Safiye o gün hiç toparlanamadı. Yatağın ucunda oturmuş, saçları yastığa yapışmış, nefesi sığ nefesler hâlindeydi. Nilüfer bir bardak su getirdi, dudaklarına dayadı. Kadının eli titredi, suyun bir kısmı çenesinden aşağı aktı.
“İyiyim,” dedi Safiye, sesi neredeyse yok gibiydi. “Biraz… dinleneyim.”
Kulübenin kapısı sertçe çalındı. Nilüfer yerinden fırladı. Hüsna değilse kimdi bu saatte? Kapıyı açtığında karşısında babası vardı. Öfke ile korku arasında bir çizgide öylece durup babasının yüzüne baktı. Hasan’ın üzerinde işten kalma kirli gömleği, yüzünde soğuk bir kararlılık vardı. Kızının çekilmesini işaret edip içeri girdi, etrafına şöyle bir baktı. Odanın aralık kapısından perişan halde yatan Safiye’yi gördü, bir şey diyecek gibi yaptı demedi. Hemen arkasında duran kızına dönüp sesine hiçbir duygu katmadan, “Toparlanın,” dedi. “Kulübeyi boşaltıyoruz. Çatı katına dönüyorsunuz.”
Nilüfer’in yüzü gerildi. “Annem hasta, şimdi toparlanamayız!”
“Sen toparla o zaman, eve geçince yatar dinlenir” dedi Hasan, “Bu kulübe bu gün kapanacak, adamları ayarladım. Keyfinize göre işlerimi bölemem.”
Odanın kapısına yeniden bakmadan çıktı. Ardından kapanan kapı sesi ve sessizlik kaldı.
Nilüfer annesinin yanına dönüp, yatağın kenarına oturdu, Safiye’nin alnı ateşten yanıyordu. Hasan’ın söylediklerini rüyada gibi işitmiş, tepki verecek, bir şey diyecek hâli kalmamıştı.
“Anne, kalk. Hastaneye gidelim” Dedi Nilüfer kararlı bir sesle. Baba bile demek istemediği o adamın ne düşündüğü ne yaptığı onu ilgilendirmiyordu, onun hayatında tek koruyucusu olan annesinin iyi olmasını istiyordu yeniden.
“Gerek yok” Dedi Safiye inler gibi. Hem duygusal, hem bedensel olarak bir çöküş yaşıyordu. Biliyordu. Doktorun yapabileceği bir şey yoktu. Gücü tükenmişti, sabrettiği, geçer sandığı hiçbir şey geçmiyor, darbeler ardı ardına geliyordu. Her şeye kızı için katlanıyordu, kendinden, gururundan, her şeyinden vazgeçmişti ama yetmiyordu demek.
“Gerek var” dedi Nilüfer daha buyurgan çıktı sesi bu sefer, annesinin yıllardır gerek yokları yüzünden bu haldelerdi ve bu sefer onun sözünü dinlemeye hiç niyeti yoktu.
“Nilüfer ne olur kızım beni biraz kendi halime bırak!” dedi ama Nilüfer’in niyeti kesindi. Annesinin gözlerinin önünde yok olup gitmesine izin vermeyecekti.
Onu duymuyormuş gibi kollarını annesinin altına sokup kaldırdı, üstünü giydirdi. Safiye’nin direnecek gücü olmadığı için mecburen kızına ayak uydurdu. Nilüfer annesinin koluna girip ona güç vermeye çalışarak kapıdan çıkardı ve bahçe kapısına doğru ağır ağır yürüdüler. Büyük evin kapısının önüne geldiklerinde Hasan’ı gördüler, Hüsna’yla konuşup, talimatlar veriyordu.
Hasan onları görünce durumlarına aldırmadan, “Anahtarı ver!” dedi dişlerinin arasından.
Nilüfer cebinden kulübenin anahtarını çıkarıp babasının önüne fırlattı. Metal sesi kaldırıma çarptığında Hasan’ın kaşları çatıldı. Bir an için üzerine yürür gibi oldu ama Hüsna kolundan tuttu, “Yeter, sinirle karar veriyorsun, dur artık! Görmüyor musun kadının halini!” dedi. Hasan kolunu sertçe çekti, yüzünde öfkenin donmuş haliyle arkasına bile bakmadan çekip gitti.
Hüsna, Hasan gidince Nilüfer ve Safiye’nin yanına yaklaştı. sesi yumuşak ama içinde sinsi bir titreme vardı. “Nereye gidiyorsunuz?”
Nilüfer sertçe, “Hastaneye,” diye cevap verdi.
“Bekleyin, ben götüreyim sizi” dedi Hüsna “Araba kapının önünde!”
“İstemez.” Dedi Nilüfer sertliğini bozmadan, her şeyin sebebi olan bu kadından ne bir yardım ne bir söz istiyordu.
“Bu havada durağa mı yürüteceksin anneni?” dedi Hüsna yumuşak bir sesle “Taksi parası var mı? Nasıl gidecek bu halde?”
Nilüfer sustu. Gözleri annesine kaydı, Safiye’nin rengi solmuştu, bacakları titriyordu. Gerçekten de yürüyecek hali yoktu. Dişlerini sıktı, başını eğdi. “Tamam,” dedi mecburen.
Hüsna üstüne bir şal alıp arabasının anahtarını aldı. Yol boyunca kimse konuşmadı. Safiye arka koltukta sessizdi, çiseleyen yağmur camdan akarken dışarıyı seyrediyor, gözleri boşluğa dalıyordu. Nilüfer annesinin yanına oturmuş, elleri dizlerinde kenetlenmişti. Hüsna’nın ağzından tek bir cümle dökülmedi, ama direksiyona her sıkı tutuşunda içinden geçen belliydi: bu anne–kız ikilisine yakın görünüp uzak durmak.
Hastaneye vardıklarında Hüsna, Nilüfer’den çekindiği için Safiye’nin yürümesine yardımcı olmadı. Kayıt masasına geldiklerinde de hemen arkalarında bekledi. Muayene sırası Safiye’ye geldiğinde “Ben sizi beklerim” dedi nazikçe içeri girmedi. Safiye muayeneye alınırken hemşire Nilüfer’e de dışarıda beklemesini söyledi. Nilüfer, Hüsna’dan uzak bir noktaya geri çekilip, annesinin ardından kapanan kapıya bakmaya başladı. Hüsna köşede bir yere çekilip cebinden telefonu çıkardı. Melike’nin numarasını çevirdi.
“Neler oldu biliyor musun? Hasan kızıyla, Safiye’yi dövdü resmen gözlerimin önünde, kulübeyi kapatıyor yeniden eve taşınacaklar.” dedi fısıltıyla.
“Niye fısıldıyorsun?” dedi Melike.
“Safiye fena olmuş, hastaneye getirdim onları. Hasan çekip gitti. Bu kız olanlarda bizim parmağımız olduğunu düşünüyor. Bahçede babasının yüzüne bağırdı. Annesi dolduruyor belli”
Melike’nin sesi sinirliydi. “Bir bu eksikti!”
“Bir şey ispat edemezler sakin ol! Şimdilik onlardan yana görünmemiz gerek.” dedi Hüsna. “Her şeyi sakin planlamak lazım. Neleri atlatmadık bu güne kadar. Onca olaydan sonra el alemin diline düşmek olmaz. Hasan’ı kışkırtırsak ya ana kız bunlar mahalleye çıkar ya da Hasan bizi herkese rezil eder, kapının önüne koyar bunları sonuç gene aynı olur. Daha fazla dikkat çekip, kendimizi ele vermeyelim”
“Benlik bir durum yok, onlarla yaşayacak olan sensin, bu defa beni karıştırmadan hallet!” dedi Melike, hırsla.
Telefonu kapattığında Safiye muayeneden çıkıyordu. Doktor birkaç tetkik istedi, kan, film, serum… Hüsna yüzünde sahte bir şefkatle yanlarına geldi. “Ne dedi doktor?”
“Tahliller istemiş” dedi Nilüfer, kısa, “Önce serum takacaklarmış!”
“Geçmiş olsun” dedi Hüsna, gözlerini kaçırarak, “Serumla toparlanır, üşüttü herhalde, siniriler de bozulunca tabi!”
Nilüfer cevap vermeden serum takılacak odayı gösteren hemşirenin peşinden gitti annesiyle. Hüsna’da arkalarından sessizce takip etti.
Serum tahliller derken, iki üç saatten fazla hastanede kaldılar. Serum Safiye’yi biraz toparladı ama gözleri hâlâ bulanıktı. “Gidelim artık” dedi yorgun bir sesle. Kızını üzmemek için gelmişti buraya kadar, ruhundaki yaraları iyi edecek bir reçete yazılmayacağını biliyordu.
Hep birlikte arabaya dönüp, aynı sessizlikle evin önüne vardılar. Hüsna bahçeden girince,
“Anahtar Hasan’da!” dedi yine yumuşak bir sesle, “Gelin içerde oturun, sonra duruma bakarız!”
Nilüfer istemedi ama annesinin ayakta duracak veya bir ağız dalaşı daha kaldıracak halinin olmadığını biliyordu “Peki,” dedi çaresizce.
Eve girdiklerinde ilk fark ettikleri, yerdeki tozlu ayak izleriydi. Adamlar onları yokken gelmiş, eşyaları taşırken ortalığı batırmışlardı. Hüsna onları salona alıp, Nilüfer’e annesini sedire yatırmasını söyledi ve kontrol etmek için yukarı çıktı.
Geri geldiğinde “Eşyalarınız taşınmış bile,” dedi sanki büyük bir iyilik yapmış gibi.
Nilüfer zaten onunla göz göze oturmak istemediği için “Haydi anne çıkalım yukarı!” diyerek annesinin koluna girdi, onu yukarı çıkardı. Safiye yavaşça yatağa uzandı. “Bu kadarına da şükür” dedi, nefesi kesilerek.
Safiye az sonra, serumun etkisiyle biraz uyudu. Nilüfer annesi uyurken sessizce aşağı inip, Hüsna’ya babasının anahtarı bırakıp, bırakmadığını sordu. Yukarı sadece odada daha önce olan eşyalar taşınmış, kalan her şey kulübede kalmıştı.
Hüsna vestiyeri gösterip, “Varsa oradadır!” dedi sakin bir sesle. Adamlar eşyaları taşıyıp anahtarı vestiyere asıp gitmişlerdi. Nilüfer bir şey demeden anahtarı aldı, ayakkabılarını giyip kulübeye geçti. Kapıyı açtığında içeride sessizliğin bile yorgun olduğunu hissetti . Kalan eşyalarla kulübenin bütün huzuru ve bütünlüğü bozulmuş görünüyordu. Derin bir iç çekti, amacı eşyaları kontrol etmek olmadığından mutfağa girip, dünden kalan çorba tenceresini aldı ve kapıyı kapatıp, eve geri döndü. Mutfağa girdi, tencerenin altını yakıp, biraz ılımasını bekledi. Sonra bir tepsiye hem annesine hem kendine birer tas bölüp, masadan birkaç parça ekmek ekleyip, yukarı çıktı.
(devam edecek)