Sessiz Çığlık – Bölüm 37

O gece mahalle çalkalandı. Bir cenaze töreni planlandı, komşular ağladı, dedikodular başladı. Hüsna ve Melike için herkesin ağzında dualar vardı; ama bazı gözlerde soru işareti oluşuyordu. Bir komşu bir başka komşuya fısıldadı: “Uçurumda mı düştü gerçekten? Kim bilir…” Başka bir ses: “Çocuk ne kadar şanssız.” Ve böylece, şüpheler yavaşça, sinsice, köşeleri doldurmaya başladı.

Safiye evine döndüğünde Nilüfer’i yatağına yatırdı. Kız, gözleri kapalı ama uykusuzdu; annesinin kucağında mırıldandı: “Abisi gelemeyecek mi?”

“Bilmiyorum” dedi Safiye. Oysa içinden geçenler avuç avuç dağılıyordu; gerçeğin çıplaklığını henüz söyleyemiyordu.

Melike odasında otururken çığlıkları değil, sessizliğin acısıyla çarpılıyordu. Hüsna mutfakta şeker kaşığını silkeledi, elleri titriyordu. Plan, şimdi bir ağırlık; vicdan, bir süre için kapanmıştı ama kapı aralı nda duruyordu. Her ikisi de biliyordu: artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Mahalle bakacak, polis soruşturacak, belki bir tanık bir şeyi hatırlayacak ya da hiç hatırlamayacak  ama çocuk yoktu, geri gelmeyecekti.

Sokak lambaları geceyi bir örtü gibi kaplarken, mahallede bir ağıt sessizce yayıldı: bir evin içindeki ölümün yankısı, bir ailenin boğulan çığlığı ve planların artık fırtınaya kapılmış bir tekneden farkı yoktu.

Polis geldi, sorular sordu, fotoğraflar çekildi. Ama Hüsna çoktan sahneyi kurmuştu.
Mahallenin dili onun lehine dönmüştü haftalardır.

“Zavallı çocuk,” diyordu herkes, “aylardır abisini arıyormuş zaten.”

“Bir daha evden kaçmaya kalkmış olmalı.”

“Yağmurda yolu şaşırmış, uçurumu görememiş.”

Cümleler aynıydı, ağızlar değişiyordu. Bir süre sonra herkes aynı hikâyeyi anlatır oldu. Polis de başka bir açıklama bulamayınca dosya kapandı.

‘Kaza sonucu ölüm’ yazıldı rapora.

Eren’in cenazesi sade, kısa sürdü. Safiye ağladı ama içinde başka bir şey daha vardı: Bir kuşku, bir düğüm, açıklayamadığı bir ürperti. Ercan’ın ölümünden sonra bu ikinciydi. Yine aynı ev, yine aynı sessizlik. Yine aynı insanların gölgesinde bir can toprağa düşmüştü.

Cenazeden döndüğünde kulübenin kapısını kapattı. İçerideki sessizlik, ölümden daha ağırdı.
Gözlerini karşıdaki büyük eve çevirdi. Pencere perdesi aralandı bir an; Hüsna görünüyordu. Yüzünde bir üzüntü maskesi, ama gözleri kupkuru. Safiye’nin içi ürperdi.

“Bir gün bu evde sıra bize de gelir mi?” diye geçti içinden.

Kızına döndü. Nilüfer sessizdi. Cenazede hiç ağlamamıştı, sadece gözlerini bir noktaya dikmiş, taş kesilmişti. Safiye yanına oturdu.

“Eren artık huzur buldu,” dedi yavaşça.

Nilüfer’in dudakları kıpırdadı. “Onlar mı yaptı?”

Safiye’nin kalbi sıkıştı.

“Neler söylüyorsun kızım? O bir kazaydı.”

Ama sesi kararlı değildi, titrekti. Kızının gözlerindeki sertliğe dayanamadı. Nilüfer başını çevirdi, pencereden dışarı baktı.

“Anne,” dedi alçak bir sesle, “insanlar o kadar kötü olamaz… ama onlar başka.”

O gece Safiye uyuyamadı. Düşünceleri birbirine dolandı. Ercan’ın ölümünü, ardından Eren’in düşüşünü düşündü. Hepsi bu evlere taşındıktan sonra olmuştu. İçinden geçen düşünceyi itmeye çalıştı: Ya bu insanlar gerçekten…

Ama zihni o cümlenin sonunu getiremedi. Kızına baktı; küçük beden, yorganın altında kıvrılmıştı.
“Şükür ki kulübeye taşındık,” diye fısıldadı kendi kendine.

“Yoksa o kadınlar bir gün bize de zarar verirdi.”

Günler geçti. Hayat dışarıdan normale dönmüş gibiydi ama o evin bahçesinde artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Hüsna, komşulara hâlâ aynı hikâyeyi anlatıyordu:

“Zavallı çocuk dayanamadı, abisini özlemişti… Allah rahmet eylesin.”

Melike’nin yüzünde ise garip bir rahatlık vardı. Yan evde artık kimse yoktu. Eren’in yatağı, oyuncakları, hepsi onun eşyası olmuştu. Radyo hep açıktı, sessizlik olanların ağırlığı artırdığı için sessiz kalmak istemiyordu.

Safiye her ses duyduğunda irkiliyordu. Kızına belli etmiyordu ama içinden bir korku geçip duruyordu. Nilüfer ise bu korkuyu hissediyordu. Artık çocuk değildi. neredeyse liseye başlayacaktı, içindeki fırtına büyüyordu.

Biriktirdikleri, yutkunarak bastırdığı her öfke bir düğüm olmuştu boğazında. Evin, odasının, hayallerinin elinden alınışını… Annesine yapılanları, babasının suskunluğunu… Hepsi birikti.

Bir sabah, gri bir günün sabahıydı, babasının işe gitmek için bahçe kapısına yöneldiğini gördü. Hüsna uğurlamaya çıkmıştı. Nilüfer penceredeydi, nefesi camda buhar oluşturdu. Bir anda o birikmiş öfke kaynadı, taş gibi boğazından yukarı çıktı. Kapıyı çarparak dışarı çıktı.

“Baba!”

Hasan dönüp baktı, şaşırmıştı. Kızının gözleri kıpkırmızıydı.

“Ne var sabah sabah?” dedi sertçe.

Nilüfer adımlarını hızlandırdı, gözleri doluydu ama sesi netti.

“Bu insanlar geldiğinden beri iki kişi öldü!” diye bağırdı.

Sokak bir anda sustu. Hüsna kapı ağzında dondu.

Hasan’ın yüzü bir anda kireç gibi oldu.

“Kızım, ne saçmalıyorsun sen?”

Nilüfer’in sesi çatladı ama geri çekilmedi.

“Sen farkında bile değilsin! Annemi, beni… bizi o kadınların evine attın! Onlar insan değil!”

Hüsna’nın kaşları çatıldı, baston gibi bir sesle söylenmeye başladı:

“Görüyorsun işte Hasan, ben baştan demedim mi? Bu kız bize düşman! Annesine çekmiş.”

Safiye o anda dışarı fırladı.

“Nilüfer, yeter artık!”

Kız dönüp annesine baktı, gözlerinden yaşlar boşaldı.

“Anne, neden hâlâ susuyorsun? Onlar herkese zarar veriyor!”

“Kes sesini!” diye bağırdı Hasan.

Nilüfer sustu ama gözleri doluydu.

“Gerçeği gör baba,” dedi, fısıltıyla. “Biz o eve taşındığımızdan beri, herkes ölüyor.”

Hasan’ın sabrı taştı. Bir adım attı, eli kalktı, tokat yüzünde patladı. Nilüfer bir anda yere düştü, alnı kaldırıma çarptı, gözleri yaşla doldu. Safiye dondu, nefesi kesildi. Koşup kızını kollarına aldı.

“Yeter artık!” dedi, sesi hem korkulu hem kırık.

Hasan nefes nefeseydi, elini saçına götürüp çekti, sonra başını eğdi ama özür dilemedi.

Hüsna kapıdan izliyordu; gözlerinde zaferle karışık bir zehir vardı. Kendi kendine mırıldandı:

“Gördün mü Hasan? İşte bu kadınlar hep baş belası.”

Safiye kucağındaki kızına baktı; gözleri kan çanağıydı. Doğruldu ve gitmekle kalmak arasında bekleyen Hasan’ın karşısına dikildi.

“Utan bu halinden, bizi düşürdüğün bu halden utan. Sen insan bile olamazsın!”

Bir tokatta Safiye’nin yüzüne indi hırsla “Size iyilik yaramıyor!” dedi Hasan’ın sesi, “Rahat edin diye size ev açtım, ihtiyaçlarınız karşılanıyor ama nankörlük kanınıza işlemiş. Çıkacaksınız o kulübeden hak etmiyorsunuz. Çatı katı size çok bile!”

Safiye’nin gözlüğü yerinden fırlamış, Hasan hırsını alamayıp ayağı ile gözlüğü de parçalayıp kırmış ve sonra arkasını dönüp gitmişti. Nilüfer annesine atılan tokattan sonra doğrulup, onun yanına koştu, ikisi birbirlerine sarılıp ağlaşırlarken, Hüsna alaycı bir gülümseme ile sessizce kapıyı kapatıp içeri girdi. Sahne güzeldi ama Hasan’ın sonunda söylediği “Çatı katına döneceksiniz!” sözü bir krizin daha başlangıcı olacaktı.

“Geri zekalı herif!” diye söylendi kapıyı kapatınca, “Önce bir bana sorsaydın!”

Nilüfer annesinin elinden tutup, kaldırdı, kendi çıkışı yüzünden ikisinin de yediği o tokatlar yüzünden içi paramparçaydı. Eğilip annesinin kırılan gözlüğünü aldı, gözlük yeniden onarılmayacak kadar parçalanmıştı. Birbirlerine yaslanarak eve girdiler.

“Anne gitmek zorundayız! O eve geri dönemeyiz!”

“Tamam da kızım nereye gideceğiz!” dedi Safiye artık öyle dağılmıştı ki, göz yaşları dinmiyor, sarsıla sarsıla ağlıyordu.

“Özür dilerim hepsi benim suçum!” dedi Nilüfer, “Kendimi tutamadım!”

“Haklısın çünkü!” dedi Safiye içten bir sesle, “Kendi kaderimi yaratırken seni de bu kadere ben sürükledim.”

Şimdi hem kendi kaderine, hem kızına, hem Eren’e hem her şeye ağlıyordu. Artık bardak taşmış, içinde onca zaman sakinlikle ört bas etmeye çalıştığı her şey gün yüzüne çıkıyordu. Bedeninde kan yerine alev dolaşıyor gibiydi. Titremeleri giderek artınca, Nilüfer onu yatağına yatırdı. Bedeni alev gibi yanıyordu.   

“Bir doktora gidelim!” dedi Nilüfer endişeyle, “Sen hiç değilsin!”

“Geçer, biraz dinleneyim geçer!” dedi Safiye ama göz yaşlarını artık kontrol etmesi mümkün değildi, iki saat boyunca hiç kesintisiz ağladı. Nilüfer başında, o yatakta göz pınarları kuruyana kadar ağladılar.

(devam edecek)

Yorum bırakın