Sosyal hizmet uzmanı ertesi sabah geldi. Safiye biraz toparlanmıştı, bilinci açıktı.
Kadın usulca yaklaştı, bir sandalyeye oturdu.
“Hanımefendi, bizden birileri sizinle kısa bir görüşme yapmamızı istedi” dedi.
Safiye başını salladı, “Buyurun” dedi kısık sesle.
“Bazı yardımlar var, gelir durumunuza göre değerlendiriyoruz. İsterseniz bir form dolduralım.” diyerek durumu açıkladı.
Anlatacakları bitince, kalemini çıkarıp bekledi. Başhekim tembihlediği için hastalıktan hiç bahsetmiyordu. Safiye uzun süre sustu, sonra sanki kendi kendine konuşur gibi fısıldadı:
“Benim için değil. Kızım okusun diye…”
Kalem durdu, kadın başını kaldırdı. “Elbette zaten amaç yardım!”
Formu doldurdular, kadın çıkar çıkmaz bu defa ilaç firmasının yetkilisi elinde dosyalarla geldi. Nilüfer onun hastalıktan bahsedeceğinden çekindiği için, adam ağzını açmadan tutup kolundan dışarı çıkardı, Safiye arkalarından baktı ama Nilüfer çıkarken, “Çok yoruldun sürekli evrak işi olmasın diye!” açıklama yaptı, Safiye başıyla onayladı.
Nilüfer annesinin hastalığın detayını bilmediğini ve onun yanında durumu hakkında konuşulmasını istemediğini anlattı yetkiliye ama ilacı deneme kararını Safiye vermek zorundaydı, Nilüfer zaten reşit de olmadığı için formları onun yerine imzalayıp, karar veremezdi. Nilüfer’a hastalığın detayından bahsetmeden annesi ile konuşacağına söz verip yeniden içeri girdi.
Adam ağzını açmadan, Nilüfer, “Anne ilaç firmasından gelmişler, bazı ilaçlar varmış, senin halini iyileştirmek için ama daha herkes üzerinde denememişler, denemek için gönüllü hastalar arıyorlarmış. Ne dersin? Öyle bir zararı da yokmuş, denersen bir de bize para vereceklermiş!” dedi hızlıca, adam kızın anlattıklarını başıyla onayladı.
Annesinin umutsuz durumuna çare olacak bu ilaçların denenmesini istiyordu Nilüfer, umurunda olan para değil annesinin hayatta kalmasıydı.
“Bir etkisi yok muymuş?” dedi Safiye şaşkın şaşkın, “Benim ilaçlarım var ya zaten!”
Adam araya girip sözlerini dikkatlice seçerek, ilaçların fayda oranının çok yüksek olduğunu, aylarca hastanede yatmak yerine daha hızlı iyileşebileceğini ama başlamaları için formları imzalaması gerektiğini söyledi. Hastaların zaten kurtuluş umudu olmayanlar arasından seçildiğine hiç girmedi.
“Olur imzalayım!” dedi Safiye, “Parayı kızıma verirsiniz!”
O günden sonra Safiye’nin odasına kimse fazladan girmedi. Nilüfer başucunda oturuyor, çorbasını kaşık kaşık içiriyor, saçlarını tarıyordu. Firmanın deneyeceği ilaçları hemşire, saatlerine göre diğer ilaçlarla getiriyordu. Ödemeler yakın zamanda yapılacaktı.
Safiye bazen gözlerini kapatıyor, “Yine evdeyiz sanki,” diyordu. Kız da başını eğiyor, “Evet anne, evdeyiz,” diyordu. Ama ikisi de yalan söylediklerini biliyordu.
O sırada evde Hüsna başka bir yalanın içinde dönüp duruyordu. Hasan, elinde evraklarla masaya oturmuş, “Şu evi elden çıkaralım artık” diyordu.
“Kadın hâlâ hastanede,” dedi Hüsna. “Ölmeden taşınırsak millet ne der?”
Hasan alayla güldü. “Sanki onların ne dediği umurundaydı bugüne kadar.”
Hüsna dudaklarını ısırdı. Vicdanı, korkusuyla birbirine karışıyordu.
“Yine de biraz bekleyelim,” dedi, “en azından kadın toprağa girsin.”
Hasan cevap vermedi. Sadece elindeki dosyayı kapattı. O anda ikisi de biliyordu; ev artık onların içinde bir yük, bir mezar gibiydi. Hasan, cilvesine kanıp evi üzerine yaptığı Hüsna’dan geri almak istiyordu, bir an önce satarlarsa, tapu işlemlerini kendi yapacak ve Hüsna’ya da söz hakkı vermeyecekti. Hüsna Safiye gibi saf değildi, önüne konan her evrağı okumadan imzalamazdı, o yüzden uygun bir zaman bekleyip, onu yeni evi alacaklarında kendi üzerine yapmaya ikna etmesi lazımdı.
Gece olduğunda Safiye’nin odasında lambalar kısıldı. Nilüfer başucundaki sandalyede oturuyordu. Annesinin nefesi arada bir kesiliyor, sonra yeniden başlıyordu. Her nefes bir vedaydı sanki. Safiye ona söylemeseler de yolun çok uzun olmadığını anlamıştı ama yine de bir umut vardı içinde, kızını geride bırakıp gidemezdi. Yaşamak zorundaydı.
Ertesi sabah hastane viziti bitince Nilüfer üstünü değiştirmek ve okul çantasını almak için kısa süreliğine eve uğradı. Okuldan ve derslerden uzak kalmaması gerekiyordu. Annesi hastanede yattığı süre boyunca okula gidip, çıkışta yine hastaneye gelecekti.
Hasan yukarıda uyuduğu için, kapıyı açan Hüsna, aklı fikri taşınma işinde olduğundan “Çatı katındaki sandık, yatak örtüsü, fotoğraflar… onlar yerinde mi kalsın?” diye sordu. Taşınsalar bile Safiye’nin yakında öleceğini hesap ediyordu, geriye bir tek Nilüfer kalacaktı. Annesi olmadan onu idare etmek daha kolay olur diye hesap ediyordu kendince.
Nilüfer’in yüzü gerildi. “Dokunmayın” dedi ters ters, “hepsi yerinde kalsın.”
Annesi hastanede can derdi ile boğuşurken bu saçma sapan sorularla muhatap olmaya hiç niyeti yoktu
Hüsna başını salladı, sadece elindeki bezi sıkıp mutfağa döndü; çenesini tutamıyordu ama evdeki her eşya taşınmanın sessiz hazırlığı gibi geldiğinden aklını bir türlü konudan çıkaramıyordu.
Nilüfer banyoda aceleyle duş alıp temiz kıyafetlerini giydi, defterlerini çantasına koydu. Kapıya yönelirken, az önce kırdığı potu fark ettiğinden, “Bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sordu Hüsna. “Yok,” dedi Nilüfer. Aklında tek şey annesinin nefesiydi.
Hasan uyanıp hızlıca kahvaltısını ettikten sonra “Gidiyorum!” diye seslendi mutfağı toplayan karısına ve kapının önüne çıktı. Bahçe kapısından da çıktıktan sonra, cebinden telefonunu çıkarıp numarayı çevirdi. Aradığı Nilüfer’di.
“Annen nasıl?” dedi, kelimeler boğazında birbirine çarparak çıktı.
Nilüfer, annesinin yattığı koridora yeni girmişti, pencerenin yanına çekildi. “Aynı baba. Dün biraz daha iyiydi.”
“Doktor ne diyor?”
“İlaçları değiştirdiler. Bugün yine tahlil alacaklar.”
“İyi… bir şeye ihtiyacın olursa ararsın,” dedi Hasan. O cümlenin içinde pişmanlıkla bastırılmış bir şefkat vardı ama Nilüfer anlamazdan geldi.
“Ararım,” dedi. Sesi kısaydı.
Nilüfer telefonu cebine koydu, derin bir nefes aldı. Bu aramayı annesine anlatmayacaktı. Çünkü ne söylerse söylesin, Safiye’nin kalbini yine acıtacaktı. Odasına dönerken koridordaki hemşire başıyla selam verdi, Nilüfer gülümsemeye çalıştı ama dudakları kıpırdamadı. Annesinin yanına oturdu, elini tuttu. “Biraz daha iyisin değil mi?” diye fısıldadı. Safiye gözlerini araladı, kızının elini sıkacak kadar gücü vardı. O temas, her kelimeden daha gerçekti. Yeni ilaçlar eski ilaçlardan daha çok halsizlik yapıyordu ama doktor bu konuda endişelenmemeleri gerektiği konusunda uyarmıştı. Babasına veya evdekilere imzalanan formlardan ve desteklerden bahsetmeye niyeti yoktu.
Hasan akşam eve döndüğünde Hüsna yine mutfaktaydı, ellerini kurularken lafı dolandırmadan açtı:
“Mahallede herkes konuşuyor,” dedi. “Kadın hastanede, senin yüzünden olmuş diyorlar. Böyle giderse taşınmak da rezillik olacak.”
Hasan ceketini çıkarıp sandalyeye bıraktı. “Bu evi satacağız,” dedi sessizce.
Hüsna duraksadı. “Şimdi mi? Daha zamanı değil Hasan. Kadın ölmeden taşınırsak millet ne der?”
“Millet ne derse desin,” dedi Hasan.
Hüsna kocasının başta onaylamaz gibi görünürken şimdi satmak için niye bu kadar kararlı olduğunu anlamıyordu. Eskisi gibi cilve de yapsa, işve de yapsa Hasan’dan beklediği yakınlığı bulamıyordu. Safiye’nin hastalığı ortaya çıktığından beri iyice tuhaflaşmıştı. Ona söylemediği bir şeyler olduğundan emindi ama ağzından laf alamamıştı henüz. Bir şeylerin başladığını hissetmişti; yalnızca neyin başladığını bilmiyordu. Hastanenin günü birbirine benzeyen saatlere bölünüyor, Safiye’nin nefesi kimi an uzayıp kısalıyor, Nilüfer o nefesin ritmine kendi kalbini uydurmaya çalışıyordu. Başhekim yardımcısının söyledikleri hâlâ zihninin bir yerinde netti: vakıf, üç aile, eğitim desteği… Sosyal hizmet uzmanı gelmiş, formlar doldurulmuş, ilaç firmasının temsilcisi deneme protokolünü anlatmış, Safiye imza atarken “parayı kızıma verirsiniz” demişti. O günlerde Nilüfer’in aklına her şey aynı anda hücum ettiği için bu konuşmalar bir sisin içinde kalmıştı; şimdi odadaki sessizlikte hatırlıyor, “bu yol açık” diye kendi kendine fısıldıyordu. Açık ama düz değil; taşlı, dolambaçlı, bazen de karanlıktı.
(devam edecek)