Sessiz Çığlık – Bölüm 39

Kapının açılma sesiyle gözlerini açan Safiye babasının eşyalarıyla dolu bir odada, kızını elinde çorba kaseleri ile görünce aklı eskilere kaydı. Az da olsa dinlenmiş gözüküyordu, yataktan doğrulurken “Babama taşırdım bu çorbayı,” dedi, gözlerinden yaş süzülerek. Nilüfer sessiz kaldı. Tepsiyi yatağın kenarına bırakıp, çorbayı annesine kendi elleriyle içirip, sonra da kendi çorbasını yedi. Yine bu küçücük odanın içine hapsolmuşlardı ama şimdi tek istediği annesinin iyi olmasıydı. Safiye çorbayı bitirip yeniden yatağa uzandı. Konuşmak istemediği için gözlerini kapattı ve uyuyor numarası yaparak kendi iç dünyasına daldı. Nilüfer de sessizce yatağın diğer yanına geçip annesinin yanına oturdu, tavana bakarak o da kendi iç dünyasına çekildi. İkisi de çok yorgun ve kırgındılar, saatler sonra düşünmekten yorgun bir uykuya geçtiler.

Sabah olduğunda önce Safiye doğruldu yataktan, onun uyandığını fark eden Nilüfer hemen açtı gözlerini.  Annesi biraz daha iyi görünüyordu. “Ben iyiyim,” dedi, kızına bakarak “Üzülme artık.”

“Çok şükür!” dedi Nilüfer.

“Haydi hazırlan da okula git” dedi Safiye, “Sen okuyacaksın ki biz kurtulacağız. Hasta falan olma sakın, birimizin ayakta kalması gerek”

“Merak etme,” dedi Nilüfer, dudaklarını zorlayarak gülümsedi. “Artık on altı yaşıma girdim, kendime bakarım.”

Safiye’nin aklına birden yatağın altına sakladığı paralar geldi. “Paraları kontrol ettin mi?” dedi telaşla.

Nilüfer hızla yataktan fırladı, çarşafı sıyırıp döşeği kaldırdı, döşeğin iç malzemesini koruyan kılıfın fermuarını açıp elini içine soktu, bir tomar para çıktı.

“Şükür!” dedi Safiye gerilmiş omuzlarını düşürerek.

Nilüfer hâlâ elindeki paralara bakıyordu.  “Bunlar bu evden kurtulmaya yetmez” dedi içinden. Bir şey söylemeden paraları yeniden yerine yerleştirip, çarşafı düzeltti.

“Okula yarın giderim, bu gün seninle kalmak istiyorum!” diyerek yatağa oturdu, “Çok yorgunum derse gitsem de bir şey anlamayacağım, en azından dinlenmiş olurum!”

Ne annesini bırakacak cesareti vardı ne de zihnini derse verecek hâli. Annesinin gözlüğünü yaptırmaları gerekiyordu, Safiye’nin ayağa kalkacak gücü yoktu. El işine dönmesi zaten mümkün değildi; parmakları sanki kireçlenmiş gibi tutmuyor, zorlanıyordu artık.

Bir süre daha yattıktan sonra, annesi uykuda sanarak kalkıp kulübeye indi; dolapta kalmış son yemekleri birer birer çıkardı, soğuk tencereleri eve taşımak için  torbalara koydu. Boşalan dolabın fişini prizden çekti. Buzdolabının motoru sustuğunda, içi garip bir sessizlikle doldu. Artık ne bu kulübede ne de o evde yaşamak istiyordu. Eve dönüp, mutfaktaki dolaba yerleştirdi. Küçük bir kahvaltı tepsisi hazırlayıp, tekrar yukarı çıktığında annesini pencere kenarında, battaniyeye sarılı halde buldu. Tepsiyi yatakta ikisinin ortasına koyup, annesinin yanına yerleşti. Sessizce ağır ağır yediler. Safiye zorla yutuyor ama yemiş görünmek için devam ediyordu. Yemek kısmı bitince Nilüfer tepsiyi aşağı indirip, bulaşıkları kaldırdı. Biraz su kaynatıp ikisine poşet çay yapıp yeniden yukarı çıktığında. Safiye giyinmiş, yatağın kenarına oturmuştu. Çayını alıp teşekkür ettikten sonra, kızının yanına yerleşmesini bekledi ve “Bir daha sakın babana ya da o kadına bir şey söyleme,” dedi Safiye, sesi yavaş ama kesin, “Sana bir zarar vermelerinden korkuyorum.”

Nilüfer başını eğdi, zaten suçluluk içinde eziliyordu. “Özür dilerim,” dedi sadece.

Safiye kızının elini tuttu, yanına çekti. “Ben özür dilerim. Sana her şeyi anlatmamalıydım. Ercan olayını… biliyor muydun?”

Nilüfer başını salladı. “Duydum komşulardan. Ama sana söylemedim.”

Safiye derin bir nefes aldı, gözleri doldu.

“Erkut abin hapiste olduğunu da biliyor muydun?”

“Biliyorum,” dedi Nilüfer, sesi ince bir ip gibi titreyerek.

Safiye kızına baktı, dudakları titredi. “Benim kızım büyümüş artık.”

Sarılıp uzun süre sustular.

Ne yaşıyorsa kızıyla yaşıyordu. Onun cesaretsizliği, çaresizliği yüzünden bu haldeydiler. Ona karşı içinde öyle derin bir suçluluk vardı ki gözleri doldu ama Nilüfer üzülmesin diye “Dinlenelim!” diyerek yorganı üzerine çekti ve kızına sarılarak göz yaşlarını sakladı.

Onların yeniden evde olmasından iyice huzursuzlanan Hüsna, biraz konuşmak için yan eve kızının yanına gitti ama daha bir şey konuşamadan Melike dışarı çıkacağını söyleyip annesini geri gönderdi. Eve geldiğinde günü stres içinde geçen Hasan geri gelmişti. Yorgundu, sessizdi, suratında taş gibi bir ifade vardı.

Hüsna, “Kadıncağızı hastaneye götürdüm” diye başladı, sesinde sahte bir yumuşaklık. “Kız da perişan. Biraz sabır göster, düzen bozulmasın.”

Hasan cevap vermedi. Sadece gözlerini yere dikti. Sonra sıkıntıyla kumandayı alıp her zaman yaptığı gibi televizyonun sesini yükseltti. Konuşmak istemediğinde böyle yaptığını artık biliyordu Hüsna, sesini çıkarmadı, mutfağa gidip sofrayı kurdu, konuşmadan yediler. Çaylarını televizyon karşısında sessizce içtiler ve hiç konuşmadan çıkıp yattılar.

Hüsna yatağında dönüp durdu. Kızın söyledikleri, Safiye’nin hâli, Hasan’ın suskunluğu birbirine karıştı. Artık iki ölüm yetmişti. Üçüncüsünü göze alamazlardı. Kapıda komşuların dedikodusu, mahallede dolaşan söylentiler… Bir kez daha dikkat çekerlerse bu sefer kurtuluş olmayacaktı. Uyku yavaş yavaş bedenini sarmaya başladığında, gözlerini açıp tavana baktı,  “Başka bir mahalle, başka bir hayat,” diye geçirdi içinden, en iyisi buydu, buralardan gitmeleri lazımdı artık “Ama önce Hasan’ı ikna etmem gerek” diye geçirdi içinden. Sonra kendini rahatlatacak bir yol bulduğu için uykuya teslim olmaya hazırlandı. Gözlerini kapattı, uykuyla uyanıklık arasında bir yerlerde Eren’in sesi duyuldu , sanki odanın köşesinden fısıldıyordu: “Abim beni bekliyordu…”

İrkildi.. Yorganı başına çekti. Ama ses susmadı; ne kadar bastırırsa bastırsın, kendi vicdanının içinden geliyordu.

Ertesi gün Safiye biraz daha toparlanmış görünüyordu, bu kez Nilüfer’i okula gitmesi gerektiğine ikna edip gönderdi.  Yazılılar başlamıştı, lise sınavı yaklaşıyordu; kızın geleceği için başka çare yoktu. Nilüfer çıkarken annesine uzun uzun baktı, “Erken dönerim,” dedi, kapıyı sessizce kapattı.

Safiye gün boyu kendi sessizliğiyle baş başa kaldı. Ne yerinden kalktı, ne perdeyi araladı. İçinden hiçbir şey yapmak gelmiyordu. Artık ağlayacak hali bile kalmamıştı. Her nefes, sanki bir yük gibiydi. Zihni durmuştu; sadece saatlerin geçişini, aşağıdan gelen ayak seslerini, dışarıda bir yerlerden gelen şehrin gürültüsünü duyuyordu.

Akşamüstüne doğru Nilüfer eve döndüğünde annesini aynı pozisyonda buldu. “İyi misin?” diye sordu girer girmez.

Safiye gülümsemeye çalıştı ama dudakları kıpırdamadı. “İyiyim,” dedi kısık sesle. “Aşağı inip biraz çorba yapacağım, oyalanırım.” Nilüfer bir şey demedi. Annesi her boşlukta mutfağa sığınırdı; artık elleriyle değil, anılarıyla yemek yapıyordu.

O akşam Hüsna Hasan’a taşınma fikrini açtı. “Duydun kızını,” dedi. “Komşular kim bilir ne diyor. Bu ev bize yaramadı, huzurumuz kalmadı. Karının ahı tutuyor herhalde.”

Hasan elindeki çay bardağını masaya sertçe koydu. “Başlarım onun ahına,” dedi, hırlayarak. Ama Hüsna geri adım atmadı.

“Sen bize yeni bir ev bul. Her şeye yeniden başlayalım. Melike kalsın yan evde istiyorsa. Hatta istersen o eve Safiye’yle kızını yerleştir, biz gidelim.”

“Ne işleri var elâlemin evinde?” dedi Hasan öfkeyle, “Abi hapiste, çocuk öldü, eve el mi koydular dedirteceksin millete?”

Hüsna, fırsatı gördü, bastırdı. “Bak gördün mü? Sen de bıktın artık bu mahallenin lafından. Gidelim biz bu evden. Ben bu evi kiraya veririm, Melike’ye harçlık olur. Senden para almaz daha.”

Hasan sessiz kaldı. Düşündü ama belli etmedi. Hüsna odadan çıkınca elini alnına koydu. Her şey üstüne üstüne geliyordu. Kadının dediği doğruydu belki de: bu ev artık nefes aldırmıyordu.

Ertesi sabah Hüsna, kahvaltıdan sonra kızına gidip aynı konuyu Melike’ye açtı. “Taşınalım derdim Hasan’a, en iyi çözüm bu! Kafamız rahat eder.” dedi.

Melike gözlerini devirdi. “Tam yalnız kalmıştım, gene sizle mi yaşayacağım?”

“Oturduğumuz evi kiraya veririz, sen ayrı daire tutarsın,” dedi Hüsna, onun huyunu bilerek.

Melike’nin yüzü biraz yumuşadı. Zaten haftalardır huzursuzdu; geceleri Eren’in çığlıklarını duyuyor, rüyasında Ercan’ın kanlar içinde yerde yattığını görüyordu. “Olur,” dedi kısaca. “Ben zaten bu evde uyuyamıyorum.”

(devam edecek)

Yorum bırakın