Okul dönemi sürerken, sabahları hastanenin kantininden aldığı simidi ikiye bölüp annesiyle paylaşıyor, öğlene doğru servisin gölgesinde defterini açıp sınav tarihlerini karalıyordu. Okul müdürü ile durumunu konuştuğu için öğretmenleri ona destek olmaya çalışıyordu ama mezun olup lise geçiş sınavlarında başarılı olmak için daha çok çalışması gerekiyordu. Türkçe yazılısı yaklaşmıştı; öğretmeni arayıp “okula gelmesen de ödevleri gönder” demişti ama sınavlara girmek zorundaydı. Müdürün konuştuğu rehberlik öğretmeni aramış “istersen hastaneye uğrarım” demişti ama Nilüfer istemedi, çünkü o odanın kapısından içeri giren herkes bir parça umut alıp gidiyor, Safiye’nin yüzü dağılır gibi oluyordu.
Akşamüstü, annesi uyuduğunda iki üç güne bir koşar adım eve dönüyor, üstünü değiştiriyor, alt kattaki banyoda kısa bir duş alıyor, saçlarını havluyla sarıp yanına yedek kıyafetler alıp tekrar hastaneye dönüyordu. Bütün okul eşyalarını hastane odasına taşımıştı.
Hasan bu sırada tuhaf bir çizgide yürüyordu. Akşamları Hüsna’nın karşısında suskun, kısa cevaplı, tavrı sertti; gündüz işe gider gibi evden çıkıyor, aslında emlakçıyla buluşup “bir ev bul artık, bu işi bir an önce halledelim” diyordu. Evi bulunca Hüsna’ya gösterecek, o tamam derse eski evin satışı için emlakçıyla yeniden konuşacak, gelen parayla da tapu işlemlerini kendi halledip evi yeniden üzerine geçirecekti ama bu defa karşısında saf Safiye yoktu.
Hüsna ise üç korkuyu aynı anda taşıyordu: bu evde kaldıkları süre içinde mahallenin dilinde dolananlar, Safiye ölünce Nilüfer’le ne yapacağı ve son zamanlarda Hasan’ın şüphe dolu tavırlarından doğan derin endişe. Onlarla ilgili zaten iki ölüm gerçekleşmiş, Safiye’nin başına gelenlerle de insanların zihninde farklı şeyler oluşmaya başlamıştı. Nilüfer’in babasından yediği tokat ve o gün söyledikleri aklından çıkmıyordu. Birileri Safiye’yi onların hasta edip, öldürmeyi planladıklarını düşünebilirdi. Safiye ölse bir türlü, ölmese bir türlü olacaktı. Melike artık neredeyse hiç uğramıyordu, zaten taşınma olasılığından da hiç hoşlanmamıştı. Hüsna neye kafa yoracağını şaşırmıştı iyice. En önemlisi Hasan’ın aklından neler geçtiğini öğrenmekti. Hasan’ın kendi evin satışı işine girişmesi, ve tuhaf tavırları yeni evi yine Hüsna’nın üzerine yapmayacakmış şüphesi yaratıyordu; “evi üzerime yaptırmıştım” rahatlığını kaybetmek istemiyor, bir yandan da taşınmayı erkene çekerse çevrenin lafı büyüyecek diye kaygılanıyordu. Bir yandan da mahalleliye oynaması gereken roller vardı. Safiye hastaneye yattığından beri sürekli birileri gelip durumunu soruyordu. Nilüfer annesinin ziyaretçi kabul edecek durumda olmadığını söylediği için Hüsna “Gidin kendiniz görün” de diyemiyordu
Taşınma Safiye hastanedeyken olursa ele güne söyleyeceği lafları da planlaması gerekiyordu. “Safiye de çıkınca rahat eder diye taşınıyoruz” diyecekti. Aslında o ölmeden taşınmak belki de en iyisiydi. O hastanedeyken taşınırlarsa herkesten kurtulurdu.
Melike ayrı bir huzursuzluk merkeziydi. Hâlâ Erkut’un evinde kalıyor, orayı “benim yerim” diye sahipleniyordu. Hasan “el âlemin evinde kalınmaz, bizimle geleceksin” dedikçe suratı düşüyor, direniyordu.
Bir hafta sonra yaşanan olay beklenmedik bir çukurdu. Safiye’nin ateşi bir anda yükseldi, kolunda titreşimler başladı, hemşire çağrı düğmesi parmakların telaşında zor bulundu. Nilüfer’in boğazı kurudu, “anne” diyecek oldu, ses çıkmadı. Doktorlar geldiler, oksijen maskesi, hızlı bir ilaç, sonra kısa bir cümle: “Yoğun bakıma alıyoruz.”
Nilüfer o an her şeyin bittiğini sandı; ama sabaha karşı doktor aynı sakinlikle dönüp “stabil” dedi. “Takip edeceğiz; deneme protokolüyle birlikte daha uzun yatış gerekebilir.” O “uzun” kelimesi Nilüfer’in içindeki düğümü ikiye ayırdı: bir yarısı “yaşıyor” diye şükrediyordu, öbür yarısı “okul, sınav, hayat” diye titriyordu.
Yoğun bakım penceresinin karşısında plastik sandalyeye çöktüğünde sabah çoktan olmuştu, telefon çaldı. Arayan Hasan’dı. “Annen nasıl?” dedi, sustu. Nilüfer’in konuşacak hali yoktu, “Fenalaştı, yoğun bakımda” dedi sesi titreyerek.
Hasan birkaç saniye sustuktan sonra “Ben birazdan uğrarım. Bir şey ister misin?” diye sordu. Nilüfer ilk kez “evet, yanımda ol” demek istedi ama “Yok!” dedi kısaca.
Hasan evden yeni çıkmıştı, Hüsna’ya bir şey söylemeden yolunu değiştirip, hastaneye geldi. Nilüfer hâlâ aynı sandalyede sessizce oturuyordu. Gecenin uykusuzluğu ve günlerin yorgunluğundan sararıp solmuştu iyice. Safiye yeniden odaya alınana kadar kızının yanında konuşmadan bekledi. Hemşire odaya alıyoruz diye haber verdiğinde öğlen olmuştu. Safiye sedye ile yoğun bakımdan çıkarılırken, kızının yanında Hasan’ı gördü, sadece kızına hafifçe el salladı.
Nilüfer hemen sedyenin yanına koştu, odaya çıkana kadar annesinin elini tuttu. Babası arkalarından gelmemişti.
Hasan işe döndüğünde, telefonu çaldı arayan emlakçıydı, iki ev bulmuştu.
“Tamam, yarın gelir bakarız!” dedi Hasan. Akşam döndüğünde Hüsna’ya evlerden bahsetti, yarın gidip bakacaklar beğenirlerse bu evi satışa çıkaracaklardı.
Hüsna “İyi bakalım” dedi içini çekerek yine bir şey dese Hasan’ın vereceği tepkiden çekiniyordu. Hüsna’nın sessiz kalmasını fırsat bilen Hasan, “Sen bana vekalet verirsin ben satışı da alımı da hallederim!” dedi dümdüz. Hüsna’nın korkuları öyle bir hücum etti ki beynine, bir an için yıkılıp kalacağını hissetti. Korktuğu başına geliyordu.
“Birlikte hallederiz senin işin çok!” dedi tıslar gibi.
Hasan, ters ters baktı, “Anlamadığın işlere karışma sen! Hallederim diyorsam hallederim!” dedi sert bir sesle. Tarih tekrar ediyor gibiydi evin içinde. Hasan aynı rolde ama karşısında çok daha dişli bir kadın vardı.
“Evi benim üzerime yapacaksın değil mi?” dedi Hüsna sakin kalmaya çalışarak.
“Şimdilik ben alırım üzerine sonra senin üzerine geçiririz!” dedi Hasan
“Niye şimdi benim üzerime yapmıyoruz?”
“Safiye ölüm döşeğinde, işlerim karışık kafam bir milyon, bir de seninle uğraşamam şimdi uzatma!”
“İyi ya işte ben halledeyim sen niye uğraşacaksın kocacığım!” dedi Hüsna sesine yeniden cilve katmayı başarmıştı nihayet.
“Ev benim üzerime olacak, bana güvenin yok mu, evliyiz artık!”
“Tabi ki sana güvenim var ama ev benim hediyemdi ya ondan diyorum, geri mi alacaksın!”
Hasan, Hüsna’nın yüzüne baktı dik dik, hiç bakmadığı kadar duygusuz ve öfke dolu bir bakıştı bu ama bir şey söylemedi. Hüsna’da o bakıştan artık susması gerektiğini anladı ama içindeki fırtına katlanarak büyümeye devam etti.
Ev Hasan’ın üzerine olursa, kolayca onları kapının önüne koyabilirdi. Evin yarısını boşanmada almayı başarsa bile, o zamana kadar sokakta kalırlardı. Geçici bir süre Erkut’un evine dönseler, o zaman da mahalleli ile yüz yüze kalacaklardı. Taşınma fikrini Hasan’ın aklına kendi sokmuştu ve şimdi nasıl geri adım atacağından emin değildi. Sabaha kadar gözüne uyku girmedi, şimdilik tek yapabileceği gidecekleri evleri “Beğenmedim” demekti.
Ertesi sabah emlakçı onlara evleri gösterdiğinde, emin olamamış gibi yaptı önce ama sonra dönüp, “Yok içime sinmedi!” dedi. Hasan’ın yüz hatları gerildi ama sesini çıkarmadı, karısını eve bırakıp işe döndü.
Safiye yoğun bakımdan servise alındıktan sonra, deneme ilacının ilk dozu düzenli saatlerde verilmeye başlanacaktı. “Evde bakım” cümlesi doktorların ağzından artık çıkmıyordu;
Sosyal hizmet birimi ikinci kez uğrayıp “eğitim desteği onay aldı” bilgisini verdiğinde Nilüfer’in içinden bir kapı açıldı. Ortaokuldan başarıyla mezun olması, desteğe kavuşması için yeterliydi. Lise ve üniversite eğitimi bursla karşılanacaktı.
Hasan akşam eve geri geldiğinde yüzü asıktı, “Evlerden birini seçsen iyi olur, emlak fiyatları artacak, birkaç ay oyalanmaya kalkarsan, bu evin parasıyla yeni bir ev almayı rüyanda görürsün!” dedi ayakkabılarını çıkarırken.
“Taşınmayalım o zaman kalsın!” dedi Hüsna, sinirileri iyice gerilmişti, “Safiye’nin durumu belli olsun, bakarız ona göre!”
“Dalga mı geçiyorsun sen benimle?” dedi Hasan, “Sen istedin diye uğraşıyorum günlerdir. Bu ev için alıcı da buldum. Ne diyeceğim adamlara? Karımın aklına esti vazgeçmiş mi? Olmaz öyle şey, birini seç alalım!”
(devam edecek)