Sessiz Çığlık – Bölüm 34

Melike makyajını aynada tamamlarken yüzüne baktı. Kendi ifadesine inanmakta zorlandı; güzellik, bazen en iyi maske oluyordu.

Erkut onları görünce önce sevindi, sonra şaşırdı.

“Tekrar geldiniz, teşekkür ederim. Yolunuzu gözlüyordum.” dedi, sesi titrek. “Bir şey mi oldu?”

“Yok,” dedi Hüsna. “Eren seni özlemiş. Geçen videoyu hep izliyor ama artık yetmiyor. Bir tane daha çekelim. Ona moral olur.”

Melike çantasındaki gizli telefonu hazırladı. Önce Erkut’a kardeşinin fotoğraflarını gösterdi. Erkut’un gözleri doldu, hüzünlendi, ağlayacak gibi oldu tuttu kendini.

“Yakalanırsak bir daha görüşe çıkarmazlar beni!” dedi çaresizce, “Ama Eren için…”

“Ne olacak canım, yaptık ya bir kere” dedi Hüsna, “çocuğun yüzünü güldürmekten günah olmaz.”

Video kaydı açıldı. Erkut gözlerini dikti çantanın içindeki kameraya.

“Canım kardeşim,” dedi bu kez sesi daha boğuk, daha yorgun.

“Sabret. Ben iyiyim. Sizi çok özledim. Ne kadar iyi olduğunu gördüm fotoğrafta, güzelmiş. Melike ablana iyi davran. Yakında döneceğim, söz.” yutkundu, devam edemedi.  Söz demişti ama gözleri yalan söylüyordu; bir daha çıkıp çıkamayacağını o da bilmiyordu.

Melike telefonu kapattı, yüzü donuktu.

Hüsna hemen söze girdi:

“Bak oğlum, sen içerde dertlenme. Melike orada, kardeşinle ilgileniyor. Biz artık aileyiz.”

Erkut, “Aile mi?” diye tekrarladı, gözlerinde bir şüphe, bir kırık umut. Ama sonra yumuşadı; “Siz olmasanız ne yapardı o” dedi.

“Davan sonuçlansın, seni çok tutmazlar merak etme, gelir sahip çıkarsın kardeşine, düğününüzü de yaparız!” dedi Hüsna sevgi dolu bir kadın gibi.

Eve döndüklerinde Hüsna hiç vakit kaybetmeden videoyu açıp bu kez kendi gösterdi Eren’e.

Eren ekrana sarıldı; “Abi!” diye bağırdı. Abisinin yüzü yine aynıydı, sesi aynı. Ama gözlerinin altındaki karanlığı çocuk bile fark etti. Yine de inanmak istiyordu.
Melike videoyu onun telefonuna yükledi hemen.

“Özleyince seyret,” dedi, “ama ağlarsan silerim.” diye tehdit etti bu sefer.

O gün Eren akşama kadar aynı sahneyi izledi durdu. Abisinin sesi artık evin duvarlarına kazınmıştı.
Melike, “Artık yeter,” deyip odasına çekildi. Ama farkında değildi; bu son geçici çözümdü.

Haftalar geçti. Video da, abinin sesi de artık yetmemeye başladı. Eren geceleri yeniden ağlıyor, Nilüfer’le hafta sonları oynasa bile birden susup kapıya bakıyordu. Okullar açılmış, Nilüfer’in ödevleri çoğalmıştı. Artık her gün değil, sadece hafta sonları görüşüyorlardı. Bahçede birlikte geçirdikleri saatler azaldıkça Eren’in dünyası iyice daraldı.

Safiye bu değişimi fark ediyordu ama yine de yapabileceği bir şey yoktu. Melike eve gelinmesini istemiyordu. Kızının dersleri, evin geçimi, komşuların bitmeyen lafları arasında eziliyordu.

Zaman ağırlaştı. Eren’in krizleri artık dayanılmaz hale geldiğinde Melike bir sabah, annesinin kapısına dayandı yine.

“Yeter artık,” dedi. “Ben bakamayacağım. Ya bakımevine gönderelim… ya da bir şey yapalım.”

Sesinde deliliğe yakın bir çaresizlik vardı. Hüsna önce sessiz kaldı. Sonra Melike yavaşça başını kaldırdı, annesinin gözlerine baktı. O gözlerde bir kararlılık vardı; bir kez can almış birinin, bir daha yapmaktan korkmayan bakışı.

Ve Hüsna anladı. Kızının içindeki o çizgiyi çoktan geçmişti artık.

İçinden yalnızca bir cümle geçti:

“Eğer gerekirse… bu çocuk bir kaza geçirir.” ama bunu Melike’ye hemen söylemedi. Henüz değil.

Sadece sessizce, kendi kaderini planlayan bir kadının karanlık bakışıyla pencereye döndü.
Dışarıda sonbaharın ilk rüzgarı esiyordu; yapraklar savruluyordu.
Evdeyse nefesini tutmuş bir sessizlik…

“Bulacağız bir yolunu!” diye mırılandı.

“Ne yolu bulacaksın bu sefer acaba? Bir yurda ver bu çocuğu abisi ne bilecek?”

“Olmaz! Delirdin mi? El alemin diline mi düşelim. Bir sen mi gidiyorsun Erkut’a, gitmiyorlarsa da yetiştirmek için hapishanenin kapısında sıra olurlar. Başta şu bahçedeki!”

Ana-kız bir çare ararlarken, Eren’in odasından yalnızca abisinin yankısı duyuluyordu:
“Yakında döneceğim…”

Hüsna o akşam, mutfakta lambanın altında oturuyordu. Hasan’ın açtığı televizyonun gürültüsünden aklını toparlayamıyordu salonda. Hasan açtığı televizyon yetmez gibi bir de elindeki telefonda saçma sapan videolar açıp, gerekli gereksiz kendi kendine gülüyor, Hüsna’nın sinirlerini bozuyordu. Mutfağı toplama bahanesi ile kaçmış, sakinleşmek için yaptığı fincanındaki kahve çoktan soğumuştu ama kalkmıyordu. Melike’nin sinirle söylenip durduğu, “Bu çocukla uğraşamayacağım!” deyişleri hâlâ kulağında yankılanıyordu.
Kızının gözlerinde bir kez can almış birinin ikinci kez yapmaya hazır oluşunu görmüştü. Ürkütücüydü Melike’nin bu halleri ama bir şeyler yapmazsa, Melike her şeyi mahvedebilirdi. Akılsız bir cesaret sadece bela getirirdi. Onun gözlerinde gördüklerinden söyle bir şey söylememişti ama kafasında o anda bir plan kıvılcımı çakmıştı çoktan.

Yavaş, dikkatli, sinsi bir plan. Çocuğa “kaza süsü” vermek kolay değildi. Zehir… olmazdı. Hastaneye götürürlerdi, anlaşılırdı. Evde ölse, herkes parmakla onları gösterirdi. Ama dışarıda… evet, dışarıda olmalıydı bu. Bir kaza gibi, kimsenin suçlayamayacağı bir an.

Hüsna her dışarı çıktığında gözleri çevrede dolaşıyordu artık. Aklının arkasında işleyen planına uygun bir yer gerekiyordu. Gözlerden uzak ama evden çok uzak değil. Eren’in tekerlekli sandalyesi ile uzaklaşamayacağı açıktı ve elbette bu uzaklaşma için de elle tutulur bir neden olması gerekiyordu. Erkut’a olan özlemi.


Bir gün, kooperatif evlerinin arkasında, çöplerin döküldüğü o uçurumu fark etti. Yıllardır bakmadığı bir yerdi. Yağmurla yumuşamış toprak, kaygan, dik bir yamaç. Birini götürüp aşağı düşürmek için fazlasıyla uygundu. Kalbi hızla çarpmaya başladı, gözleri karardı, sonra kendi kendine fısıldadı:

“Kimse şüphelenmeyecek.”

Yine de hemen söylemedi. Melike’nin aceleci yanını iyi biliyordu. Bir yanlış hamle, bütün bu düzeni yıkardı. O yüzden haftalarca sustu, izledi, hazırladı. Bu arada mahalleye yaydığı yeni hikâye planın en önemli parçasıydı.

Her gün, kim denk gelirse… komşulara, bakkala, hatta fırındaki çırağa bile: “Bu çocuk bir türlü sakinleşemiyor. Abisine takmış kafayı. Dün yine kaçmaya kalktı, zor tuttuk. Ne yapacağımızı şaşırdık.” diye sızlanıyor, verdikleri akılları dinliyordu.

Her seferinde yüzüne sahte bir çaresizlik yayıyor
.
“Gözünüzü seveyim, eğer bir gün tek başına görürseniz bize haber verin,” diyordu. Bu söz, mahallede yankılandı. Artık herkes Eren’in “kaçma eğiliminden” haberdardı.

Safiye de duymuştu bu söylentiyi. Kalbi sıkışmıştı. Küçük çocuk, o kadar yalnızdı ki… “Demek abisini arıyor,” diye mırıldanmıştı kendi kendine. Bir ara gidip Melike’ye sormayı düşündü ama cesaret edemedi. O kızın öfkesi artık tahammül sınırlarını geçmişti.

Melike ise, başı her sıkıştığında aynı yönteme sarılıyordu. Eren ağladığında, hemen telefonu çıkarıyor, eski videolardan birini açıyor, “Bak, abin yeni video yolladı,” diyordu. Eren saf bir umutla izliyor, her defasında yeniymiş sanıyordu. Gözyaşlarını siliyor, “Abim yakında dönecek,” diyordu kendi kendine.

Böyle altı, belki yedi ay geçti. Zaman, Eren’in masumiyetini törpüleyememişti ama Melike’nin sabrını bitirmişti. Baharla birlikte hava yumuşadı. Eren bahçeye yeniden çıkarılır oldu. Nilüfer okuldan gelir gelmez çantasını bırakıp koşuyor, onunla defterine resim yapıyor, hayali oyunlar kuruyordu. Artık büyümüş olsalar bile ikisinin zaman geçirme şekli fazla değişmiyordu. Eren’in dört duvar arasına hapsolmuş sınırlı zihni, Nilüfer kadar hızlı gelişmiyor, öğrenmiyordu. Abisi hayatından çıktıktan sonra ise stres, üzüntü, özlem ilerlemesini iyice durdurmuştu.


O anlarda Safiye’nin kalbi biraz olsun ferahlıyordu. “Böyle giderse toparlar,” diyordu. Artık Hüsna ve Melike’ye de o kadar sert davranmıyordu; gerçeği bilmediği için onların da iyi niyetine inanmak istiyordu.

Hüsna’nın planıysa hep bir kenarda duruyordu. O, zamanı beklemeyi iyi bilirdi. Sabırsızlık her planı öldürürdü. Yağmurun yeniden bastırdığı, rüzgârın kapıları zangırdattığı o kış geldiğinde nihayet doğru anın geldiğine karar verdi.

(devam edecek)

Yorum bırakın