Sessiz Çığlık – Bölüm 24

Komşular Safiye’ye uğrayıp siparişlerini artık bahçedeki kulübeye getirip götürmeye başlayınca içindeki Hüsna’nın zehir iyice çoğaldı. Safiye, kapının önüne çıkardığı iki eski sandalyeyi yıkayıp kurulamış, üstüne örtü sermişti. Misafirleri o sandalyelere oturtur, çayını demleyip küçük tabaklarda ikramlar ederdi. O anlarda kulübenin önünde evin içindeki sahte kahkahalar gibi olmasa da huzurlu bir sohbet olurdu. Hüsna ise pencereden bakar, kendi evinde yapayalnız hissederdi.

Bahçeye uğrayan komşuların hiçbiri artık Hüsna’nın kapısını çalmaz olmuştu. Bu, onun için dayanılmaz bir aşağılanmaydı. İçindeki hırsı bastırmak için gösterişe sarıldı.
Bir gün, “Herkese bir gün yapacağım, görsünler kim kiminle oturuyor,” dedi. Evi süsledi, masaları donattı, kendi arkadaşlarıyla komşulardan iyi geçindiğini sandığı bir ikisini  davet etti. Gözleri sürmeli, dudakları rujlu kadınlar kahkahalarla doldurdu salonu. Komşu kadınlar, sessizce onların sohbetlerini dinleyip, çaylarını yudumladılar bir süre.

Hüsna onlara ikramlarda her seferinde aynı cümleyi söyledi durdu:
“Çok şükür, Hasan’ım bir dediğimi iki etmez. Her şeyin en iyisini alıyor, yiyin kızlar!”

Kadınlar başlarıyla onaylasalar da,  hepsinin gözlerinde bir acıma vardı.
Komşu kadınlardan biri bir arkadaşının başına gelen aldatma hikayesini anlattıktan sonra “Yuva yıkanın dostu olmaz,” diye laf attı ortaya. Zaten anlattığı hikayede gerçek değildi. Sırf Hüsna’ya gıcık olduğu için anlatmıştı. Lafın nihayet kendilerine geldiğini fark eden diğer komşular hemen atıldılar.

“Kadın kadın olmalı, yuvasını korumalı,” dedi biri alaycı bir gülümseyle.

Hüsna kahkahayla karşılık verdi.

“Ben kadın olmayı biliyorum. Kocasını elinde tutamayanlar konuşmasın.”

Sözleri bir an havada asılı kaldı, sonra herkes sustu.

Yalnızca çay fincanların tıkırtısı duyuldu. Hüsna’nın arkadaşları ortamın gerginliğini silmek ister gibi hemen alışverişten konu açtılar.

O akşam kadınlar dağıldığında Hüsna aynanın karşısına geçip, rujunu tazeledi, elbisesinin yakasını düzeltti. Parfümünü sıktı.

“Ben aptal değilim,” dedi kendi yansımasına, “Ben kazandım. Pek çok kadın benim yerimde olmayı isterdi.”

Ama aynadaki kadının gözleri, söylediği kadar inanmıyordu buna.

Ertesi gün evde olan bitenden habersiz, bahçede Safiye, Nilüfer’e çiçeklerin sulanma sırasını anlatıyordu. Nilüfer, her saksıya bir isim vermişti: biri umut, biri ateş, biri pembecik. Güneş batarken, küçük evin penceresinden dışarı süzülen ışık, sardunyaların üzerine düşüyor, rüzgârda salınan tül fiyonklar sanki onlara dua ediyordu. Hüsna her gün o manzaraya baktıkça içindeki boşluk büyüyordu.
Safiye ve Nilüfer, o küçük kulübede yoksullukla değil, huzurla yaşıyorlardı ve Hüsna’nın bütün süsü, onların sessiz mutluluğu karşısında solup gidiyordu.

Havalar soğumaya başlamıştı. Sabahları toprağın üzerinde ince bir beyazlık, nefes alırken çıkan buharla karışıyordu. Safiye, sabahları kulübenin kapısını açarken ellerinin üşüdüğünü hissediyordu. Nilüfer’in minik elleri her zamanki gibi çay bardağını tutarken buz kesiyordu.

Evde bir soba yoktu, pencereden giren rüzgâr ise sanki duvarlardan geçiyordu. Bir akşam, Hasan yine ay sonunda parayı bırakmak için bahçeye dolandığında Safiye cesaretini toplayıp

“Nilüfer üşüyor artık,” dedi sessizce.

Sesinde ne sitem vardı ne beklenti, sadece gerçeği söylüyordu.

Hasan kısa bir an durdu. Gözlerini kaçırdı. “Yarın bakarız,” dedi kısaca, elindeki zarfı uzatıp arkasını döndü.

Evin içine girdiğinde, Hüsna salonda oturuyordu. Kadının yüzünde kırmızı bir ruj, elinde dantel bir mendil vardı.

“Ne oldu yine? Bahçede gördüm seni. ” dedi yarı alayla.

“Yarın adamlar çağıracağım. Çatı katına geri taşınacaklar.”

Hüsna gözlerini devirdi, dudaklarının kenarıyla gülümsedi.

“İyiydik böyle,” dedi dişlerinin arasından. “Ama öyle diyorsan öyle olsun, kocacığım.”

Hasan cevap vermedi, sadece ayakkabısının ucuyla halının püskülünü düzeltti, sonra geçip oturdu her zamanki yerine ve televizyonun sesini açtı. Televizyonun sesi ne kadar açılırsa Hüsna’nın dırdırı o kadar az duyuluyordu artık.

Ertesi sabah erkenden bahçeye iki adam geldi. Kulübenin içinden eşyalar çıkarıldı; yorgan, yastık, çatı katından inen ne varsa yeniden eve taşındı.

Safiye sessizce izledi, Nilüfer’in gözleri doldu.

“Artık bahçeye çıkamayacak mıyım anne?” dedi hüzünle.

Safiye kızının saçlarını okşadı, yutkundu.

“Zaten havalar soğudu,” dedi. “Senin de derslerin var. Çok bunaldığında birlikte çıkarız, parka gideriz. Ben de iplerimi alırım, biraz dolanır, sonra döneriz. Olmaz mı öyle?”

Nilüfer’in yüzü biraz olsun aydınlandı. “Gerçekten gidecek miyiz?”

“Gideceğiz,” dedi Safiye, gülümserken içindeki sızıyı sakladı.

Çatı katına taşındıkları ilk gün ev sessizdi.

Safiye yine sabah erkenden kalktı, Nilüfer’le küçük bir kahvaltı hazırladı. Masadaki tabak sayısı hiç değişmiyordu ama o sessizlik artık daha ağırdı. Nilüfer okula gittikten sonra Safiye mantosunu giyip kulübeye indi. Soğuk hava yanaklarını kesiyor olsa da, kendi mutfağı olan bu küçük yerde huzur buluyordu. Yemeklerini yine orada pişirmeye karar vermişti.

Küçük evin kapısını açtığında, içeride hâlâ kalan eşyaları ve eski sıcaklığın hayali vardı. Ocağa bir tencere koydu, bir parça yemek pişirdi, sonra bir kaba alıp eve çıktı.

Akşam olduğunda Nilüfer okuldan dönmüş, ödevlerini yaparken kendi yaptığı yemeği ısıttı.
Safiye masaya oturdu, kızının tabağına bir kaşık daha koydu.

“Sen çok büyüdün,” dedi hafifçe.  Nilüfer gülümsedi. O akşam hüzün, küçük bir mutluluğa karıştı.

Hüsna bu defa oralı bile olmadı. Ne sofraya geldi, ne laf etti. Evdeki sessizlik, ilk defa huzursuz değil, rahatlatıcıydı.

Birkaç gün sonra komşulardan biri uğradı. Önce kulübeye uğramış, orada kimseyi bulamayınca evin kapısını çalmıştı. Kapıyı açan Hüsna’ya Safiye’yi sorunca, Hüsna yukarı seslenmiş, sonra salona geçip onları dinlemeye başlamıştı.

“Safiye abla, sana bu küçük ısıtıcıyı getirdim, havalar soğudu ablamla çocuk üşürler dedim.” sonra sesini alçaltıp “Geri mi geçtiniz bu eve?” diye sordu. Safiye başını sallayınca, “Olsun, lazım olur belki yine!” derken kadının sesi merhametle titriyordu.

Salondan konuşmaları dinleyen Hüsna’nın  yüzü gerildi. Elindeki çay bardağını sehpaya bıraktı ama bir şey demedi. Safiye, teşekkür edip ısıtıcıyı aldı. Kadın gidince de, yukarıdan anahtarı getirip, onu kulübeye taşıdı. En azından yemek yaparken mutfakta yakabilirdi artık. Isıtıcıyı mutfağa bırakıp geri dönerken yüzünde tatlı bir tebessüm belirmişti.

“Allah’ım çok şükür yardımını esirgemiyorsun!” diye dua etti.

Komşularının ısıtıcı getirdiğini Nilüfer’e söylemedi. Küçük kız duysa, “Anne, yine orada oturalım,” diye tutturacaktı. Kulübe küçük olsa da, bütün bir kış her yerinden soğuk sızan evde bir küçük ısıtıcı ile geçmezdi.

Nilüfer’i okula bırakıp dönünce, kulübede tek başına, minicik bir ısıtıcıyla  örgülerini örmeye ve yemeklerini yapmaya başladı. Nilüfer’in dönmesine yakıp sonra elindeki yemek kabıyla eve dönüyordu.

Kış ağırlaştıkça dışarıda isten ve soğuktan nefes almak bile zorlaştı ama artık çatı katında yaşamaya alışmışlardı. Geçen defa başlarına gelen şokun ağırlığından küçücük oda üzerlerine kapanıyor gibi gelirken, bu kış biraz daha rahatlardı. Hasan eve geçtikten sonra azaltsa da, Safiye’nin eline birkaç kuruş sıkıştırmaya devam ediyordu. Nilüfer’in ihtiyaçlarını karşılamak zorundaydı, mahalleden bir de çocuğuna bakmıyor diye laf işitmek istemiyordu.

Safiye, Hasan’dan gelen paralarla kızının kışlık ihtiyaçlarını almıştı. Çocuğun boyu uzuyor, ayakları sürekli büyüyordu. Kulübeye geçtikten sonra komşular daha çok destek olduğundan bu kış ayağına giyecek bir botu olmuştu. Komşunun oğlunun eski botuydu ama erkek çocuklar daha hızlı büyüdüğünden fazla yıpranmamıştı. İçi miflonlu, altları kauçuk sıcacık tutan bir bottu. En azından kızını bırakmaya çıkıp, gelirken ayakları donmuyordu artık. Kışa girerken aldığı yünlerden Nilüfer’e arkadaşlarının taktığına benzer kulakları olan bir bere ile atkı da örmüştü. Kalan yünle kendi başına örüyordu şimdi bir tane, iki tane de patik örecekti evde giymeleri için. Ev kaloriferli olsa da, çatı katındaki küçük petek odayı aşağı ısıttığı gibi ısıtamıyordu.

Safiye her akşam Nilüfer’in yorganını sıkıca çekiyor, “Az kaldı,” diyordu.

“Havalar ısınınca yine özgür olacağız.”

Nilüfer başını annesinin omzuna koyuyor, “Biliyorum,” diyordu, “biz dayanırız.”

Ve gerçekten dayanıyorlardı.

(devam edecek)

Yorum bırakın