Sessiz Çığlık – Bölüm 41

Kız irkildi. Merdivenlerin başına geldiğinde babası aşağıdan bakıyordu. Üzerinde işe gidecek hali yoktu; pantolonun kemeri gevşek, gömleği iliksiz. “Gel buraya,” dedi. Nilüfer isteksizce indi.

Hasan elinde bir kâğıt tutuyordu. “Ne bu doktor raporu?”

Nilüfer’in kalbi sıkıştı, doktorun verdiği evraklar daha getirdiğinin ertesi sabahı babasının eline geçmişti.

“Kan tahlili, başka bir şey değil.”

Hasan kâğıdı salladı. “Burada onkoloji yazıyor.”

Nilüfer’in dili tutuldu. Hüsna hemen araya girdi. “Hasan, sorma şimdi bunları. Kadıncağız zaten perişan, çocuk da korkuyor.”

Hasan bir an Hüsna’ya, sonra Nilüfer’e baktı. “Ne oldu annene?”

Kız nefes aldı, gözleri doldu. “Kanser,” dedi, kelimeyi yutkunarak çıkardı.

O an evin içi sessizleşti.

Hasan’ın yüzündeki ifade bir an dondu. “Ne dedin sen?”

“Kanser,” diye tekrarladı Nilüfer. “Yayılmış. Doktor… çok umutlu değil.”

Hüsna, birden soluğunu tuttu, sandalyesine oturdu. “Aman yarabbi,” dedi, ellerini ağzına kapatarak.

Hasan elindeki kâğıdı masaya fırlattı, bir süre başını öne eğdi. Sonra hışımla kalktı, “Benim bu kadar derdim varken bir de bu çıktı başıma,” dedi.

Nilüfer’in gözleri doldu, “O senin karın,” dedi, sesi çatladı. “Biraz olsun üzül.”

Hasan kızına dönüp sert bir bakış attı. “Ben mi hasta ettim onu? O kendi kendine yandı. Kimse bana hesap sormasın.”

Hüsna hemen atıldı, sesi yumuşaktı ama içinde hesap vardı. “Hasan, sakin ol, şimdi sırası değil, konuşulur bunlar”

Hasan kaşlarını çattı, bir şey demedi.

Hüsna’nın sesi kısıldı, ama yüzündeki korku belli oluyordu. “Bir çözüm bulmamız gerek. El âlem duyar şimdi, mahalleye yayılır. Kanserli kadını sokağa attılar derler. Kadın kahrından oldu derler.” dedi kendi kendine.

Nilüfer, gözlerini silmeden yukarı çıktı. Kapıyı kapatıp annesinin yanına döndü. Safiye onu görünce hemen anladı, “Ne oldu?” dedi.

“Hiç,” dedi Nilüfer, sesini dengelemeye çalışarak. “Babamla konuştuk biraz. Geçen ki olayı hatırlattı” dedikten sonra yutkundu, eli yanağına gitmişti söylerken, “Bir daha bana öyle karşı çıkmayacaksın falan dedi, nasihat çekti!” dedi

Safiye bir şey demeden kızının elini tuttu. “Yorma kendini, bunu da atlatacağız” dedi.

Nilüfer, annesinin elini öptü. “Yormam,” dedi, “sen merak etme.”

O gece Hüsna uyuyamadı. Tavanın gölgesi üstüne çökmüş, kendi sesini bile duymaktan korkar hale gelmişti. Kadın kahrından oldu, diyeceklerdi. Hüsna onları kovdu, kadın hastaydı, diye anlatacaklardı. El âlemin dili hançer gibiydi. Dönüp duran düşünceler arasında bir plan kurmaya çalıştı. Taşınacağız ama bu kadını ne yapacağız?

Sabah ezanıyla kalktı, mutfağa girdi. Masaya oturdu, başını ellerinin arasına aldı. Bir çare bulmam gerek, dedi içinden.

Ama bulamıyordu. Safiye’nin sesi alt kattan duyulmasa da, varlığı o evde nefes gibi dolaşıyordu. Hüsna, o sessizliğin altında eziliyordu.

Hasan uyanıp aşağı geldiğinde Hüsna’nın yüzüne bakmadan kahvaltı masasına oturdu. Hüsna masaya geçti, ellerini birbirine kenetledi.

“Taşınmayı düşünüyorduk ya…” dedi, sesi ince bir çizgide. “Bu durumda taşınırsak herkes ne der, biliyor musun? ‘Kadını hastayken kapının önüne koydular,’ derler. Eğer kalırsak… senin sinirin kabarır. Ne yapsak yanlış olacak.”

Hasan cevap vermedi. Çekmeceyi açtı, sigarasını aldı, kibriti çaktı. Dumanı yavaşça havaya süzülürken başını salladı.

“Ben artık hiçbir şey duymak istemiyorum,” dedi.

Nilüfer o sırada çatı katında battaniyeye sarılmış, annesinin kokusu sinmiş yastığa kapanmıştı.
Aşağıdaki her kelimeyi duymuyor ama evin havasındaki gerginliği hissediyordu. Bir ev, üç ayrı korku: Safiye’nin yaklaşan sonu, Nilüfer’in çaresizliği, Hüsna’nın elâlemden korkusu.

Safiye ilaçlara başladığından beri birkaç gündür yataktan hiç kalkamaz olmuştu. İlaçlarını içiyor, yemeğini zorlukla yiyordu ama artık hiçbir şeyin fayda etmediğini o da hissediyordu. Nilüfer, annesinin nefesini sayar gibi başında duruyor, ateşi çıktığında havlu bastırıyor, “İyisin değil mi anne?” diye soruyordu.

Kadın gülümsüyor, “Geçer birazdan,” diyordu ama sesinde güç kalmamıştı.

O gün sabaha karşı Safiye tuvalete kalkmak isterken yatağın yanına çöküp bayıldı. Nilüfer çığlık atıp yanına koştu, annesini sarsmaya çalıştı ama kadın tepki vermiyordu.

Hemen alt kata inip kapıyı çaldı. Kapıyı Hüsna açtı; saçları dağılmış, sabahlığı yarı kapalıydı.

“Ne oldu yine?” dedi, uykulu ve huysuz bir sesle.

“Annem  düştü, tepki vermiyor, nolur yardım edin!” dedi Nilüfer, gözleri dehşetle dolu.

Hüsna şaşkınlıkla yukarı çıktı, Safiye’yi yerde buldu, nabzını kontrol etti.
Sonra hemen Hasan’a seslendi.

Adam odadan çıktı, pantolonunun düğmesini iliklerken.

“N’oluyo yine gece gece?”

“Kadın fenalaşmış,” dedi Hüsna, sesi kısık ama endişeliydi.

“Ambulans çağırsak mı?”

Hasan’ın yüzü asıldı. “Sabahı bekleyememiş mi, belki ayılır kolonya sürün.” dedi.

Ama Hüsna’nın sesi yükseldi: “Sabahı bulamayabilir, Hasan!”

Nilüfer annesinin elini tutuyordu, “Ne olur!” dedi yalvararak.

Adam küfreder gibi içinden sayıklayıp telefonu eline aldı, “Ara o zaman,” dedi, “gelip alsınlar.”

Ambulans sireni yaklaştığında, Safiye’yi battaniyeye sarıp sedyeye koydular. Nilüfer de yanında gitti.

Hasan kapıda kaldı, sigarasını yakıp başını iki yana salladı. Bu iş hiç iyi değildi. Safiye’yi görmeze gelmeye çalışsa da, aslında içinde büyüyen korku ve vicdanın sesini bastırmaya çalışıyordu. Umursamıyormuş gibi yaparak gerçekten umursamayacağını sanıyordu.

Hastanede uzun koridorlardan geçtiler. Hemşireler, doktorlar, serumlar… Nilüfer başında beklerken, Safiye bir ara gözlerini açtı, “Neredeyiz?” dedi zorlukla.

Kızı başını eğdi, “Yanındayım anne.”

Kadın gözlerini kapadı, yüzü beyazdı ama ifadesi sakindi. İçinde tuhaf bir kabulleniş vardı; ne olduğunu sezmiş gibiydi.

Günler geçtikçe Safiye’nin durumu kötüleşti. Doktorlar kan değerlerinden bahsediyor, Nilüfer hiçbirini tam anlayamıyordu. Yalnız bir doktor bir gün, evrak doldururken, “İlaç firmalarının bir kaçı yeni ilaçları test etmek için hastalar istiyor bizden.” Dedi, “Sizden ekstra hiçbir masraf alınmıyor. İlacın denenmesine katkı sağladığınız için de ayrıca size para ödemesi yapılıyor. Bir de bir bağışçımız var, ailesi zor durumda olan hastaların ailelerine destek olmak istiyor.” dedi ama başka detay vermedi.

Kızın kafasında yankılandı bu cümle.

“Destek mi?”

Ama o anda tek düşündüğü annesinin nefesiydi.

“Dosyanızı Sosyal hizmet birimine yollayacağım, eğer uygun görülürse size haber verirler” dedi doktor onun cevap veremediğini fark edince, bu halde bir hastanın başında bu yaşta tek başına bırakılmış bir çocuğa yapabileceği en iyi şeyi yapmaya çalışıyordu.

Bağışçı aile, kanserden  ölen zengin bir kadının vasiyeti üzerine, yardım edilecek üç aile arıyordu. Dosyada Safiye’nin maddi durumu, tek başına büyüttüğü kızı, kanser teşhisi yazıyordu. Dosya hastaları seçmekle görevli birime ulaştığında.

Bir görevli yanındaki arkadaşına, “Bu kadın tam o kriterde,” dedi sadece. Hiç kimse o konuşmayı duymadı.


Safiye hastane odasında kızıyla oturuyordu, gözleri penceredeki ışığa dalmıştı.

O sırada evde hava bambaşkaydı. Komşular bahçede toplanmış, “Safiye hastanedeymiş, kansermiş,” diyorlardı. Bilgi almak için kapının önüne gelmişler, kendi aralarında konuşuyorlardı

Biri “Zaten yazık kadına, senelerce çile çekti,” dedi.

Diğeri, “Hüsna kahretti onu, bak sonunda hastalandı,” diye fısıldadı.

Hüsna ön kapının hemen yanındaki mutfağın aralık camından onları duydu. Elindeki tabak yere düşüyordu az kalsın. İçini bir ateş bastı.

“Beni mi kahretmiş?” diye geçirdi içinden, sonra hemen korkuya dönüştü düşüncesi: “Eğer kadın ölürse herkes beni suçlar, bu mahallede yüzümü kaldıramam.”

Kapı çalınınca yüzüne acı dolu bir ifade takınıp, kadınları içeri aldı ve olan biteni detaylarıyla, ahlanarak anlattı. Kadınların yüzü düştü, bu kadar kötüsünü beklemiyorlardı. Safiye’yi ziyaret etmek için hastane bilgilerini alıp, fazla kalmadan ayrıldılar.

Hasan’a akşam yemek yerken açtı konuyu Hüsna,  “Komşular konuşmaya başlamış, Safiye’nin hastalığını herkes biliyor.”

Hasan kaşığını tabağa vurdu. “Ne diyeyim, benim suçum mu?”

“Hayır ama senin adın çıkacak,” dedi Hüsna, sesi sertleşti.

“Kadın senin yüzünden kanser oldu diyecekler.”

Hasan’ın bakışları dondu. “Ben rahat etsinler diye her şeyi sağladım.”

“İnanmazlar,” dedi Hüsna. “Mahallede dil uzun, biri çıkar ‘kadın bunlardan çekti’ der, biteriz.”

Hasan başını eğdi.

O an sessizce düşündü: “Belki de ölüp kurtulsa herkes susar. Eninde sonunda unuturlar!”

(devam edecek)

Yorum bırakın