Sessiz Çığlık – Bölüm 36

Sabah olduğunda mahalle çoktan haberi almıştı.

“Çocuğu uçurumun dibinde bulmuşlar ama yaşıyormuş!”

Kapıdan kapıya, fısıltıdan fısıltıya yayıldı. Bazıları mucize dedi, bazıları kader. Hüsna ise kapı eşiğinde donup kalıyor, gelenlere planlara göre davranıyordu.

Melike’nin yüzü kireç gibiydi.

“Anne… ne yapacağız?”
“Hiçbir şey,” dedi Hüsna. “Hiçbir şey yapmayacağız. Çocuğu ziyaret edeceğiz. Herkesin önünde. Üzülen, ağlayan bir aile olacağız. O çocuk bizi kurtaracak.”

O gün öğleden sonra hastaneye gittiler. Eren hâlâ yoğun bakımdaydı. Başında makineler, kollarında serumlar, yüzü sargılar içinde. Ama yaşıyordu. Ve o solgun, masum yüz… hâlâ aynıydı. Hüsna’nın midesi kasıldı, gözlerini kaçırdı. Melike dayanamadı, ağzını kapatıp dışarı fırladı. Çocuk onların sorumluluğunda olduğundan kısa bir süre içeri girmelerine izin verilmişti

Safiye kapı önünde duruyordu, sessizce dua ediyordu. Nilüfer’i uyuması için eve bırakmıştı. Kızın okula gidecek hali de aklı da kalmamıştı zaten.

“Ne garip,” dedi kısık bir sesle, “o çocuk hep ölümün kıyısında dolaşıyor. Ailesi ile geçirdiği kazadan da bir o sağ çıkmış”

Hüsna, dudaklarını ısırdı.

“Yaşamayı da inatla seçiyor,” dedi içinden.

Hastane odasındaki o kokuyu unutmak mümkün değildi; ilaç, nem ve metal karışımı bir koku.
Bir insanın kaderi değişirken hep böyle kokardı dünya. Eren o günde kendine gelemedi.

O gece Hüsna balkona çıktı. Yağmur durmuştu ama rüzgâr hâlâ soğuktu. Sokak lambasının altında sular hâlâ parlıyordu. Melike ne olur ne olmaz diye annesinin evine geçmişti o akşam. Yalnız kalmak da istemiyordu zaten. Hüsna kızına döndü.

“Bir süre bekleyeceğiz,” dedi.

“Çocuk kendine gelirse… ne söylediğine göre davranacağız.”

“Ya bizi anlatırsa?”

Hüsna sigarasını yaktı, dumanı havada dağıldı.

“O çocuk korkak. Hem abisine ihanet ettiğini sanır. Susar.”

Ama kendi sözlerine bile inanmıyordu artık. Her geçen gün, kontrol biraz daha kayıyordu elinden.

Üç gün sonra Eren uyandı. Hastane odasında kimse yoktu. Gözlerini açtığında beyaz bir tavana baktı, nefesi zor geliyordu. Bir hemşire koştu, doktor çağrıldı.

“Adını biliyor musun?” dedi doktor.

Eren gözlerini kırptı, dudakları kıpırdadı.

“Eren…”

“Ne olmuş hatırlıyor musun?”

Çocuk sustu. Bir süre sessiz kaldı, sonra kısık bir sesle fısıldadı:

“Abime gidecektim.”

Doktor not aldı, “Travma sonrası unutma olabilir,” dedi. Ama çocuk unutmamıştı. Sadece konuşmuyordu.

Haber mahalleye ulaştığında, herkes derin bir oh çekti. Hüsna hemen kızıyla hastaneye koştu, kapıda Safiye’yi gördüler. Safiye yüzü aydınlanmış bir haldeydi.

“Uyandı,” dedi. “Ama hâlâ çok zayıf.”

Melike başını öne eğdi. Hüsna’nın yüzündeki ifadeyi sadece çok dikkatli biri fark edebilirdi  gülümseme ile korkunun birbirine karıştığı o anlık gerilim.

Hüsna kapıya yaklaştı, camın ardından çocuğu izledi. Eren’in gözleri açıktı. Ama bir noktaya bakıyordu, sanki kimseyi görmüyordu. Hüsna yutkundu. Melike’nin kolunu sıktı. “Sus,” dedi fısıltıyla, “gözlerini bizde tutma.”

O anda Eren’in başını yavaşça çevirmesi, sanki onları duymuş gibiydi. Camın ardından Hüsna’nın yüzüne baktı. Gözleri bomboştu ama orada bir şey vardı  hatırlamanın o soğuk kıvılcımı.

Melike’nin nefesi kesildi.

“Anne… bizi gördü.”

Hüsna çenesini sıktı.

“Baksın,” dedi. “Sadece baksın. Hatırlasa bile, anlatacak kimsesi yok.”

Ama içinden bir ses, o kadar emin konuşmuyordu artık. Çünkü o an, Eren’in dudakları kımıldamıştı:

“Abim geliyor…”

Ertesi gün Hüsna erkenden kalktı. Gözlerinin altı mor, yüzü solgundu. Kahve yerine soğuk su içti.

“Bu iş bitmedi,” dedi aynaya bakarak.

Melike içeri girdi, sesi titriyordu.

“Ne yapacağız?”

“Bekleyeceğiz,” dedi Hüsna. “Bir mucize olmazsa o çocuk ya ölür… ya konuşur.”

Sonra pencereye döndü. Sokağın ucunda Safiye görünüyordu; elinde çiçek, hastaneye gidiyordu. Kadının yürüyüşünde bir saflık, bir umut vardı.

Hüsna’nın içinden garip bir his geçti, kısa, keskin, neredeyse vicdan gibi bir şey.
Ama hemen bastırdı.

“Vicdan, fakirlerin lüksü,” diye fısıldadı kendi kendine.

Arkasında Melike, sessizce ağlıyordu. O evde artık ne dua kalmıştı ne huzur. Sadece bir çocuğun nefesiyle süren, yavaş yavaş yaklaşan bir hakikat. Ve o hakikat, camın ardında gözlerini açmıştı bile.

Hastane gün ışığını tutmuyordu; o günün sabahı perdeler kapalı, odalar gölgeyle doluydu. Eren’in odasına bir ışık süzülünce herkes istemeden o ışığa baktı. Işık, bir mucize değil; sadece zamanın kısa bir anlığıydı.

Safiye, başında beklerken elleri titriyordu; parmaklarını birbirine sıkıyor, bir dua mırıldanıyor ama sesi kısık, sözcükler boğuluyordu. Nilüfer Eren’in uyanmasıyla iki gün aradan sonra okula yeniden gitmişti. Okula vardığında, bedeniyle sanki bir ağ gibi gerilmişti; annesinden gelen her nefesi içeri çekiyor, onun ruhunda birikenlerle olanların acısı onun bedeninde de dolaşıyordu.

Hastaneye vardıklarında, Hüsna kapının eşiğinde durdu; gözlerinde oyunculukla karışık bir hüzün vardı ama o hüzün bir planın notasıydı artık. Melike, cebinde sakladığı telefonun soğuk ekranına bakıyordu; gözleri nemli, yüzünde yorgun bir sabırsızlık. Her ikisi de – birini yalanlayan dudaklarıyla, diğerini avutan bakışlarıyla – aynı odada bekliyordu.

Doktor odanın kapısını araladı; elindeki tabletin ekranı soğuk bir haberle parlıyordu. “Bazı travmalar geri dönüşü zayıf bırakıyor,” dedi, tıbbi dilin donuk sakinliğiyle. Eren, makinelerin hafif vızıltısında yatıyordu. Bir zaman sonra hemşire gelip cihazların ritmine bakıp başını salladı. “Göz hareketleri azaldı,” dedi. Sanki zamanın içinde bir yerlerde artık ritim yitiyordu.

Oda sessizleşti; herkes kendi nefesini dinler oldu. Melike’nin nefesi kesildi, bir damla yaş yanağından yuvarlandı. Hüsna yüzünü toparlamaya çalıştı, bir an maskesinin kenarında kırılganlık parladı ama çabuk kayboldu. Safiye dua etmeye devam etti; ama dualar havada bir kase su gibi kaldı, döküldü, yayıldı.

Eren’ in nefesi zayıfladı, bir duraklama, ardından kesildi. Hemşire ellerini nazikçe kapattı; doktorın kısa, soğuk cümlesi odada yankılandı: “Maalesef…”

Safiye’nin dizleri bir anda çöktü; okuldan sonra arkadaşıyla yeniden bağ kurma umuduyla hastaneye koşan Nilüfer ağlamaya başladı, küçük bir sarsıntı, sonra büyük bir çığlık. “Hayır! Hayır!” diye haykırdı kız çocukça ama içten. Safiye Eren’in yanına düşen elinin ucunu tuttu; o küçük parmaklara son bir kez sarılmaya çalıştı ama o el artık yalnızdı. Gözlerinden boşalan şey, hem tarihin hem de bir dünyanın ağırlığıydı.

Hüsna dondu. Bir anda, içindeki hesap kitapla duygunun birbirine karıştığı o ince çizgide bir sarsılma oldu; planın dışına çıkan bu gerçek, onu dondurmuştu. Melike yerinden kalkıp koridora fırladı; bir boğuk ses, ardından bir kadın çığlığı, ama o çığlık acıdan değil, korkudan doğuyordu. Hastane koridoru bir anlığına gerçek olmanın soğukluğuyla çınladı.

Hüsna’nın gözünde bir gölge geçti. “Herkes duyacak,” dedi kendi kendine sessizce. “Herkes görecek.” O gölge fırsatın da, tehlikenin de habercisiydi. Melike’yi geri çağırdı; kızın yüzü çarpıktı; gözlerindeki ışık sönmüş, yerini bir donukluğa bırakmıştı.

Polis araması, kayıt alınması, hastane görevlilerinin prosedürleri… Hepsi bir battaniye gibi odaya çöktü. Doktorlar, hemşireler, birkaç nezaketen gelip geçen yüz… Hepsi mekanik adımlarla işlerini yaptılar. O sırada Safiye’nin hüznü sahici ve keskindi; yanındaki Hüsna ve Melike ise sanki sınırda yürüyen iki tiyatrocu gibi ağlıyorlar, titriyorlar, herkesin göreceği şekilde yaralı bir aile portresi çiziyorlar. Fakat gözleri bir şey itiraf ediyordu: korku, planın şimdi açığa çıkma riskiyle yanıyordu.

Nilüfer, gözleri kızarmış,  “Anne,abisi ne zaman öğrenecek?” diye sordu. Safiye, kelimeleri zorla topladı. “Geldiğinde… geldiklerinde anlatırlar,” dedi. Bir yalan değil; işte o an, kelime kelime yaşanmış bir çöküşün ortasındaydılar.

Sonra polis koridorun sonunda belirdi. Resmî ağızlar, sorular, kayıtlar… Bir memur notlar aldı. “Olay yeri raporu, görgü tanıkları, hastane raporu…” kelimeler bir bant gibi odanın etrafında döndü.

(devam edecek)

Yorum bırakın