Cezaevinin soğuk koridorlarında Erkut’u gördüklerinde, Erkut ilk anda anlamsız bir sevinçle karşıladı onları; gözleri, dış dünyaya açılmış bir pencere gibi parladı. “Gelmeyeceksiniz sandım,” dedi heyecanla.
Hüsna fısıltıyla Melike’ye eğildi, eliyle ağzını kapatıp konuştu:
“Sana güveniyorum. Bir iki şey söyle, video çekelim, çocuğa izlettirelim. O sakinleşir.”
“Merhaba aşkım!” dedi Melike yüzünde en sevecen haliyle, “Aklımız hep sen de ama Eren’i tek başına bırakıp gelemiyoruz biliyorsun. Kardeşin bizim kıymetlimiz!”
“Onu çok merak ediyorum. Ona ne söylediniz?”
“Seyahate gitti dedik evladım ne diyeceğiz. Ama pek ikna olmadı çocuk, senden başkasıyla yaşamamış arıyor seni. Ne yapacağımızı şaşırtıyor bize!”
“Ah Eren!” dedi Erkut hüzünle.
“Şimdi Melike senin bir video çeksin kardeşine rahatlatacak bir şeyler söyle, yüzü gülsün çocuğun. Hasta olacak hasretinden!”
Erkut göz ucuyla görüşmeleri takip eden gardiyanlara baktı hemen. Görüşte video çekmenin yasak olduğunu Hüsna çok iyi biliyordu; ama Melike gizlice cebinden çıkardığı telefonla, çantanın içinde, hızlı bir el hareketiyle kayda başladı.
Erkut yüzünde en uysal gülümsemeyi takındı, sesi yumuşadı: “Kardeşim, canım kardeşim… Beni çok özledin biliyorum. Melike ablan sana bakacak. Kuralları o koyacak, korkma. Yakında döneceğim. Seni çok seviyorum. Habersiz gittiğim için özür dilerim ama mecburdum. Söz veriyorum dönünce telafi edeceğim. Sakın ağlama olur mu, hep iyi haberlerini duymak istiyorum”
Gözleri bir an pınarla doldu; Erkut’un sesi titredi, kamera kırılgan bir şefkatle titreşiyordu. Görüş görevlisi araya girerken Melike elini çabuk çekti, telefon kapanıp saklandı; üçü ürkek bir kolaylıkla görüş bölümünü bitirdiler.
Dönüş yolunda Hüsna zaferle gülümsedi. “İşte şimdi susar,” dedi. Melike gözlerini kaçırdı, bir video ile o zırlamaların susacağını hiç sanmıyordu.
Eve gelir gelmez Eren’e gösterdiler. Çocuğun gözleri, ekrana takılıp kaldı; “Abi…” diye hıçkırdı. O an herkes biraz daha insan oldu; saf bir umut odaya çöktü. Melike onun telefonuna videoyu yükledi, “Özleyince izle, ağlama, abin üzülür,” dedi en şefkatli sesini kullanarak. Üzerine giderse, çocuğun delirdiğini yeterince tecrübe etmişti.
Eren izledikçe rahatladı, çünkü çocuk zihni basit telkinlere inanıyordu. Günlerce, telefon elinde, abisinin gülümseyen yüzüne bakıp, sanki dokunmak ister gibi telefonu kulağına dayadı durdu. Hüsna, Melike’ye onu biraz dışarı çıkarıp, Safiye’ye emanet etmesini tembihlemişti.
“Tamam evde istemiyorsun kadını anladık da hiç mi kafan çalışmıyor. At çocuğu kulübenin önüne, evde rahat et benim salak kızım!”
Melike annesinin yüzüne baktı kızgınlıkla ama her zaman ki gibi doğru söylediğini bildiğinden sesini çıkarmadı. Ertesi gün ilk iş çocuğu kulübenin önüne götürdü. Kapıyı tıkladı, “Eren’i getirdim!” dedi Safiye’ye.
Safiye çocuğu görünce gülümsedi, “Hoş geldin Eren, Nilüfer de seni çok özledi. Gel! Okulda şimdi ama gelince konuşursunuz! Belki beraber gider alırız arkadaşını ne dersin?”
Eren gülümsedi bu habere, evin dışında bir yere, Nilüfer’in okuluna gideceklerdi. Abisinin çizgilerini artık unutmuşa benziyordu. Kucağında duran telefonu çıkarıp, abisinin videosunu Safiye’ye gösterirken, Melike’de bir şey demeden dönüp gitti. Mis gibi gün onundu artık.
Safiye, Eren’le kızının gelme saatine kadar sohbet etti. Çocuk günlerdir tek başına terk edilmiş gibi yaşadığından, Safiye’nin sevgi dolu sesiyle huzur bulmuş, hiç ağlamamıştı. Okula birlikte ağır ağır gittiler. Nilüfer, Eren’i görünce o kadar sevindi ki, eve dönüş yolunda sandalyenin yanında hoplaya zıplaya yürürken, ona bir sürü şey anlattı. Bahçeye geri geldiklerinde, Eren telefonundaki videoyu Nilüfer’e de izletti. Nilüfer sorulara başlamasın diye Safiye çocuğa sarılıp “Bak abin seni çok seviyor,” dedi hemen. Eren’in gözleri buğulandı, “Abimi seviyorum” dedi kısık bir sesle. Nilüfer de duygulandığı için aklına gelen soruları unuttu.
O ilk videodan sonra, evin duvarları bile bir süre nefes aldı. Eren’in ağlamaları azaldı; sabahları abisinin sesini açıyor, o kısacık gülümsemeyi izlerken elleriyle ekranı seviyordu.
“Yakında döneceğim,” diyordu Erkut, oysa o “yakında”, bir çocuğun ömrü kadar uzundu.
Melike’nin de içi bir süre rahatladı. Her ağlayışta koşup ne yapacağını bilemezken, şimdi yalnızca “Aç videoyu,” diyordu. O anlık rahatlık onun için zafer sayılıyordu. Hasan gelene kadar da çocuğu Safiye’nin başına atıp kurtuluyordu.
Yazın sıcağı mahalleyi yavaşlatmıştı. Okullar kapanmış, Eren, sabahları Nilüfer’le bahçede oynuyor, taşlardan küçük evler yapıyor, dalları birbirine bağlayarak hayali köprüler kuruyorlardı. Nilüfer’in gülüşü bahçeye yayılıyor, çocukluğun unuttuğu bir huzuru getiriyordu.
Safiye, onları kulübenin önünde izlerken, kendi çocukluğundan sahneler geçiyordu gözlerinin önünden. O zaman da yaz böyle uzar, kimse bir şey düşünmezdi. Şimdi ise düşünmemek mümkün değildi.
Komşular uğruyordu ara ara çoğunlukla Safiye’ye arada bir de Hüsna’ya. Kapıdan girer girmez bahçesinde cinayet işlenen ev konusu açılıyordu: “Erkut gibi bir çocuk, nasıl olur da…?” Ama sözün sonunda hep aynı yumuşama ve çocuğa ne kadar iyi sahip çıkıldığı konuşuluyordu. Sakat çocuktu, ne büyük sevaptı.
Hüsna bu cümleyi duydukça daha da büyüyordu; masumiyetin maskesini yüzüne öyle ustalıkla takmıştı ki, kendi yalanına bile inanmaya başlamıştı.
“Yazık çocuğa,” diyorlardı komşular.
“Bizim kız sahip çıktı işte,” diyordu Hüsna gözyaşını kontrol edip.
Ve hepsi Hüsna’ya “aferin” bakışlarıyla gidiyordu.
Oysa evin içinde sessizlik, bir tül gibi asılıydı. Melike gündüzleri dışarı çıkıyor, akşamüstleri dönüyor, çoğu zaman Eren’i unutuyordu bile. Eren, Hasan’ın gelme saati eve bırakılınca abisinin sesini dinleyip o sandalyede saatlerce duruyor, ekranda aynı yüzü izliyordu.
Ertesi gün her şey yeniden başlıyor Nilüfer’e gidiliyor, bahçede yeniden gülüşler duyuluyordu. Zaman böyle geçti. Günler birbirine karıştı.
Nilüfer’in defterinde güneş çiçekleri çizerken Eren, onun resmine küçük bir köprü ekliyordu; “abim gelince geçeriz” diyordu.
Safiye’nin yüreği her seferinde burkuluyordu. Ama çocuk mutluysa susmak gerekiyordu, susmak… en kolay yalan ama nereye kadar?
Yazın sonuna doğru serin rüzgarlar başladı. Nilüfer’in okulu açılacaktı. Bahçedeki kahkahalar azaldı, sessizlik yeniden çöktü. Eren, sabahları uyanınca artık bahçeye çıkamadığı için video izlemek yerine kapıya bakar olmuştu. Her tıkırtıda, “Abi mi geldi?” diye soruyor, sonra cevapsız kalınca ağlıyordu.
Melike artık sabrının sonundaydı.
“Videoyu aç,” diyordu.
“Abin yakında,” diyordu.
Ama sesindeki yorgunluk her kelimeyi daha sert yapıyordu. Yaz boyu alıştığı rahatlık şimdi yine avuçlarından kayıp gidiyordu işte.
Bir sabah Eren’in ağlamaları evi doldurunca, Melike’nin sabrı taştı; müziği açtı, sesi bastırmak ister gibi.
“Sus artık!” diye bağırdı.
Ama çocuğun ağlaması, müziğin içinden bile sızıp geçiyordu.
Melike de kapıyı vurup çıktı.
Hüsna o akşam arkadaşları ile gittiği gezmeden geldiğinde kızının siniri hâlâ geçmemişti. Melike kapının ağzına oturmuş onu bekliyordu.
“Anne, bu çocukla daha ne kadar uğraşacağız?” dedi sabırsız bir sesle, “Beni deli edecek.”
Hüsna başını iki yana salladı.
“Sabır edeceksin ne yapayım” dedi. “Bir çözüm bulacağız elbet yine” dedi sıkıntıyla.
Ama o çözümün artık bir video kadar kolay olmayacağını biliyordu.
Sonunda ikinci kez cezaevine gitmeye karar verdiler.
“Bir kere daha konuşalım,” dedi Hüsna. “Çocuk abisini özlemiş. Belki bu defa daha net konuşur, daha uzun bir video çekeriz. Sen de çocuğa iyi davran yüzünü güldür bir iki resmini çek gösterelim Erkut’a!”
Ertesi gün, sabah erkenden çıktılar. Hasan evde yoktu, Safiye’ye de haber vermediler. Cezaevi yolu yine o tanıdık griyle uzanıyordu. Hüsna, kızına baktı: “Güzel giyin,” dedi, “moral verelim şu çocuğa güzel şeyler söylesin kardeşine .”
(devam edecek)