Ertesi sabah, Safiye Nilüfer’i okula bırakıp dönünce kapıda iki komşu belirdi. “Duyduk,” dediler, “çocuğa sahip çıkmışlar. Neler olmuş öyle, Erkut gibi bir çocuk adam öldürsün? Allah Allah?” dudaklarında ince bir merhamet çizgisi. “Kızıyorduk bunlara ama gene iyi insanlarmış. Hiç değilse çocuğa sahip çıkmışlar”
Safiye, lafın bıçağını yutmuş gibi yaptı; “Eren yerini severse düzen olur,” dedi yalnızca. Onlar gidince içi rahatlamadı; bir tür yorgun sevinçle yan evin kapısına gitti.
Kapıyı bu kez Melike açtı. Kaşları hafif kalkık, sabırsız bir “ne” sorusu bakışında.
“Eren’i görmeye geldim,” dedi Safiye.
“Oturuyor,” dedi Melike, kapıyı yarım gövdeyle tutup eşiğe yaslanarak. “Her dakika gelmene gerek yok.” Sesinde çatlak bir kibir vardı her zaman ki gibi. “Akşam üzeri oynarlar. Ben getiririm.”
Safiye bir şey demedi; “Akşam üzeri, tamam o zaman.” dedi yalnızca. Kapı usulca kapandı, sürgünün metali içerden yerini bulunca kapının önünde birkaç saniye sessizce kaldı söyleyeceği bir şey var gibi ama sonra dönüp kulübeye gitti.
Akşamüzeri Nilüfer defterini kapatıp ayakkabılarını telaşla giymeye çalıştı. “Hadi,” dedi, “Eren gelecek.”
Anne kız kapıya çıktılar, bahçeye yayılan o sustalı sessizliğin içinde beklediler. Güneş yavaş yavaş çekildi, serinlik arttı; çitin öte yanından hiçbir ayak sesi gelmedi.
“Gelmedi,” dedi Nilüfer, dudağını ısırarak.
“Yarın,” dedi Safiye, saçını okşayıp içeri alırken. “Yarın yine deneriz. Belki Melike’nin bir işi çıkmıştır.”
O gece Safiye ipliğini düğümlerken, kulübenin teneke saksılarında rüzgâr hışırdadı. Büyük evin perdeleri bir açıldı, bir kapandı; Hüsna’nın gölgesi salon duvarına düştü, sonra kayboldu.
Yan evde, Nilüfer’in eski çalışma lambası yeni odanın duvarına sarı bir halka çizdi. Eren, sedirde bir sağa bir sola döndü; abisinin sesini hayal ederek gözlerini kapattı. Safiye, iğnenin gözünden ipi her geçirişinde içinden aynı duayı mırıldandı: “Sabır, sabır, sabır.”
Ertesi günler de Melike sözünde durmadı, Safiye de çekinip yeniden gidemedi. Nilüfer ve Eren’in arasına yine kendi istemedikleri bir çizgi çekilmişti. Melike yan evde özgürlüğü bulmuşken, Safiye’nin gözlerini üzerinde istemiyordu.
Ve o günlerin arasında, Hüsna akşamları Hasan’ın yanına kurulup yeni düzeni bir başarı hikâyesi gibi anlatıyordu.
“Bak görüyorsun, ne söz verdiysem yaptım,” diyor, elini dizine koyup şefkatli bir bakımın rengine boyuyordu cümlelerini.
Hasan, kendi rahatının yerinde oluşunu seviyor; “Aferin, senin bu yönünü seviyorum, hemen hallediyorsun. Kadın dediğin kocasının isteklerini yerine getirir. ” diyor, günün yorgunluğunu koltuğa bırakıyordu. Hüsna içinden Hasan’a olumlu karşılıklar vermiyor olsa da, günü kurtardığı ve konfor alanını koruduğu için rahatlayıp iç çekiyordu.
Böyle bir öğle vakti Erkutların evinde salonda çalan kahkahalar erken söndü. Melike arkadaşlarını davet etmiş, “biraz sohbet, biraz eğlence” diye gelmişlerdi ama gerçekçi olan tek şey Eren’in inleyişiydi; çocuk, bir an durup sonra patlayan ağlamalarla abisini soruyordu. İlk başta arkadaşları kibarca beklediler, çay tabağını değiştirdiler, “canım kusura bakma” dediler; sonra bir dudağın kenarından öfke, sonra rahatsızlık kıvrıldı. Hepsi Melike’nin onu kurtaran kahramanın kardeşine nasıl baktığı ile ilgili övünmelerini dinleseler de, içten içe Melike’nin söyledikleri ile yaptıklarının aynı olmadığının farkındalardı. Çok umurlarında da değildi ama çocuğun inlemeleri evin içinde yaratmaya çalıştıkları özgür neşelerinin üzerine kara bulutlar gibi çöküyordu.
Eren bir kez daha cılız bir çığlık attı, topu topu birkaç kelime: “Abi…” Melike’nin yüzü kıvrıldı; o an sesinde bir şey kesildi. Bağırıp, susturmak istiyordu ama kendini ve Erkut’u o kadar göklere çıkarmıştı ki, yapamadı.
“Tamam, biz gidiyoruz,” dedi bir arkadaşı nazikçe, çantasını koluna çekti. Diğerleri de bir an yüzlerine bakıp, kalktılar; kimse uzun oturmak istemedi. Melike kapıya kadar uğurladı onları, yüzü asılı, içi bir titremeyle doluydu. Arkadaşların adımları sokakta küçülürken Melike’nin içinde bir pişmanlık yerine bir öfke yükseldi, sessiz, keskin, yerinden kalkıp bir kıvılcım yakmaya hazır. Bu evde ki özgürlük Eren’in inlemeleri ile sınırlıydı demek.
Safiye, bahçede otururken onların gidişini görmüştü; cesaretini topladı, ayağa kalktı, kapıya gitti. Melike kapıyı açtığında yüzü bembeyazdı ama Safiye’nin sesi sakindi. “Eren’e bakacağım. Ben de… Yardım etmek istiyorum,” dedi Safiye.
Melike’nin üstüne bir alev indi. “Ben hallediyorum,” diye tükürdü kelimeleri. “Sen karışma!” kısa, keskin. Safiye’nin gözleri bir an doldu; çocuk için, o küçük omuza yüklenen yalnızlık için dudakları titredi. “Ne halin varsa gör!” dedi usulca, sonra kapıyı dönüp gitti.
Hayatını, evini elinden alan bu insanlara karşı içinde bir yara vardı, ama geri dönüp kavga etmeye gücü yoktu; önce Eren sonra gururu geliyordu saf kalbiyle. Melike’yi delirtip, Eren’i daha da kötü bir duruma sokmak istemiyordu.
Safiye çekip gidince hırsından deliye dönen Melike, evin içinde birkaç tur atıp dışarı çıktı, yan evin kapısını çalarken parmakları titredi.
“Hasan evde mi?” diye sordu kapıyı açan annesine, ağzından suçlu bir umutla.
Hüsna, yüzünde bir sırıtmayla, “Yok! Ne oldu gene?” dedi.
“Ben daha ne kadar katlanacağım bu çocuğa? Arkadaşlarım geldi bugün, susmuyor çocuk! Ne ikna oluyor, ne susuyor! Kafayı yiyeceğim. Kızlar kalkıp gittiler! Yeter ama dayanamıyorum ben daha fazla, ne yapacaksan yap bir çare bul!”
Melike’nin yeni krizi görünür olunca Hüsna’nın omuzları gerildi; “Tamam anladım! Sabret!” dedi. “Bir çözüm düşüneyim.”
Melike bir hışımla, “Çok istiyorsan sen o deliyle yaşa, bir de Safiye’yi sardın başıma! Sen bu evde rahat rahat oturuyorsun.” dedi, sonra içeri girdi.
Hüsna kendi kendine mırıldanmaya başlamıştı bile:
“Bir çare lazım. Bu saf, Safiye’yi kullanmasını bilse…”
Plan düşünmek, Hüsna için bir zevk, bir oyundu ama aynı zamanda beka sorusuydu. Erkut hâlâ cezaevindeydi; dosyası yavaş ilerliyordu, duruşması ertelenmişti. Hüsna, bunu fırsat bilip kızına cezaevine gitmeyi önerdi.
“O çocuğu bir tek abisi susturur” dedi. “Eğer abisinin bir kaydını falan alırsak, çocuk sakinleşir. Sen de rahat edersin”
Melike tısladı ama kabul etti; içine bir seferde hem umut hem tedirginlik oturdu.
Ertesi sabah Hasan işteyken Hüsna erkenden kızının yanına gitti, Eren’e her zaman ki sahte içtenliği ile : “Abine gideceğiz bu gün. Sana haber getiririz!” dedi. Eren abisinin sözünü duyunca gözlerini dikip Hüsna’ya baktı.
Melike gözü dönmüşçe başını salladı “Sana haber getireceğiz ki artık ağlayıp durma!”
“Ben de!” dedi Eren kekeleyerek, “Ben de geleceğim”
“Olmaz evladım, abinin gittiği yere çocukları almıyorlar ki, yoksa seni böyle üzer miyiz? Telefon da yok orda. Yoksa abin seni arar sorar değil mi? Melike ablan çok üzülmüş senin haline. Ziyaretçi de almıyorlar aslında ama sırf sen mutlu ol diye gideceğiz ikimiz tamam mı? Merak etme!”
“Abimi istiyorum!” dedi Eren hiç duymamış gibi.
“Hay senin abine..” diyordu ki Melike, annesi koluyla dürtüp susturdu.
“Çok haklısın canım, çok haklısın. Abini kim bilir nasıl özledin. İnan o da seni çok özlemiştir. Biz sana mutlaka iyi bir haberle geleceğiz. Senin abin çok iyi biri, sen de öylesin. Üzüldüğünü duysa abin kim bilir ne kadar üzülür düşünsene. Gittiği yerde mutlu olamaz değil mi? Artık delikanlı oldun sen, haydi güçlü ol toparlan!” diyerek çocuğun omuzlarını tuttu.
Eren sustu, başını salladı sadece.
(devam edecek)