Sessiz Çığlık – Bölüm 35

Bir sabah mutfakta kahvesini karıştırırken Melike’ye telefon etti:

“Bugün,” dedi. “Bugün yapıyoruz. Bu havada kimse dışarı çıkmaz.”
Melike’nin parmakları titredi ama sesi kararlıydı, hiç konuşmamış da olsalar annesinin niyetini hemen anlamıştı. Onca zamandır onun sesini duymaza gelmeyeceğini ve planların en iyisi ile ortaya çıkacağını sezmiş, sinsi bir yılan gibi planın ortaya çıkacağı günü bekliyordu:

“Tamam da nasıl yapıyoruz?”

Dışarıda gökyüzü kurşun gibi ağırdı. Yağmur, perde gibi iniyordu. Mahallede ne bir çocuk sesi vardı ne bir insan. Hüsna “Geliyorum, anlatacağım!” dedikten sonra, sarınıp yağmura aldırmadan yan eve geçti. Eren salonda oturmuş, dışarıda şiddetle camlara vuran yağmuru seyrediyordu. Melike onun yağmurdan etkilendiğini görünce salonun perdelerini ardına kadar açmıştı. Çocuk kucağında telefon sessizce dalıp gitmişti. Hüsna’nın geldiğini bile fark etmediği için o duymadan konuşmak için yukarı odaya çıktılar. Hüsna fısıldayarak planını kızına anlattı. Melike’nin gözlerindeki ışıltılar bir yanıp, bir sönüyordu dinlerken. Tam olarak yapacakları her şeyi iyice konuştuktan sonra, Hüsna, Eren fark etmeden dönüp eve geçti. Şimdi her şey Melike’ye bağlıydı ama öylesine istekli ve korkusuz görünüyordu ki, Hüsna kızının bir an bile tereddüt etmeden her şeyi doğru yapacağından emindi.

Melike annesi gittikten sonra  Eren’e yaklaşıp, yüzüne zorla bir gülümseme taktı.

“Giyin bakalım,” dedi. “Abinden haber var.”

Eren hemen döndü, gözleri parladı.
“Gerçekten mi?”


“Gerçekten. Video yolladı. dedi ki ‘bu gün dönüyorum, kardeşimi buluşma yerine getir’. Sadece seninle konuşacakmış. Ben seni götüreceğim, o da seni orada bekliyor. İlk görmek istediği senmişsin, tabi biraz kıskandım ama kardeşlerin arasına girilmez öyle değil mi?”

Eren’in yüzü ışıldadı.

“Ben gidemem ama. Abim demişti, buradan ileri gitmeyeceksin,” dedi korkarak.

“Abin söyledi,” dedi Melike, sesine sabır katarak. “Bak, video da gönderdi. Ben seni oraya bırakacağım, o seni kucaklayacak. Sonra ikiniz birlikte döneceksiniz. Düşünsene abine kavuşacaksın, hem de biraz sonra.”

Çocuk inanmak istiyordu. Neden abim doğrudan eve gelmiyor demeyi aklına bile getirmiyordu. Abisinin videolar gönderdiğini zaten bildiği için bana izlet de demiyordu. Kalbini heyecanla çarptırıp, aklını ele geçiren tek düşünce, yeniden kavuşmaktı.

“Tamam,” dedi sonunda, gözleri dolu dolu.

Dışarı çıktıklarında yağmur dinmemişti. Melike şemsiyeyi tutuyor, diğer eliyle tekerlekli sandalyeyi itiyordu. Etrafına dikkatle bakıyordu, yağmur tüm pencereleri bir perde gibi örttüğünden, dışarıda dolaşan gölgeleri kimse fark etmiyor, herkes günlük işlerini yapıyordu. Sokaklar çamur içindeydi; her adımda su sıçrıyor, yağmurun sertliğinden saçları yüzüne yapışıyordu. Köşeyi döndüklerinde artık mahalle bitti, sessizlik başladı. Uzakta, sisin arkasında o uçurum göründü. Melike’nin kalbi hızlandı; nefes alışları sertleşti.

“İşte,” dedi, “orası.”

Eren şaşkınlıkla bakıyordu.

“Abim orada mı?”

Melike’nin sesi ince bir ip gibiydi.

“Evet. Bak şimdi, ben arkada bekleyeceğim. Sen biraz daha ilerle. Hızlı git, abin sabırsızlanıyordur. Merak etme buradayım.”

Çocuk heyecanla ellerini çırptı.

“Abime kavuşacağım!” dedi, sandalyenin kollarına asılarak.

Tekerlekler çamura saplandı bir an. Melike yaklaştı, itti.
Sonra bir adım geri çekildi.

“Git artık, abini al getir yoksa hepimiz hasta olacağız!” dedi.

Eren sandalyesini hızla itti, henüz kimseyi göremediği için biraz daha ilerledi. Yağmurdan açamadığı gözlerini kısıp, dönüp arkasına baktı ama Melike bir gölge gibi uzakta kalmıştı. Sesini duyuramayacağı için biraz daha ilerlemeye karar verdi, belki de henüz doğru yerde değildi. Tekerlekler çamurda patinaj yapıp sonra boşluğa kaydı.

Bir çığlık duyuldu — çocuk değil, yağmurun sesi bastırdı onu. Ve sonra sessizlik.

Melike birkaç saniye yerinde dondu, sonra elleriyle ağzını kapattı, geri geri çekildi.
Gözlerinden yaşlar değil, korku akıyordu. Koşarak geri döndü.

Planın ikinci kısmı başlıyordu. Yağmur hâlâ şiddetliydi. Sokaklarda kimse yoktu.
Melike eve koştu, annesiyle göz göze geldi. Bir saniyelik sessizlik, sonra Hüsna bağırdı:

“Eren! Eren nerde!?”

Kapıya vurdular, sokağa çıktılar.

“Eren! Ereeen!” diye bağırıyorlardı.

Hüsna ağlamakla çığlık atmak arasında bir seste, “Kaçtı! Kaçtı çocuk!” diyordu.

Koşarak Safiye’nin kapısına gittiler. Safiye şaşkınlıkla açtı kapıyı.

“Eren burada mı? Kaçtı! Bir saattir yok!”

Safiye’nin rengi attı, “Ne diyorsun sen? Evde değil miydi?”

“Biz de onu arıyoruz!” dedi Hüsna, titreyerek.

Mahalleye ses yayıldı. Bir anda herkes kapıya döküldü; kadınlar şemsiyeleriyle, erkekler paltolarıyla sokaklarda “Eren!” diye bağırıyorlardı.

Ama yağmur o kadar yoğundu ki kimse bir metre ötesini göremiyordu.

Saatler geçti. Sonunda biri bağırdı:

“Bulamayacağız polisi arayalım!”

Polise haber verildi. Dört saat boyunca, siren sesleri mahalleyi yardı. Bir ambulansın ışığı çamurda parladı. Eren’i bulmuşlardı.

Çocuk mucize eseri yaşıyordu. Tekerlekli sandalye parçalara ayrılmış, Eren’in bedeni çamura gömülmüştü. Ama kalbi atıyordu. Hemen hastaneye götürdüler, bilinci kapalıydı.

Hüsna ile Melike de hastaneye gittiler — yüzlerinde ustaca hazırlanmış bir “yıkılmışlık” ifadesiyle.

“Allah’ım bu nasıl olur?” diyorlardı, ağlıyorlardı.

Yanlarında Safiye vardı; gözleri dolmuş, sesi titriyordu.

“Abisini arıyordu, belliydi zaten,” dedi Hüsna herkesin içinde.

“Havada çok kötüydü. Çocukcağız dayanamamış, abisini aramaya gitmiş.”

Mahalleli başını sallıyordu: “Yazık… abisi içeride, o da kendini helak etti.”

Hüsna derin bir nefes aldı, gözyaşını sildi, kızına belli etmeden kulağına fısıldadı:

“Yaşarsa biteriz.”

Melike’nin dudakları morardı; “Ya ölmezse?” dedi neredeyse sessiz. Hüsna’nın gözleri bir bıçak gibi keskinleşti:

“O zaman başka bir yol buluruz. Yarım bırakamayız.”

O gece, hastanenin koridorunda yağmur hâlâ cama vuruyordu. Safiye dua ediyordu. Melike titriyordu. Hüsna ise duvar saatinin tik taklarına bakıyordu. Her saniye, planının elinden kaçan bir kader gibi tıklıyordu.

Hastane koridoru, yağmurun sesini yutmuş gibiydi. Koridor lambaları solgun yanıyor, her biri beyaz bir kefen gibi duvarlara ışık serpiyordu. Hemşireler sessiz adımlarla geçiyor, kimse kimseyle konuşmuyordu.

Safiye plastik sandalyeye oturmuş, ellerini dizlerinin arasında kenetlemişti. Nilüfer artık okuldan tek başına dönebildiği için, ona evde beklemesini söyleyen bir not yazmış, ne olduğundan bahsetmemişti.  Dizleri titriyordu.

Yanında Hüsna vardı, yüzünde öyle ustaca bir yıkılmışlık vardı ki, dışarıdan bakan biri o gözyaşına inanırdı. Melike bir köşede başını ellerinin arasına almış, sessiz ağlıyordu. Gözleri kan çanağına dönmüştü ama bir damla yaş bile düşmüyordu artık. Sadece sinirleri bozulduğu için ağlıyordu.

“Ameliyatta hâlâ,” dedi hemşire sessizce. “Durumu ağır.”

O cümle havada asılı kaldı. Safiye’nin dudaklarından sadece bir dua döküldü:

“Allah’ım, o çocuğu bize bağışla.”

Hüsna gözlerini kapadı, başını öne eğdi ama içinden geçen başkaydı.

“Allah’ım, ya o çocuk konuşursa?”

Saatler ilerledikçe bekleyiş büyüyen bir gölgeye dönüştü. Hastane çıkışında yağmur hâlâ yağıyordu, sokak lambaları ışığını suya batırmış gibiydi. Safiye eve gidip, kızına olanları anlattı, anne kız birlikte hastaneye döndüler ve  sabaha kadar yerlerinden kalkmadan beklediler.

Hüsna ve Melike ise gecenin geç saatinde bir bahaneyle ayrıldılar. Hasan’ın gelme saatine yakın Hüsna eve dönmüş, ona durumu anlatıp arabayla geri gelmişti.

“Bir şey gerekirse ararsın,” dedi Hüsna, ayrılırken tok bir sesle. Ama gözleri uzak bir noktaya kilitlenmişti.

Arabaya bindiklerinde Melike’nin elleri hâlâ titriyordu.

“Anne… ya yaşarsa?”

Hüsna direksiyona tutundu.

“Yaşarsa, konuşmaz,” dedi.

“Bizi biliyor,” dedi Melike.

“Bilmiyor,” diye kesti Hüsna.

“Yüzünü bile görmedi. Yağmur, çamur… kimse şüphelenmeyecek. Biz ağladık, koştuk, bağırdık… herkes gördü. Zaten çocuğun aklı yerinde değil, hayal görmüş deriz.”

Sonra sessizlik. Sadece sileceklerin cama vuruşu.

Ama evin sessizliği çok daha derindi. O gece Hüsna yatağında dönüp durdu. Tavandaki gölgeler ona göz gibi bakıyordu.
Her biri sanki Eren’in sesiyle fısıldıyordu: “Abim beni bekliyordu…”

(devam edecek)

Yorum bırakın