Sessiz Çığlık – Bölüm 26

Ev sessizdi o sabah. Rüzgâr perdeleri hafifçe dalgalatıyor, mutfaktan ince bir çay buharı kokusu geliyordu. Baharın yumuşak ışığı pencerenin kenarına düşmüş, duvarlarda o tatlı sarı gölgeleri bırakmıştı. Hüsna hâlâ uykudaydı; yüzü yastığa gömülü, sabahı sevmeyen bir kadının tembelliğiyle dönüp durmuştu.

Safiye kulübedeydi; gözlüğünü nereye koyduğunu bulamadığı için dikişleri bulanık görüyor, ipliği iğneye geçirmeye çalışıyordu. Küçücük evin içinde gözlüksüz gözlüklerini bile bulamaz hale gelmişti. Nilüfer okula gitmiş, sessizliğin içinde yalnız kuş sesleri kalmıştı.

Safiye gözlüğünü en son nerede bıraktığını düşünürken, büyük evin kapısı bir kez çaldı, arkasından da biri kapıya vurdu. Sert, tok, sabırsız bir ses. Evin içinde yankılandı. Melike o anda aynada saçına toka takıyordu; kaşlarını çattı, “kargo olmalı,” diye düşündü ve koşar adım indi merdivenleri. Günlerdir beklediği çanta kargodaki bir gecikme yüzünden bir türlü eline geçmemişti. Basamaklar altında gıcırdadı, sabahın dinginliğini bölen ilk ses oydu. Hüsna yorganı kafasına kadar çekip, diğer yanına döndü.

Melike koşar adımlarla gidip kapıyı açtı. Aklında yukarıda unuttuğu telefonu vardı, adam şimdi kod soracaktı kesin. Yüzü buruşmuş şekilde başını kaldırınca,  karşısındaki adamı görüp dondu kaldı. Ercan’dı gelen, elleri cebinde, ağzının kenarında o pis sırıtmasıyla.
Güneş gözlerinin üzerine düşüyor, o tanıdık gülümsemenin içindeki karanlığı bile parlatıyordu. Hasan’ın evine yerleştikten sonra gerideki tüm izlerini sildiklerini Ercan’ın bunca zaman geçtikten sonra bir daha onları bulamayacağına inanmışlardı.

“Ne bu surat? Beni gördüğüne sevinmedin mi?” dedi Ercan pis pis.  Sesi dalga geçer gibiydi, ama altında bir tehdit vardı.

Melike’nin kalbi bir an yerinden fırladı sanki. Yüzü soldu, nefesi kesildi. “Sen…” diyebildi, sesi tıkanmıştı.

Ercan kapının kenarına yaslandı, rahat ve hoyrat. “Sen de hiç değişmemişsin,” dedi. “Zengin olmuşsun ha? Evin de güzelmiş.”

Melike hemen etrafa baktı; sesi kısık, panik doluydu.

“Git buradan. Ne işin var burada? Annem yukarıda, duyacak.”

“Annen ha?” diye güldü Ercan. “Onunla da konuşurum sonra. Siz ikiniz de beni unuttu sandınız değil mi? Unutamazsınız. Ben kimim biliyorsun.”

Melike’nin gözleri doldu, nefesi hızlandı.

“Git dedim!”

Ama Ercan yaklaşmıştı bile; elini uzatıp onun kolunu tuttu. Parmaklarının sertliği bile tanıdıktı.

“Beni kovamazsın,” dedi dişlerinin arasından. “Ben seni de anneni de ele geçirdim bir kere. Siz beni aptal mı sanıyorsunuz. Yamanacak yeni birini bulunca beni satmak kolay öyle mi? Şimdi borcunu ödeyeceksin.”

Melike’nin yüzü birden bembeyaz kesildi, vücudu geriye çekildi.
“Yeter!” dedi, sesi çatlayarak. “Defol git buradan!”

Safiye, kulübedeki dikişi bırakıp başını kaldırdı. Bir erkek sesi duyduğunu sandı önce. Sonra bir kadın sesi… Melike’nin sesini andıran bir ses ama emin olamadı. Camın önüne geldi, ama büyük evin kapısı kulübeden gözükmediği için bir şey göremedi. Eve şöyle bir bakıp yeniden gözlüklerini aramaya başladı, hem yakını, hem uzağı sokmuştu bir yere ama nereye?

Melike, Ercan’ın gitmeyeceğini anlayınca, mahalleye rezil olmamak için, kapıyı arkasından yavaşça aralık bırakıp.

“Gel benimle!” diyerek arka bahçeye dolandı. Ercan sessizce geldi peşinden. Melike kulübeyi şöyle bir kontrol etti, pencereler kapalıydı. Yeniden Ercan’a dönüp, güvenli görünmeye çalışarak saçını geriye itti ama telaştan nefesi kesilmişti artık.

Ercan yeniden koluna yapıştı, “Kahpesiniz!” dedi hırlayarak, “Onca paramı yediniz ve bir haber bile vermeden kaçıp gittiniz öyle mi?”

Melike, Ercan’ın elinden kurtulmak için geri geri giderken ayağı taşa takıldı, sendeledi.

“Ne istiyorsun?” diye bağırdı hafifçe, korkusundan sesini yükseltemiyordu.

Ercan onu kolundan sertçe çekip, kendine yaklaştırdı, pis kokan nefesi şimdi suratında dolaşıyordu. Bu nefesi artık solumadığı için geçen onca zaman sonra midesi bulandı.

“Ne mi istiyorum? Eski günlerin hatırını, biraz para belki, belki de sadece seni korkutmayı…”

Melike’nin gözleri öfkeyle doldu. “Hasta mısın sen?! Git buradan!”

Ercan’ın kahkahası kısa ve tizdi.

“Ne oldu, anan zengin koca bulunca kendinizi bir şey mi sandınız? İkinizi de öldürürüm.”

“Saçmalama sana haber verecektik!” diye tısladı Melike başını ondan uzak tutmaya çalışarak.

“Tabi, beni bulmak çok zordu sanki! Ya benden aldığınız onca parayı geri ödersiniz ya da ikinizi de lime lime doğrarım anladın mı? Önce senden başlarım, anana seyrettiririm yavaş ölümünü, sonra da ona geçerim!”

“Ercan, dur sakin ol da konuşalım!” dedi Melike korkuyla, onun tehditlerinde şaka olmadığını biliyordu. Hiç habersiz ortadan kaybolduklarında gözü dönmüş olmalıydı. Hep annesinin suçuydu. Gerçi öylece kaçıp gitmeseler Ercan yakasını bırakmazdı, onun da işine gelmişti ama annesi bulamaz bizi yeni bir hayata başlarız, o da unutur gider demişti. Melike biliyordu Ercan’ın böyle bir kazığı unutmayacağını. Başlarda korkuyla dışarıdan, camlardan uzak durmuş ama sonra zaman geçtikte annesinin haklı olduğuna karar verip rahatlamıştı.

“Katil mi olacaksın?” dedi annesinin sakinliğini taklit etmeye çalışarak, “Annemin yeni kocasından çekindik, yoksa seni bulacaktım ben ama herif belalı biraz!”

“Bana ne lan senin ananın kocasından? Takip ediyorum günlerdir sizi. O ezik mi belalı, saçlarına jöle süren, sonradan görme hırbonun teki!”

Safiye kulübenin hemen ilerisinden gelen sesleri boğuk boğuk duyuyordu ama tam ne konuşulduğundan emin değildi. Hafifçe cama yaklaşıp, perdenin arkasından baktı yine, Melike’yi seçti gözü hayal meyal ama tam göremediği için sarıldıklarını sandığı adamı seçemedi.

“Sevgilisini çağırmış herhalde!” diye mırıldandı önce, “Aman aman bana ne! Ne yaparlarsa yapsınlar!” diyerek geri çekildi, şimdi onu fark ederlerse, Hasan’ı gene üzerine salarlardı.

Melike, Ercan’ın pantolon belinden çıkardığı silahın, midesine dayandığını hissedince, iyice panikledi.

“Ne istiyorsun?” dedi yalvarır gibi, “Hiç param yok benim. O herif günde yetecek kadar para bırakıyor eve!”

“Yalan söyleme! Senin annen aptal değil, onca paraya çekmez kimsenin ağız kokusunu!”

“Evi yaptı annemin üzerine, o yüzden şimdilik idare ediyoruz!”

“İdare ediyormuş, lan sizin gözünüz doymaz bir kere! Yalan atma bana! Şimdi çeker tetiği bağırsaklarını dökerim şuracığa!”

“Etraftan duyup gelen olacak!” dedi Melike son bir hamleyle, “Şu kulübede adamın eski karısı yaşıyor, çoktan polisi aramıştır bile!”

Ercan’ın gözü kulübeye kayınca, boşluğundan faydalanıp, kolunu kurtardı onun sıkı parmaklarından. O anda ayağının hemen yanında, Safiye’nin bostan yaptığı toprağın etrafına dizdiği keskin uçlu taşları fark etti.

Ercan başını çevirip onu yeniden yakalamak için bir adım daha atınca, Melike ani bir refleksle eğildi, taşı kavradı. Ercan kulübede biri olduğunu duyunca, silahı bilinçsizce yeniden beline sokmuştu. Melike’ye döner dönmez, Melike bütün gücüyle taşı adamın alnının ortasına indirdi.  Elleri titriyordu. Ercan sendeleyip yere düşünce,  “Yaklaşma…” dedi korkuyla. Ercan alnına yediği darbenin etkisiyle sarsılmış, eliyle yüzünden akan kanı kontrol ediyordu. Hırslı gözleri Melike’ye dikilip, eli yeniden beline doğru kayınca, Melike can havliyle yere oturup elindeki taşı, yeniden kafasına indirdi. İnce bedeninden beklenmeyen güce, Ercan’ın refleksleri yetişememişti. Taşın sivri yeri ikinci kez başının üzerine gelince, derin bir inleme sesi duyuldu, gözleri kapanıp, beline uzanan eli yanına düştü.

Kısa bir “tok!” sesi çıkmıştı sadece. Sonra derin bir sessizlik.

Melike’nin son bağırışı ile Safiye yerinden sıçramıştı. Başını pencereye çevirdi, O sesi tanımıştı; bir şeyin düştüğünü. Kafasını eğerek camın kenarına geldi. Bahçede tek başına çömelen Melike’yi seçti gözü yine, adam gitmişti belli ki.

“Oh! Neyse!” dedi içinden

Ama içine yerleşen tuhaf tedirginliği bastıramadı, geldiği gibi geri çekildi sessizce. Sabah gözlüğünü mutfakta çıkardığını hatırladı en son, döşemeyi gıcırdatmaya korkarak sessizce mutfağa geçti.

(devam edecek)

Yorum bırakın