Nilüfer hastanede annesinin başında uyuyakalmıştı, elini onun elinin üstüne koymuştu. Doktorlar sabah yeni tetkikler için geldiler, Safiye gözlerini açmadı.
Nilüfer hemen eğildi, kalbinin atışını dinledi. Yaşıyordu ama çok zayıftı. Kız sessizce ağladı, annesinin yüzüne baktı,
“Dayan anne, ne olur dayan,” dedi.
O sırada bir kat aşağıda sosyal hizmet odasında dosyalar ayrılıyordu.
Bir memur, “Bu Safiye Hanım’ın dosyasını da bağışçıya gönderelim” dedi. Vasiyet halkası sessizce tamamlanmıştı, kimsenin haberi olmadan.
İlaç firmasının hastanede görev yapan yetkilisi de ilaçları kullanmayı kabul etmesi için Safiye ile konuşacaktı.
Nilüfer’lerin hayatında bunlar olup biterken, Erkut’un cezasını çektiği cezaevinin avlusu o gün kalabalıktı. Mahkûmlar sırayla dizilmiş, yoklama yapılıyordu.
Erkut, her zamanki gibi en arkadaydı. Omuzları düşük, yüzü yorgundu. Bir süredir kardeşinden haber alamıyordu. Eren’in birkaç ayda bir de olsa, küçük harflerle yazdığı o mektuplar gelmez olmuştu. Melike, Eren’i sakinleştirmek için ona abisine mektup yazmasını söylüyor, çocuğun bir kağıda bildiği kadar karaladıklarını da kontrol ettikten sonra yolu postanenin önüne düşerse, cezaevine gönderiyordu. Erkut’ta kardeşine mektuplar yazmaya başlamıştı. Görüşemeseler bile hiç değilse ondan haber almasını istiyordu. Melike gelen mektupları Eren’e veriyor, çocuk o mektupla saatlerce oyalanıyordu. Uzun zamandır mektup gelmediği gibi Melike ve Hüsna’da son çektikleri videodan sonra gelmez olmuşlardı.
Her hafta postaya bakan gardiyana soruyordu.
“Yine yok mu?”
“Yok.”
Cevap hep aynıydı. Kalbinin bir köşesinde bir huzursuzluk vardı. Bir haber alsa rahatlayacaktı.
Mahalledekiler, Eren’in cenazesinde Hüsna’ya abisinin haberi olup olmadığını sormuşlar, Hüsna da “Daha diyemedik, nasıl diyelim!” diyerek geçiştirmişti. Eren’in geçirdiği kazanın üzerinden aylar geçmesine rağmen kimse gidip abisine haber vermemişti. Erkut zaten, kardeşi ve işi arasında gidip geldiği için fazla insan da tanımıyordu.
Aylardır kooperatifin aidatlarını da ödeyen yoktu, Erkut hapse girdikten sonra yönetim, Eren’in durumunu bildiği için bir talepte bulunmamıştı. Eve Eren için geçtiğini söyleyen Melike’de bu konu beni ilgilendirmez, ev benim değil diyerek konuşmaya gelenleri geri göndermişti.
Eren’in kaybından sonra da evin ulaşılabilir hiç sahibi kalmadığı için kimse sesini çıkarmıyordu. Erkut’a gidip baş sağlığı dilemeyi düşünmüşlerdi ama Hüsna henüz söylemediklerini açıklayınca, kimse gidip ilk söyleyen olmak istemiyordu. Eren’in ölümünün üzerinden üç aydan fazla geçtikten sonra, yönetim artık gidip onu ziyaret etmeleri ve ev ile ilgili ne düşündüğünü sormaları gerektiğine karar verdi. Elbette baş sağlığı için geldik diyecekler, durumunu iyi görürlerse konuyu açacaklardı. Kooperatiften ev satın almak isteyen birkaç kişi vardı. Evde hâlâ Melike oturuyordu ama tapu Erkut’un üzerine olduğundan onun bir yetkisi yoktu.
Aylar sonra nihayet ziyaretçisi olduğunu duyan Erkut heyecanla görüşme odasına gitti. Nihayet kardeşinden haber alacağını ve Melike’yi yeniden göreceğini sanıyordu.
Gelen kooperatif başkanı Sadi bey ve üyelerden iki kadındı. Adamlar Erkut’un artık duymuş olabileceğini düşündükleri için konuya gireceklerdi ki, Erkut, “Eren nasıl hiç haber alamıyorum!” dedi.
Herkesin yüz ifadesi değişip birbirlerine bakınca, “Ne oldu? Eren iyi mi?” sordu hemen
Erkut irkildi. “Kardeşim?” diye tekrarladı inleyerek
Sadi bey bir an durdu, yüzü ciddileşti.
“Allah rahmet eylesin.” diyebildi sadece
Erkut elindeki ahizeyi düşürdü.
Ahizenin camın önüne konmuş teneke masaya çarpan sesi yankılandı.
“Ne dedin sen?” dedi sonra gözleri büyüyerek, ahizeyi yeniden kulağına aldı, ayağa kalkmış bir elini cama dayamış adamın yüzüne dehşetle bakıyordu.
Sadi bey fazla bir şey söylemek istemiyordu ama diğer iki kadın araya girdiler.
“Öldü diyorlar… bir uçurumdan düşmüş. Yağmurlu bir gecede. Melike ile annesi mahvolmuş, komşular da diyor ki ‘zaten kardeşi hapisteydi, başıboş kaldı çocuk’. Herkes öyle anlatıyor.” Dedi biri.
Öteki, zaten Hüsna ve Melike’yi hiç sevmiyordu. Bunca zaman Erkut’a kardeşinden haber getirmemiş olmalarına da sinirlendiği için, “Doğru insanlar değildi onlar, kardeşini emanet edecek Erkut!” dedi inleyen bir sesle, “Çocuğa sen gibi kimse bakamazdı!”
Erkut bir adım geri attı. Dünya başına yıkılmış gibiydi. Ses çıkarmadı önce.
Kadın devam etti: “Ben emin değilim tabi ama herkes diyor ki o kadınla o kız yüzünden çocuğun hali bozulmuş. Evin başına ne geldiyse onlardan geldi diyorlar.”
O anda Erkut’un yüzü dondu. Yavaşça oturdu. Dizlerini karnına çekti, başını dizlerine dayadı.
“Yalan,” diye fısıldadı.
Ama sesi çıkmadı, sadece dudakları kıpırdadı. Sadi bey daha fazla bir şey söylememesi için kadına baktı, “Başın sağ olsun kardeşim!” dedi ve kalkıp gittiler.
Akşam hücreye döndüğünde diğerleri sohbet ediyordu. O duvar dibinde oturuyordu. Zihninin içinde bir uğultu: Eren’in yüzü, Hüsna’nın ona söyledikleri, Melike’nin fısıltısı…
Hepsi üst üste biniyordu. Kardeşinin “abi ne zaman geleceksin?” diyen sesiyle çakıştı hepsi.
Sonra sessizlik.
“Beni oyuna getirdiniz,” dedi kendi kendine. Sesi neredeyse tısırdı. O cümleyi defalarca tekrarladı.
“Beni oyuna getirdiniz. Hem beni, hem kardeşimi yaktınız.”
Yan ranzadaki mahkûm dönüp baktı. “Kime diyorsun?”
Erkut başını kaldırmadı.
“Kendime.”
O gece ışıklar sönünce de uyumadı. Demir parmaklıklardan süzülen ay ışığı hücresine vuruyordu. Ellerini yumruk yaptı. “Bir gün çıkacağım buradan,” dedi fısıltıyla.
“Bir gün çıkacağım, gerçeği öğreneceğim ve hepsiyle tek tek hesaplaşacağım.”
Ve sonra sessiz kaldı. Sabaha kadar aynı cümleyi tekrarladı, her seferinde sesi biraz daha kısılarak. Sabah gardiyan kapıyı açtığında, Erkut hâlâ aynı yerde oturuyordu. Gözlerinde bir boşluk, içinde yanmaya başlamış bir ateş vardı.
Dışarıda sabah ezanı okunuyordu.
Aynı saatlerde, hastane odasında Nilüfer annesinin elini tutuyor, “Korkma anne,” diyordu.
Erkut demirlerin arkasında, aynı cümleyi kendi kendine mırıldandı.
“Korkma.”
Ama onun sesi bir dua değil, intikamın sessiz yeminiydi.
Hastanenin onkoloji servisi, eski binanın en sessiz katıydı. Koridorun sonunda, penceresi avluya bakan küçük bir odaya yerleştirmişlerdi Safiye’yi.
Nilüfer’in elinden tutuyordu hâlâ; damar yolu açılırken bile parmaklarını gevşetmemişti.
Doktorlar sıradan bir rutin gibi konuşuyordu: “Tetkikleri burada sürdüreceğiz, biraz uzun sürebilir.”
Ama Nilüfer o yüzlerde bir kesinlik, bir hazırlık sezmişti.
Akşamüzeri, başhekim yardımcılarından biri onları odasına çağırdı. Safiye serumla uyurken, Nilüfer sandalyede oturmuştu.
Kapı kapanınca, doktor dosyayı önüne aldı, kalemini parmaklarının arasında çevirdi.
“Anneciğinizin hastalığı ilerliyor” dedi yavaşça.
Nilüfer’in yüzü dondu.
“Ne kadar… kötü?”
“Artık vücudun diğer bölgelerine de yayılmış. Tedavi yerine bakım sürecine geçmemiz gerekecek.”
Kız nefesini tuttu.
“Anneme söylemeyin,” dedi sonunda. “Zaten çok üzgün. Duysa dayanamaz.”
Doktor başını salladı.
“Biz de zaten doğrudan açıklamayacağız. Ama…”
Durdu, önündeki dosyadan başka bir form çıkardı.
“Hastanemizde bir vakıf var. Yeni kaybettiğimiz bir hastanın vasiyetiyle, üç hastaya destek sağlanacak. Sosyal hizmet birimi annenizin dosyasını uygun görmüş. Bu yardım, ilaç ve masraf desteğiyle birlikte, aileye de katkı sağlıyor.”
Nilüfer ne diyeceğini bilemedi.
“Ne yardımı?”
Doktor gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı.
“Burs gibi düşünün,” dedi. “Ama şart şu: bu yardım öncelikle eğitim çağındaki çocuklar içindir. Yani annenin durumunu iyileştirmeyecek ama sana faydası dokunacak”
Kız başını öne eğdi. Sözcükler kulağına çarptı ama içeri girmedi. O anda tek düşündüğü annesinin yüzüydü — giderek solan, ama hâlâ gülümsemeye çalışan o yüz.
(devam edecek)