Hüsna, Melike’nin ağırlığıyla Erkut’un gömleğine bulaşmış o kanı gördü, yüzünde bir saniyelik donukluk geçti, sonra alnındaki teri silermiş gibi davranarak hızla hareket etti. Melike’yi çocuğun kollarından çekti, Erkut’un gömleğinin yakasına yapıştı ve düğmeleri zorlayarak gücüyle kopardı. Gömleğin düğmeleri bir anda açığa etrafa saçıldı; kanlı gömlek, Melike’nin elindeki kırmızı lekeler Erkut’un bedenine bulaşmıştı.
Erkut’un şaşkın bakışlarına aldırmadan “İnandırıcı olman lazım” dedi Hüsna, sesi titrer gibi yaptı ama gözleri soğuktu. “Oğlum, şimdi inanılması gereken bir şey var. Sen akıllısın, ben anneyim. Polisi çağıracağım. Sen de bana bak; bu kız bizim kızımız, sen damadımsın artık, kardeşine senden iyi bakacağım. Melike seni bekler. Bunu yaparsan sana can borcumuz olur.” Söylerken omzuna bir vurdu; annelik sesiydi, korumacı ve aldatıcı.
Erkut şaşkın, eli belinde öylece donuk durdu. Kafasının içinde Eren’in yüzü belirdi aniden küçük kardeşi, sokaktaki gülüşü, Erkut’un koruma içgüdüsü. “Eren…” diye geçti aklından, bu yüzden daha da karıştı. Kalbi hızlıydı, gözleri Melike’ye kaydı, o titreyen çehreye. Nasıl bir suç yüklenebilirdi? Nasıl biri olurdu onu üstlenmeye hazır? Ama Hüsna’nın sesi, “damadım” sözü, Melike’nin elindeki kan, hepsi bir baskı oluşturdu. Erkut içine dolan çaresizliği hissedince başını hafifçe salladı; kelime çıkmadı ama o küçük baş sallama bir evet gibiydi.
Hüsna, o baş sallamayı görünce yüzünde zaferden önce bir üzüntü gösterisi oynadı. Hemen kızı daha sıkı sardı, ağzını yakınlaştırıp fısıldadı: “İnan, sakın konuşma. Hemen polisi arıyorum. Sen de sakin ol, beni dinle.” Melike dil sürçmeleriyle “Ben… ben istemedim, hapislerde çürüyemem,” diye tekrarladı, sesi çocuk sesi gibi inceldi.
Hüsna sabahlığının cebindeki telefonu çıkardı, numarayı çevirdi. Telefonda konuşurken sesi ağlamaklıydı, elleri hafifçe titriyordu; her cümlesi duyulması gereken bir acıyla örülüydü:
“Alo polis mi? Evet, bizim mahallede bir vaka var. Az önce arka bahçede bir cinayet oldu, kızıma saldırdı. Komşumuz var, kurtardı kızımı ama o serseri öldü, yanlışlıkla, isteyerek değil. Saldırmış komşuma da, o çok iyi bir delikanlı kızımın sözlüsü, karıncayı incitmez ama olmuş işte. Diğer komşular da görebilir ama şimdi… şimdi delil toplamayın lütfen, kızım şokta. Lütfen çabuk gelin.”
Konuşurken gözünü Erkut’tan ayırmadı, arada bir ona bakıp yalvardı gibi “Sen de sakin ol, oğlum, doğru söyle” diye mimik yaptı.
Erkut’un aklında Eren vardı, Melike yanı başında titriyordu, Hüsna’nın sözleri bir plan gibi şekilleniyordu: görgü tanığı Safiye değil, siz gördünüz; saldırgan geldi, kızı bıraktı, kızı savunurken öldürdü. Hüsna, Erkut’un üzerine kan bulaşmış gömleği, Melike’nin çığlıkları, tüm bu argümanları öyle bir hızla yerleştirdi ki Erkut kendi aklına bile güvenemedi.
Erkut bir iki adım attı, Melike’nin başını okşadı, nefesini tutmuş gibi “Tamam,” dedi kısıkça, “ben yaparım.” Sesi titredi ama kararlıydı; kulağına Eren’in yüzü bir defa daha çarptı ve o yüzden daha da çöküntülü bir itiraz duymadı.
Hüsna telefon konuşmasını bitirip hattı kapattı. “Onlar gelince sen yüksek sesle bağıracaksın,” diye fısıldadı çok kısa ve keskin. “Dışarıda gördüm diyeceksin; ‘Onu gördüm, sözlüme saldırmıştı, adam bana saldırınca kendimi savundum’ diye. Anladın mı? Bunu yaparsın, biz sana bakarız. Bu işi sessizce halledeceğiz.” Gözleri Erkut’un gözlerine saplandı, orada bir güven vaadiyle birlikte, bir emre dönüşmüştü.
Erkut, Melike’nin hıçkırıkları ve kendi çaresizliği arasında kalmıştı. İçinde bir koku vardı, korku, sadakat, borçlanma. “Tamam,” dedi tekrar, daha yüksek sesiyle, kendi kendini ikna eder gibi. Hüsna derin bir nefes aldı, yüzünde yorgun bir rahatlama belirdi; işin büyük kısmı tamam gibi görünüyordu.
Dışarıda, polis sirenleri yoktu henüz. Hüsna sokağa baktı; sokak sakindi. Kapının önünde üç beden, bir sır, ve doğrultulmuş bir suç planı vardı. Sabahın ilk saatlerini, kaybolmuş vicdanları ve çabuk gelen bir telefonun yarattığı yalanı düşündükçe, hepsi birbirine daha sıkı sarıldı; çünkü Hüsna’nın sesi şimdi hem yalancı hem koruyucu bir düzene çağırıyordu:
“Kimseye bir şey söylemeyeceksiniz. Ben hallederim.”
Polislerin sireni uzaktan duyulup kapının önüne geldiğinde, Safiye ilk önce ne olduğunu tam kavrayamadı. Bahçeye doğru koşan birkaç gölge, çelik mavisi formalar, elindeki telsizden karışık kelimeler yankılanıyordu. Bir polis adımı atıp kapıya vurdu; “Polis, kim var içeride?” diye bağırdı. Hüsna sanki bir ağırlığın yayıldığını hissetti, yüzüne ince bir gerginlik yayıldı hemen sonra bastırdığı bir korku gibi, yalnızca bir an sürdü.
Polisler bahçeye doluştu. Erkut gözleri şaşkın, elleri ceplerinde, Melike hâlâ uyuşmuş hâlde Hüsna’nın arkasındaydı. Bir polis, not defterini çıkarıp yazmaya başladı; bir diğeri çevreyi kolaçan etti. Safiye, kulübeden gelen sessiz tedirginlikle çıkmış polise ifade veriyordu; gözleri bahçeye, oradaki yerde yatan karaltıya takıldı. Tanıdık bir yüz görmediğini söyledi polise, Erkut’u görüp görmediklerini sorunca, şaşkınlığını gizleyemedi: “Burada… bu çocuğu hiç görmedim.” Göğsünde bir rahatlama belirdi sanki; “Bu çocuk, hiç, bize zarar vermez. Karıncayı bile incitemez,” dedi duraksayarak, hâlâ ince bir şokta.
Hüsna hemen araya girip ağlamaklı bir sesle, “Onlar birbirini seviyordu. Aşkın gözü kör derler ya… Bu serseri gelince kızım elinden kurtulup bahçeye kaçmış, korkmuş. Sonra, sonra o gelmiş; ne olduysa o oldu, kızımı korudu,” diye anlattı.
Sesi titriyordu, ama her kelimesinde kurnazca bir yerleştirme vardı: eski nişanlıydı, tehlikeliydi, kızı savundu. Polisin biri not alırken diğeri bahçeye eğildi, cesedin üstünü örten battaniyeyi çektiler, fotoğraf çektiler, işlerini yaptılar; ortamı, kanı, gölgeleri kayda geçirdiler, sonra cesedi sedyeyle alıp götürdüler. Erkut birkaç soruya muhatap oldu; sonra sorguya götürüleceği söylendi. Safiye bu işler biterken nefesini tutmuş bekledi; mahalleden bir iki kişi daha toplanmaya başladı, fısıltılar yükseldi.
Polis arabaları ayrılırken Hüsna derin bir oh çekti; gözleri Safiye’ye takıldı ve orada durup, kimseye görünmeden bahçedeki kanın üzerine toprak serpti. Hareketi soğuktu, aceleyle yapılmıştı; sonra sanki arkadaşlarına anlatır gibi, “Gördün mü, gördün mü başımıza geleni?” dedi. “Hasana henüz söylemedim, daha hesaplı davranmalıyım. Hemen arayayım.” Sesinde hâlâ panik vardı, ama yüzünde memnuniyetten kaynaklı bir rahatlama da vardı: plan ilk aşamada işlemişti.
Safiye “Eren ne olacak?” diye sordu, sesi küçük, korkmuş bir çocuğun sorusuydu. Hüsna ona bir anne ciddiyetiyle baktı: “Bakacağız tabi. Kızımı o kurtardı, abisi o çocuk. Onunla ilgileneceğiz.” İçinden geçeni sakladı; aklına gelmekten alıkoyamadığı düşünceyi, Safiye’ye söylemedi: önce Erkut’u kullan, sonra çocuğu ona yıkıp kulübeye postala. Düşüncenin ağırlığı yüzünde kısa bir gölge bıraktı, ama hemen gizlemeyi başardı.
Hüsna telefonu eline aldı, polisleri ararken anlattığı hikâyeyi Hasana da aktarıyordu: “Alo, Hasan, bir olay oldu. Gel hemen.” Telefonda sesinin tonu kurgulanmışça ağlaktı; polise anlattığı yalanı atıyordu. Hasan, ne olduğunu bile anlamadan arabayı çevirdi; geliyordu.
Safiye, o sırada kızını almaya çıktı. Nilüfer’i okul kapısından aldı; çocuğun yüzündeki merak, annesinin yüzündeki donukluğu daha da büyüttü. Safiye nasıl anlatacağını bilmiyordu; “Bahçede biri… annecim, yok, gitme,” diyecek durumda değildi. Nilüferin küçük ellerini sıkıp, sesini alçaltarak, “Hadi evimize gidelim,” dedi. İçinde bir boşluk, bir kabullenme hissi vardı; çocuk ne olduğunu anlamadan eve yürüdü. Bahçede olaydan bir iz kalmadığından hiçbir şeyden habersiz eve girdi.
Hasan geldiğinde içeri girer girmez sessizlikten olan biteni anladı. Melike, hâlâ titreyerek, gözyaşları içinde Hüsna’nın koluna sarılmıştı; anlatmaya çalışıyorlardı, kelimeler hıçkırıklara takılıyordu. “O… o geldi, nişanlısıydı, bizi buldu. Kızım kendini korudu, Erkut vurdu” diyorlardı.
(devam edecek)