Sessiz Çığlık – Bölüm 40

Hüsna Nilüfer ve Safiye’ye hiç ilişmiyordu. Hasan’ı ikna etmek üzereyken yeni bir kriz çıkarmaya cesareti yoktu. O evde her şey diken üstündeydi artık.

Bir hafta sonra, tetkik sonuçlarını almak için yine hastaneye gittiler. Doktor kâğıtlara baktı, kaşlarını çattı. “Bazı bulgular var,” dedi. “Daha detaylı tetkikler yapmamız gerekecek.”
Nilüfer anlamadı. “Ne gibi?”

Doktor önündeki formu imzalayıp hemşireye uzattı. “Onkolojiye yönlendirin.”

O kelime Nilüfer’in kulağında yankılandı ama Safiye’nin yüzünde hiçbir ifade yoktu. Hastanenin soğuk koridorunda yavaş adımlarla yeni bölüme geçtiler. Testler, kan, röntgen, bekleme… Zaman uzadıkça Nilüfer’in içi daraldı. Bir ara hemşireye yaklaştı, sesi fısıltıya döndü.

“Kanserden mi şüpheleniyorsunuz?”

Hemşire bakışlarını kaçırdı. “Doktorunuz sizinle değerlendirecek,” dedi.

Birkaç gün sonra gelmeleri söylendi. Dönüş yolunda kimse konuşmadı. Safiye, “Ne dediler?” diye bile sormadı. Hastanenin koridorlarında ne denirse onu yapmış, ama hiçbirini duymamış gibiydi. Eve geldiklerinde yatağa uzandı, gözlerini kapadı. Yorgun hissediyordu sürekli, hem de çok yorgun.

Nilüfer çalışma masasının sandalyesine oturup annesini izledi, sessiz sessiz ağladı. O an, içinden geçen tek cümle, kelime bile olamayan bir korkuydu. Annesine bir şey olacağı düşüncesi bütün benliğini kaplamıştı.

Dışarıda hava kararırken, rüzgâr pencerenin perdesini hafifçe oynattı. Nilüfer battaniyeyi annesinin omuzlarına çekti, başucunda sessizce oturdu. Safiye’nin nefesi düzenliydi ama yüzü bembeyazdı. Nilüfer, elini annesinin ellerine koydu. O eller artık incecikti, neredeyse şeffaf. İçinden, kimseye söylemeden, küçük bir dua geçti: “Allah’ım, onu benden alma.”

Birkaç gün sonra çatı katının penceresinden sızan solgun ışık, duvara asılmış eski bir perdeye çarpıp odanın içine dağılmıştı. Havanın içi ağırdı, odanın tavanı alçaktı; her nefes, duvarlara çarpıp geri dönüyordu sanki. Safiye yatakta yarı oturur haldeydi, yastığın ucuna dayanmış. Nilüfer, içeri girdiğinde bakışları hemen kızının yüzüne kaydı.

Doktorun odasından çıktıklarında Safiye sadece birkaç şey duymuştu: yeni testler, serumlar, biraz dinlenme.

Nilüfer o sabah hastaneye tek başına gitmişti. Annesi serumla güçsüz düşmüş, “Sen git kızım, sonucu al gel, doktorla da konuş,” demişti.

Duyduğu kelimeleri saatlerdir beyninde döndürüyordu: ileri evre, yayılmış, sınırlı zaman. Doktor bunları söylerken sesini duydu ama yüzüne bakamadı. Sanki biri, onun içinden geçen bir teli koparmıştı.

“Annenizin artık çok dikkat etmesi gerekiyor,” demişti doktor, kağıtları uzatırken. “Zamanı sınırlı… ama elimizden geleni yapacağız.”

Nilüfer o anda yutkunamamış, sadece başını eğmişti. Sonra kısık bir sesle “Anneme söylemeyin, olur mu?” demişti.

Doktor başını kaldırmış, bir süre kıza bakmıştı. “Zor bir yük bu. Taşıyabilir misin?”
Nilüfer’in cevabı kısa ve netti: “Taşırım.”

Şimdi o kağıt, az önce ellerindeydi. Üzerinde bir sürü yabancı kelime, yanında mavi bir mühür. Odaya çıkarırsa annesinin bulacağından korkup, bir yer bulana kadar girişteki vestiyerin alt çekmecesine koymuştu. Ayakkabı bağcıkları, birkaç kaç korniş başı, paket lastikleri, bant, japon yapıştırıcısı gibi az kullanılan ve yeri olmayan ıvır zıvırın doldurulduğu bir çekmeceydi bu.  Nilüfer kâğıdı oraya koyduktan sonra, üstüne de bir çekmeceden birkaç şey yerleştirdi sanki kendiliğinden uçup gidecekmiş gibi. S

Odaya girdiğinde Safiye gözlerini ondan ayırmadan “Doktor ne dedi?” diye sordu, sesi kısık, yorgun.

Nilüfer hemen gülümsedi, o gülümseme içinde bin parçalık bir yalan vardı. “Vitamin eksikliği varmış anne. Biraz da sinirselmiş. İlaçlarını düzenli içeceksin, hepsi bu.”

Safiye kaşlarını hafifçe kaldırdı, sonra gözlerini tavana çevirdi. “İyi, ilaç varsa geçer o zaman.”

Nilüfer başını salladı. “Geçer tabii.”

Odayı sessizlik doldurdu. Aşağıdan televizyon sesi geliyordu; Hüsna’nın kahkahası, Hasan’ın tok sesi karışıyor, sonra yine sessizliğe gömülüyordu. Nilüfer pencereye yürüyüp perdeyi araladı. Bahçenin köşesinde Hüsna’nın arabası, yanında boş kovalar, yarı dolu bir çuval. Her şey aynıydı ama o ev artık başkasına aitti sanki.

Safiye kızının yüzüne baktı, gözlerinde bir gölge vardı. “Bana doğruyu söyle Nilüfer. Doktor ne dedi?”

Nilüfer döndü, annesinin bakışlarıyla karşılaştı. Gözleri bir an titredi ama hemen toparlandı.

“Anne… gerçekten sadece halsizlik. Bak, toparlayacaksın.”

Kadın gülümsedi, elini uzatıp kızının elini tuttu. “Beni kandırıyorsun ama iyi ki öylesin. Kızım güçlü olsun yeter.”

Nilüfer’in boğazı düğümlendi. “Ben güçlü olurum, sen yeter ki dinlen.”

Safiye başını yastığa yasladı, gözlerini kapadı. “Dinlenmek iyi gelir, herhalde!” dedi.

Nilüfer battaniyeyi düzeltirken elleri titriyordu. İçinden sessizce geçirdi: Ben seni nasıl bırakırım anne?

Kapı hafifçe aralandı, Hüsna’nın sesi duyuldu. “Bir şeye ihtiyacınız var mı?” Nilüfer arkasını dönmeden, “Yok sağ olun,” dedi kısa bir sesle. Hüsna içeri girmedi, ama eşiğe kadar gelmişti. Gözleri odayı süzdü, sonra alçak bir sesle, “Hasan ev bakıyor,” dedi. “Biraz daha geniş bir yer, belki hava değişikliği hepimize iyi gelir.”

Safiye hafifçe doğruldu. “Hayırlısı olsun,” dedi. Nilüfer annesinin koluna dokundu, sanki “sus” der gibi.

Hüsna geri çekildiğinde Nilüfer’in gözleri alev gibi yanıyordu. Babasının taşınma planlarını duymak bile öfkesini bastıramamıştı. Ama sesini çıkarmadı, çünkü Safiye’nin kalbi o kadar yorgundu ki, tek bir tartışma bile onu yıkabilirdi.

Gece olduğunda evin alt katı sessizleşti. Nilüfer oturduğu yerde annesini izledi; Safiye’nin nefes alışları yavaş, göz kapakları aralık. Yüzündeki çizgiler derinleşmişti, sanki her biri bir pişmanlığın izi. Nilüfer’in aklında doktorun sesi dönüyordu: “Zamanı sınırlı.”

Dışarıda rüzgâr perdeyi hafifçe dalgalandırdı. Battaniyeyi biraz daha çekip annesinin elini tuttu.

“Anne, iyileşeceksin,” dedi fısıltıyla.

Safiye gözlerini açmadan, yorgun bir gülümsemeyle mırıldandı. “İyileşmezsem de sen iyi ol, olur mu?”

Nilüfer’in yanaklarından yaşlar süzüldü, ama annesine belli etmedi. “Olurum,” dedi sadece.

Sabaha kadar hiç uyumadı. Dışarıda sabah ezanı okunurken, çatı katının duvarlarında annesinin nefesi yankılanıyordu. Nilüfer o nefesi dinleyerek uyudu, çünkü biliyordu, o ses bir gün kesildiğinde dünya da susacaktı.

Sabah olduğunda odanın içi gri bir aydınlıkla dolmuştu. Pencere aralığından gelen hava serindi; dışarıda kuşlar öterken evin içinden çatal bıçak sesleri duyuluyordu. Safiye yavaşça doğruldu, başını yastığa yaslayıp bir süre nefesini toparlamaya çalıştı. Nilüfer hemen fark etti, yatağın yanına oturdu.

“İyi misin anne?”

Safiye gülümsedi, ellerini battaniyenin üstünde birleştirdi. “İyiyim, sadece biraz halsizlik.”

Nilüfer başını salladı, “Biraz çay koyayım mı?”

Kadın karşı çıkmadı. “Koy kızım, iyi gelir belki.”

Nilüfer ayağa kalktı, ama merdivenlerden inerken karnına bir düğüm oturmuştu. Aşağıda Hüsna mutfaktaydı, sabahın her zamanki düzeniyle. Yüzünde makyajın örtmeye çalıştığı bir yorgunluk, ellerinde bardaklar. Nilüfer mutfağa girdiğinde Hüsna başını kaldırdı.

“Annen nasıl?” dedi, sanki önemser gibi ama sesi nötrdü.

“İyi,” dedi Nilüfer kısaca. “Biraz çay istiyor.”

Hüsna ocağı kapatıp tepsiyi hazırlarken dudaklarının kenarına küçük bir gerginlik oturdu. “İnşallah toparlar,” dedi. “Hasan yeni ev bakıyor. Belki taşınmak hepimize iyi gelir.” Dedi sanki dün söylediğinin anlaşılmadığını düşünmüş gibi.

Nilüfer sustu, çayı doldurdu. “Bize de iyi gelir mi sanıyorsunuz?” demek istedi ama söylemedi. Çay bardaklarını tepsiye yerleştirirken elleri titredi. Hüsna tepsiye biraz kahvaltılık birkaç parça da ekmek eklemişti. Merdivenleri çıkarken bardakların içindeki çay dalgalandı.

Safiye tepsiyi görünce yüzünde yumuşak bir tebessüm belirdi. “Senin elinden gelen her şey iyi gelir bana, şimdi toparlanırım” dedi.

Nilüfer dizlerinin üstüne oturup çayı uzattı. “Anne, senin için başka bir doktora da gidelim mi?”

“Yok kızım,” dedi Safiye. “Bir kez daha hastane kokusu duymaya dayanamaz bu beden.”

Tam o sırada aşağıdan Hasan’ın sesi geldi. “Nilüfer!”

(devam edecek)

Yorum bırakın