkacakmış. Koca evi ben tek başıma toplayamam. Gel de yardım et bari.” dedi.
“Ben ancak burayı toplarım anne, işlerim var,” dedi Melike, sesi soğuktu.
“Ne işin varmış?”
“Eşyalarımı ayarlayacağım. Arkadaşlarla planlarım var, işin düşünce beni arıyorsun zaten. Koca evini de sen tek başına topla artık! Yeterince pis iş yaptırdın bana!”
Telefon kapanınca Hüsna’nın eli titredi. “Herkesin işi var, bir ben köle gibi…Sanki onca şeyi sadece kendi hayrıma yaptım ben. Gerizekalı!” diye söylendi.
Evin ortasında dolanmaya başladı. Nereden başlasa bilmiyordu. Salonun ortasında durdu, gözleri cam vitrine kaydı. İçinde yıllardır biriken tabaklar, bardaklar, binlolar, Safiye’nin el oyası örtüleri, Nilüfer’in çocukken yaptığı bir çerçeve vardı. Elini uzattı, sonra geri çekti. Bu evde yaşıyordu yıllardır ama eşyaları ne sahiplenmiş, ne de ilgilenmişti. Şimdi başkasının hayatından arta kalanları toplayacaktı. O mu doldurmuştu koca evi böyle, ona kalsa bunların hepsi çöptü zaten. Eşyaları değiştirmek istiyordu ama Hasan direniyordu.
“Off!” diye söylendi. Sonra toparlandı yine kendi kendine.
“Neyse, vitrinle başlarız,” dedi.
Bir süre sonra kamyonet sesi geldi. Hasan birkaç koliyle kapıya dayandı, içeriye bıraktı.
“Çok oyalanma” dedi ve dönüp gitti.
Hüsna o gider gitmez sandalyeye oturdu, alnını avuçlarının arasına aldı. Ev gözüne yabancı görünüyordu ama duvarlar hâlâ yaşadıklarıyla doluydu.
“Hepsi bana kaldı yine,” dedi sessizce.
Sonra kalktı, sinirini bastırmak için işe koyuldu. Çekmeceleri boşalttı, vitrin raflarını temizledi, eşyaları kolilere yerleştirdi. Gün boyu süren bu telaşın sonunda salon büyük mobilyalarla birlikte çıplak kaldı.
Akşam olduğunda Hasan geldi. Üstü toz içindeydi.
“Ne var yemekte?” dedi.
“Hiç,” dedi Hüsna. “Bütün gün evle uğraştım, dışarı çıkalım bari.”
Hasan kısa bir “Peki,” dedi ama bozulduğu belliydi.
O kelime, Hüsna’nın içinde küçük bir umut kıvılcımı yaktı. Hemen yukarı çıkıp saçını taradı, elbisesini giydi. Aynada kendine baktı: “Biraz nefes alırım,” dedi.
Ama Hasan’ın götürdüğü yer mahalledeki köfteciydi. Daracık, kalabalık, gürültülü bir yerdi. Oturup ekmek arası köfte yediler. Hüsna içinden “hiç olmazsa sessiz bir yer olsaydı,” diye geçirdi ama belli etmedi. Eve döndüklerinde Hasan televizyonu açtı, o da “Yoruldum,” deyip yatak odasına çıktı. Ertesi sabah erkenden kalktı, yatak odasını toplamaya başladı. Gardıropları boşalttı, birkaç günlük eşyayı bıraktı. Akşamüstü mutfaktaki tabaklara sıra geldiğinde kapı çaldı; Nilüfer girdi.
Kız üzerini değiştirmek için uğramıştı. Kolileri görünce durdu.
“Topluyorsunuz?” dedi şaşkınlıkla.
“Evet, kamyon bir iki güne geliyor,” dedi Hüsna, dönmeden. “Şurada boş koliler var, kendi odanızı da toparla. Bana dokunma demiştin.”
(devam edecek)