Bahar bu sefer beklediklerinden çabuk geldi.
Hava, sanki kışı unutturmak istercesine ılımış; rüzgâr bile tatlı esmeye başlamıştı. Nilüfer artık üçüncü sınıfa geçmişti, saçlarını kendisi örüyor, boyu da neredeyse annesinin omzuna geliyordu. Safiye, her sabah kızını okula bırakmadan önce balkona çıkıp gökyüzüne bakıyor, “Artık vakti geldi,” diyordu içinden.
O sabah, eline Nilüfer’in çantasını verdi, kendi mantosunun düğmelerini iliklerken kararını çoktan vermişti.
Salona girdiğinde Hüsna ile Hasan kahvelerini yudumluyorlardı. Hasan sabah gazetesine gömülmüş, Hüsna’nın sesi odayı dolduruyordu.
Safiye, kapının eşiğinde bir an durdu. Gözlerini yerden kaldırmadan, Hüsna’ya hiç bakmadan konuştu.
“Kulübeye geçebiliriz artık,” dedi, ne izin ister gibi ne de rica eder gibi. Sonra başını eğip kapıya yöneldi.
Nilüfer, annesinin söylediğini duyar duymaz sevinçten yerinde duramadı. Sokağa çıkarken çantasını kollarına savuruyor, “Gerçekten mi anne, yine orada mı olacağız?” diye fısıldıyordu.
Safiye hafifçe gülümsedi. “Evet kızım. Artık bahar geldi.”
Kapı kapanınca Hüsna aynadan kendine baktı, dudaklarındaki ruju kontrol etti ve kendine güvenli bir edayla dönüp “Bu yaz şu eve bir ısıtma sistemi de uydur artık,” dedi Hasan’a işveli bir sesle. Yerine geçip fincanın dibinde kalan kahvesini telvesiyle karıştırırken ekledi, “Herkes kendi yoluna baksın, kocacığım. Ben onları düşünüyorum, kız da büyüyor artık. Onlar da rahat etsinler, sen vicdanlı adamsın. Kızının mutluluğunu önemsersin, biliyorum. Melek gibi bir kalbin var senin. Başkası olsa çoktan sokağa atardı bunları.”
Söyledikleri her kelimede, sesi biraz daha yumuşuyor, bir yandan da gözlerinin içine bakarak elini Hasan’ın dizine koyuyordu.
Hasan, karısının o pışpışını seviyordu. Gülümseyip gazetesini katladı.
“Peki,” dedi. “Ama bir hafta daha beklesinler. Eve ustaları sokacağım.”
Ertesi sabah işe gitmeden önce Safiye’ye seslendi.
“Taşınmayı bir hafta ertele, eve bakım yaptıracağım.” dedi duygusuz bir sesle.
Safiye, bunun nedenini sormadı. “Tamam,” dedi, içinden ‘Demek daha iyi yaşayalım diye onarıma karar verdi’ diye geçirdi. Hâlâ içinde ki o saf kadın Hasan’ın onların iyiliğini düşünme ihtimaline tutunuyordu nedense ya da belki sadece şimdi buna inanması gerekiyordu ve başka çaresi yoktu.
O gün öğleden sonra ustalar geldi. Bahçede çekiç sesleri, kazma kürek yankıları başladı.
Safiye, çatı katının penceresinden izledi olanları; adamların kimisi evin içinde, kimisi bahçede çalışıyordu.
Bir süre sonra kalorifer petekleri bahçeye indirildi, sonra birer birer kulübenin önüne dizildi.
O an anladı; Hasan, ısıtmayı oraya çekiyordu. Gözleri doldu, ama sesini çıkarmadı.
Yıllar sonra ilk kez, içine sessiz bir sevinç doğdu. Bu defa Hasan’ın iyiliği için değil, artık bu çatı katına tıkılıp kalmayacaklarını anladığı için.
Nilüfer’i okuldan almaya gittiğinde “Artık kışın da kendi evimizde olacağız,” dedi gülümseyerek.
Küçük kız, annesinin boynuna sarıldı. “Gerçekten mi? Hiç çıkmayacak mıyız oradan?”
Safiye başını salladı. “Bir daha değil kızım. Artık bizim evimiz orası.”
Ustaların işi on güne yakın sürdü. Bahçedeki toprak kazıldı, borular döşendi, kulübenin duvarlarına yalıtım yapıldı. Safiye her sabah yukarıdan onları izledi, ama kimseye bir şey belli etmedi. İçinde büyüyen mutluluğu, sessizliğin içine sakladı.
Bir sabah Hasan onlar kapıdan çıkarken giyerken, “Git evi temizle,” dedi, “Ustalar bugün işi bitiriyor, eşyaları taşısınlar.”
Safiye durdu. Uzun zamandır kocasının gözlerine bakmıyordu, bu kez baktı.
“Allah razı olsun,” dedi sade bir sesle, “teşekkür ederim.”
Hasan omuz silkti. Safiye başını eğdi, kızının elini sımsıkı tutup kapıdan çıktı. Arkasından Hüsna’nın sesi duyuldu.
“Bak gördün mü, ben sana söyledim, çok sevaba girdin,” dedi Hasan’a. Sesi tatlıydı ama içinde o tanıdık alay gizliydi.
Hasan yaptığından memnun hazırlanıp evden çıkınca Melike salona girdi, annesini süzdü.
“Tam bir şeytansın sen,” dedi gülerek, kapı aralığından aşağıdaki konuşmaları dinlemeyi ihmal etmemişti.
Hüsna aynadaki saçlarını düzeltti, gururla gülümsedi.
“Ne yapayım, aklımı kullanıyorum. Sen de öğren biraz.”
“Benim keyfim yerinde,” dedi Melike. “Niye değiştireyim ki?”
Hüsna iç çekti, elindeki tarakla kızının saçına dokundu.
“Rica ederim, aklını başına topla. Evlilik çağındasın artık. Hasan yakında söylenmeye başlar.”
Melike gözlerini devirdi. “Yani sen benden de kurtulmaya çalışıyorsun, anlaşılan.”
Hüsna kahkaha attı. “Ah benim saf kızım, nereye kadar gezip tozacaksın? Gençlik geçiyor. Sonra benim gibi bir öküze kalırsın.”
Melike gülüp geçti ama annesinin gözlerindeki yorgunluğu fark etti. Kadının her sözü sinsi, her gülüşü hesaplıydı. Ama o hesapların içinde, kendi kızının payı bile vardı.
Bahar tüm güzelliğiyle yaza evriliyordu. Toprak, güneşle ısınmış; rüzgârda kuruyan çamaşırların arasında sabun kokusu dolaşıyordu. Nilüfer, okuldan gelir gelmez çantasını bir kenara atıyor, bahçeye koşuyordu. Eren de her zaman ki gibi onu bekliyordu. Kış boyunca ikisi de değişmişti; ama Eren’in yüzündeki fark daha belirgindi, dudağının üzerinde beliren o ince, koyu tüyler Nilüfer’in dikkatini hemen çekmişti.
İlk görüştüklerinde bir an sustu, baktı, ama arkadaşını utandırmamak için hiçbir şey demedi.
Sadece gülümsedi.
Akşam eve girer girmez dayanamayıp annesine sordu:
“Anne, Eren’in dudağında siyah tüyler çıkmış. Çok komik görünüyor ama üzülmesin diye söylemedim. Hasta olduğu için mi çıkıyor?”
Safiye şaşırdı önce, sonra yüzünde belli belirsiz bir gölge dolaştı. Bir an için Hasan’ı hatırladı.
Eskiden sabahları aynanın karşısında uzun uzun tıraş olurdu. Köpüğü yüze yayarken aynadaki suretine dik dik bakar, sonra usturayı yavaşça indirirdi. Yüzüne sertlik veren bıyıkları vardı o zamanlar… Sonra bir sabah Hüsna’nın isteğiyle kesip atmıştı. Safiye bunu hiç bilmemişti ama içi birden soğudu.
“Bıyık onlar kızım,” dedi yumuşak bir tebessümle, “Eren de büyüyor, delikanlı oluyor. Aranızda yaş farkı var. Biraz daha büyüdükçe tüyler bıyığa dönüşür.”
Nilüfer dudak büktü. “Bıyıklı bir arkadaşım olmasını istemiyorum.”
Safiye güldü, gülüşünde hem sıcaklık hem hüzün vardı.
“Olur öyle. Ağabeyi öğretir ona tıraş olmayı, sen sakın bir şey söyleme.”
Artık kışın da o büyük eve dönmeyeceklerini bilmenin huzuru ikisinin de yüreğini ısıtıyordu. Safiye bu yaz daha çok çalışmaya karar vermişti. Mahalledeki kadınlar için yünlerden atkı, bere, lif örüyor, siparişler birikince paraları dikkatle döşeğin altına yerleştiriyordu. Elindekilerle idare etmeyi iyi öğrenmişti. Artık ağlamıyordu. Nilüfer uyuduğunda sessizce pencereden dışarı bakıyor, bahçedeki teneke saksılara diktiği çiçeklerin yapraklarına vuran ay ışığını izliyordu. Her ilmekte biraz daha güçlenmişti. Artık o çatı katında değil, kendi hayatında bir yer edinmişti.
O yaz Hüsna, Hasan’ı ikna edip Melike’yle kısa bir tatile gitmişti.
“Evde boğuldum,” diyordu. “Biraz hava alayım.”
Hasan da bahane aramadan izin vermişti. Aslında sadece biraz sessizlik istiyordu. Hüsna, dönüşte bronzlaşmış teniyle komşularını topladı. Evi parfüm kokuları sardı, kahkahalar pencerelerden sokağa taştı.
“Hasan’ım ne iyi koca,” diyordu, “bizi bunaldık diye tatile gönderdi. Ben gitmem dedim, o ısrar etti.”
Kadınlar birbirine bakıp sırıttı. Bazıları gerçekten dinliyor, bazılarıysa içlerinden başka şeyler geçiriyordu.
“İnşallah kocan biriyle kafayı bulur da biraz aklın başına gelir.”
Ama kimse söylemedi; herkes yüzünde tatlı bir tebessümle oturdu.
Safiye o günlerde bahçedeki küçük evinde kendi battaniyesini örüyordu. Nilüfer okuldan gelir gelmez annesinin yanına oturuyor, ödevini bitirip ilmeklerin sesini dinliyordu.
“Seninki kaç oldu anne?”
Safiye gülümseyerek. “Bitince sayarız kızım.” diye yanıt veriyordu.
O küçük kulübede zaman, ilmek ilmek işleniyordu. Dışarıda dünyanın gürültüsü sürerken, içeride her şey sessiz ve iyiydi.
Havalar yavaş yavaş yeniden serinlemeye başladığında, bir sabah büyük evin kapısı çalındı. Hasan çoktan işe gitmişti.
(devam edecek)