Sessiz Çığlık – Bölüm 27

Melike’nin titreyen elleri hâlâ taşı kavrıyordu. Taşın kenarında kan birikmişti. Ercan’ın başı yana düşmüştü, gözleri yeniden açılmıştı ama bakmıyordu. Korkuyla taşı bir kez daha indirdi kafasına.  Ercan’dan hiç ses bile çıkmıyordu.

Melike eğildi üzerine doğru, “Kalk… ne olur kalk…” diye fısıldadı, “Açıklayacağım her şeyi!”

Ama adam kımıldamadı. Kan, toprağın üzerinde genişleyen bir göl oluşturuyordu. O an Melike’nin eli çözüldü, taş parmaklarının arasından kaydı. Toprak üzerine düştü, hafifçe yuvarlandı. Ayağa kalktı geri geri yürüdü, nefesi kesildi, sonra birden evin kapısına doğru koşmaya başladı. Kapıdan içeri daldı. Merdivenleri çıkarken dizinden aşağıya kadar kan bulaşmıştı ama farkında değildi. Yukarı koşarak çıktı, kapıyı itip annesinin odasına girdi.

Hüsna, yarı uykulu, “Ne oluyo kız?!” dedi başını hafifçe kaldırıp ama kızı görünce sesi boğazında kaldı.

Melike’nin elleri, üzeri başı kan içindeydi. Yüzü bembeyaz, gözleri yuvalarından fırlamış gibiydi.

“Anne…” dedi melike, kelime bir nefes gibi çıktı ağzından. “Anne ben… onu… o…”
Hüsna doğruldu, panikle fırlattığı yorgan yataktan kayıp yere düştü.
“Ne yaptın sen? Ne oldu?” dedi telaşla, “Kimin kanı bu?”

Melike’nin dudakları titriyordu, “O geldi… Ercan geldi… Gitmiyordu…Arkaya götürdüm onu, görmesinler diye!”

“Ercan mı?” dedi Hüsna, sesinde hem korku hem tanıma vardı.

Kızının titreyen ellerine baktı. O kanlı eller… o isim… Bir an pencereden dışarı koştu gözleriyle. Ve gördü. Bahçenin gerisinde, toprağın üstünde bir beden. Hüsna’nın dizlerinin bağı çözüldü. Elini ağzına götürdü, çığlığı bastırdı.

“Sen ne yaptın kız?! Allah belanı versin, ne yaptın sen!”

Melike ağlamaya başladı. “Ben istemedim, anne, yemin ederim istemedim!”

Hüsna kızını tuttu, sarstı.

“Sus, sus hemen! Kimse duymasın!”

Kızının ağzını eliyle kapadı.

“Şimdi beni iyi dinle. Sakın sesini çıkarma. Gören oldu mu, o salak gördü mü? Yaşıyor mu kontrol ettin mi?”

Melike soluğunu tutmuş, hıçkırıklarını yutmaya çalışıyordu.

“Anne, ölmüştür o, ne yapacağız?”

Hüsna pencereden bir kez daha baktı. Ercan’ın bedeni hareketsizdi. Yüzünde o iğrenç sırıtmanın yerini donuk bir ifade almıştı.

Hüsna derin bir nefes aldı, gözleriyle odada bir şey aradı, bir çözüm, bir akıl kırıntısı.

“Beni dinle,” dedi tekrar, sesi kararlıydı bu kez. “Kimse bir şey bilmeyecek. Ne duydun, ne gördün, ne yaptın… unutacaksın. Yok edeceğiz onu, yeter ki Safiye görmeden halledelim. Nasıl yapacaksak?”

Melike’nin yüzü boşluğa dönmüştü, sanki duymuyordu bile.

Hüsna kızının yanaklarını tuttu, “Melike! Bak bana! Hapse girmek istemiyorsan susacaksın.”

O anda, aşağıdan bir kapı sesi duyuldu. İkisi dehşetle birbirlerine baktılar.

“Ölmemiş mi?” dedi Melike korkuyla, Hüsna yeniden koşarak pencereye gitti, Ercan’ın cansız bedeni Safiye’nin bostanının hemen yanında öylece yatıyordu. Pencereyi kapatıp perdeyi çekti, neden yaptığını bile bilmeden.

“Burada kal, hiçbir şey olmamış gibi davranacaksın,” dedi soğuk bir sesle.

Melike’nin gözyaşları yanaklarından süzülüyordu.
“Anne… ben ne yaptım?”

Hüsna, kızının saçlarını okşadı, ilk kez şefkatliymiş gibi. “Hiçbir şey yapmadın,” dedi. “Hiçbir şey. Kapıya bakacağım şimdi sakın buradan çıkma, sesin de çıkmasın”

Aşağı inerken, Hüsna’nın dizlerinin bağı çözüldü. Bir an nefesi kesildi; evin içinde sanki o metalik kan kokusu, sessizliğin altında nabız gibi atıyordu.

Yukarıda Melike vardı, elleri hâlâ titriyor, gözleri boşluğa bakıyordu.

“Sakın aşağı inme,” demişti az önce, “Ben düşünürüm, ben hallederim.”

Ama zili bir kez daha bastılar.

Hüsna’nın içinden bir lanet koptu. “Allah’ım sen bana sabır ver,” diye fısıldadı, elini saçına götürüp hızla topladı. Kapıya doğru yürürken, yüzüne saniyeler içinde o tanıdık maskesini geçirdi.

Kapıyı açtığında karşısında Erkut’u gördü.

Delikanlı şaşkındı, sanki az önce koşmuş gibi nefes nefeseydi. Elinde buruşturulmuş bir kâğıt vardı.

“Melike Hanım için gelmiştim,” dedi sesi titreyerek, “şey… hani geçen hafta sormuştu ya, çanta-ayakkabı yapan bir atölye… Şefimin kardeşininmiş. Adresini getirdim.”

Kâğıdı uzattı, ama bakışlarını kaçırıyordu. Evin havasındaki tuhaflığı o bile hissetmişti.

Hüsna’nın aklı karmakarışıktı, ama yüzündeki gerginliği gizlemeye çalıştı. Bir an sustu, sesi soğuk çıktı. “Şimdi sırası mı oğlum?” dedi. “Kızım hasta, yukarıda yatıyor.”

Tam o sırada yukarıdan ayak sesleri duyuldu. Hüsna dönüp baktı, kalbi yerinden çıkacak gibiydi. Melike, merdivenlerden aşağı iniyordu. Saçı başı dağılmış, yüzü bembeyaz, gözleri kocaman açılmıştı. Elleri kan içindeydi. Bir şey söylemiyordu, sadece nefes alıyor, sonra nefesini unutuyordu sanki.

Erkut bir adım geri attı, elindeki kâğıt titredi.

“Melike Hanım?” dedi şaşkınlıkla.

“Ne oldu size? Biri… size bir şey mi yaptı?”

Sesinde bir korku, bir de koruma isteği vardı. Aklına ilk gelen Hasan olmuştu.

Hüsna bir an dondu. Sonra, içinden çıkan sesi kendi bile tanıyamadı, ne korku ne kurnazlık, ikisinin karışımıydı.

“Yok oğlum yok,” dedi, sesi çatallı. “Ben sana anlatayım.”
Melike’nin omzuna sarıldı, onu arkasına çekti, yüzündeki kanı saklamaya çalıştı.

“Bizim başımıza bir bela geldi oğlum,” dedi hızla. “Bu kız… bu zavallı… eskiden nişanlıydı. Dertliydi adam, bela oldu başımıza. Ondan kaçtık geldik buralara. Meğer bulmuş bizi.”

Bir yandan konuşuyor, bir yandan gözleriyle Melike’ye sus diyordu.

“Ben yukarıda uyuyordum, kapıyı açan bu olmuş. Adam içeri dalmış, zorlamış. Kızım da can havliyle bahçeye kaçmış, arkaya,  eline geçen taşla… bir vurmuş.”
Sesi boğazına takıldı. “Ne yaptığını bilmeden…”

Melike’nin dudağı titredi.

“İstemeden oldu,” diyebildi zar zor. “Ben hapislerde çürüyemem.”

Erkut’un yüzü allak bullak oldu. “Öldü mü ki?” dedi fısıltıyla.

Hüsna başını öne eğdi, gözlerinden yaş süzülüyormuş gibi yaptı.

“Öldü,” dedi. “Sen de tam zamanında geldin. Safiye görmeden bir çare bulmamız lazım. Yoksa kızım gider, hapse düşer.”

Elini göğsüne bastı. “Ben sana diyememiştim ama kızıma çok yakıştırıyordum seni. Belki bir gün gelip açılırsın diye düşünmüştüm. Görüyor musun kaderi?”

Erkut’un yüzü kızardı, gözleri kocaman açıldı. Ne diyeceğini bilemedi. Elindeki kâğıt yere düştü.

“Ceset… nerde?” dedi, sesi kısılarak.

“Arkada,” dedi Melike, titreyerek. “Kurtar beni.”

Bir adım attı, kendini Erkut’un göğsüne attı. Delikanlı refleksle kollarını kaldırdı, kızın başını göğsüne bastırdı. Elleriyle saçlarını okşarken gözleri kararmıştı, ne korku ne akıl kalmıştı.

Hüsna onların hâline bakarken bir anda soğukkanlılaştı.

“Söyle bakalım,” dedi sertçe, “ne yapabilirsin ki? Koskoca ceset ne olacak şimdi ha? Bahçeye gömemeyiz, Safiye pencereden görür. O zaten bize diş biliyor, gider söyler. Kızım kesin hapse düşer.”

Erkut’un soluğu kesildi. “Ama… o kendini korumuş, bu suç değil ki!” dedi.

Hüsna alayla güldü, gözleri dolmuş gibi yaptı.

“Ah oğlum, polis inanır mı? Şahidi yok, ispatı yok. Kızımı parmaklıkların arkasına tıkarlar. Hem Hasan duysa… İkimizi de öldürür. Haberi bile yok o adamdan.. Nasıl anlatacağız.. Dinlemez bile!”

Erkut bir ileri bir geri sallandı, alnındaki teri sildi. Bir yanda yerdeki kâğıt, diğer yanda Melike’nin titreyen omuzları. Bir karar alması gerekiyordu ama nefesi daralıyordu.
Sonunda gözlerini kapadı.

“Tamam,” dedi. “Ben yaptım derim.”

O an zaman durdu. Ne Hüsna nefes aldı, ne Melike ağladı. Dışarıda rüzgâr esti, evin içinden bir uğultu geçti.

Hüsna yavaşça yaklaştı, parmakları Erkut’un koluna dokundu. Gözleri dolu, sesi alçak ama sertti.

“Ah oğlum… Allah seni karşımıza çıkardı demek. Melek gibi birisin sen.”

Sonra hızla çevresine baktı. “Ama dikkat et,” dedi fısıltıyla. “Bu kapıdan giren, artık bu sırrı da taşır.”

Erkut başını eğdi. Melike hâlâ kollarındaydı.

“Ben girdim bile,” dedi kısık bir sesle.

(devam edecek)

Yorum bırakın