Hüsna’da komşularla ufak ufak muhabbet kurmaya başlasa da, onların imalı sözleri ve gözlerini fazla görmemek için eski ahbapları ile muhabbetteydi. “Adam bana sırılsıklam aşık oldu” diye anlatıyordu herkese. Onun cilvesini bilen arkadaşları işin aslını bilseler de, kendileri de ondan farklı olmadığından, “Seni aklına koyanı yapar, şeytana pabucunu ters giydirirsin!” diyerek destek veriyorlardı. Yağlı kapı bulmak kolay değildi, Hüsna aklını kullanmış, yaşına rağmen Hasan’ı ayartmayı başarmıştı. Tabi onların yanında Hasan’ın öküzün önde gideni olduğundan hiç bahsetmiyor, ona neler aldığını, nasıl nazik olduğunu anlatıp duruyordu. Biraz daha geçince “Temizliğe de bir kadın bulalım!” diyecekti. Yerini yapmak için ne kadar yorulduğunu, her gün yavaş yavaş anlatmaya başlamıştı ama Hasan “Kendi evinin işini yapıyorsun, başka ne işin var!” deyip durduğu için henüz fazla ısrar etmiyordu. Koskoca evi geçirtmişti üzerine, kalanları da yavaş yavaş rayına oturtacaktı. Hasan’ın ileri umduklarından da açılmış, yanına bir sürü adamlar almış olsa bile işlere zor yetişiyorlardı.
O yaz, güneş Safiye ve Nilüfer’in yaşamaya başladığı o küçük evin tarafına biraz daha fazla vurdu. Nilüfer sabahları kitaplarını küçük masaya seriyor okul tatil olsa da unutmamak için derslerini tekrar ediyordu. Safiye çaydanlığı kaynatıyor, kulübelerini tertemiz yapıyor, ana kız sakınmadan, utanmadan kendi sofralarında yiyorlardı. Dışarıdan kuş sesleri geliyordu, çatı katındaki odanın küçücük penceresinden, aşağıdaki cennetin içine inmiş gibiydiler. İlk kez nefes alır gibi hissediyorlardı. Bu eve gelirken kurdukları hayallerin içinde gibiydiler. Bahçede yürümek artık yasak değildi. Her adım, evin içinde unuttukları bir özgürlüğü hatırlatıyordu. Nilüfer bahçeye rahatça çıktığından, Eren ile yeniden sohbetlerine de başlamışlardı. Safiye büyük eve yakın tarafta olmasını istemediğinden, Erkutların bahçesine yakın tarafta oynamasına artık ses çıkarmıyordu.
Bir öğleden sonra Eren telin diğer tarafından seslendi.
“Nilüfer!”
Nilüfer kulübenin önüne serdiği kilime bebeklerini çıkarmış, annesinin verdiği kumaş parçalarını bedenlerine sarıp onlara yeni elbiseler yapmaya çalışıyordu. Eren’in sesini duyunca başını kaldırdı, gülümsedi.
Eren elindeki defteri uzattı.
“Senin için çizdim.”
Nilüfer defteri açtı; eğiş bücüş çizilmiş bir ağacın altında iki küçük figür vardı.
“Biz miyiz?” dedi.
Eren başını eğdi, “Belki,” diye mırıldandı.
İkisinin sessizliği, telin iki tarafında da aynı utangaç sıcaklığı taşıdı. İki çocuk kendi yalnız dünyalarında birbirlerine kocaman yerler açmışlardı.
O sırada balkonun gölgesinde Erkut belirdi. Elinde çay bardağı, sessizce kardeşini izliyordu.
Bakışları farkında olmadan Safiye’ye kaydı. Kadın, mavi bir kovayla eşiği siliyordu. Göz göze geldiler; ne gülümseme vardı aralarında ne kaçış. Sadece kısa, sessiz bir selam geçti. Safiye başını eğdi, işine döndü. Melike uzun bir zaman onları göremeyince merak ettiğini söylemese de, bahçedeki kulübeye geçince Erkut yeniden iyi olmalarına sevinmişti.
Melike perde aralığından bu sahneyi seyretti. Erkut’un kendisine bakışını yakalayınca saçını savurdu, kısa bir süre cama yasladı. Bir anlığına görünür oldu, sonra perdeyi kapattı. Kendine sessizce güldü; bu küçük oyun onu eğlendiriyordu.
Hüsna kızının hemen arkasındaki koltukta oturduğundan, pencereden hepsini görüyordu. O an kalbinde bir şey kabardı; kıskançlık mıydı, öfke mi, ayırt edemedi.
Akşam Hasan eve gelince dayanamadı.
“Görüyor musun?” dedi hırsla. “Bahçe onların oldu. Kız oğlanla, kadın abisiyle göz göze. Olacak iş mi bu?”
Hasan ayakkabısının bağını çözerken homurdandı.
“İstedin, attık işte evden. Daha ne istiyorsun, ayaklarına zincir mi bağlayayım? Bahçeye çıkmayın mı diyeyim gidip. Safiye salaktır ama edeplidir. Uzatma artık. ”
Hüsna susmadı, yüzü ekşidi.
“Böyle devam edemez,” dedi hırçın bir sesle.
Hasan ellerini iki yana açtı, sıkılmıştı artık.
“Ben işteyim, sen de evi idare et,” dedi ve televizyonun sesini açtı.
Hüsna camdan dışarı baktı. Küçük evin ışığı yanıyordu. O ışığın içinde iki gölge vardı; biri annelikle ayakta duran bir kadın, diğeri çocuklukla büyümeye direnen bir kız. Hüsna için o ışık huzursuzluktu, ama Safiye için yıllar sonra ilk defa bir ev gibiydi.
Küçük evin önündeki toprak, sabahın erken saatlerinde kaynar su gibi buhar çıkarır, akşam olunca serinliğin içinde cırcır sesleri yankılanırdı. Safiye, kızına söz verdiği gibi yağ tenekelerine renk renk sardunyalar dikmişti; biri kırmızı, biri beyaz, biri de pembe açtı. Tenekelerin üzerine eski tül perdelerden fiyonk yaptı. Sonra gülümseyerek, “Biz de öyle olacağız,” dedi kendi kendine, “Kim ne derse desin kendi rengimizde kalacağız.”
Hasan her ay, ayın ortasında para bırakmak için çıkageliyordu. Arkaya dolandığında, vaktinin çoğunu bahçede geçiren Nilüfer’in yüreği hep ağzına gelirdi. Babasının ayak sesleri toprakta duyuldu mu, kalbi hızla çarpar, evin içine kaçıp, pencereden dışarı bakar ama yüzünü göstermezdi.
Babasının gözlerinin içinde, hâlâ aradığı bir sevgi izi vardı ama kimseye itiraf etmiyordu. Babasının onları hiç özlemiyor olması minik yüreğini yakıyor ama annesi üzülmesin diye bunu sadece kendi başınayken düşünüyordu. Babası yeniden hayatlarına girerse, o küçük evin sessizliğini, annesiyle kurdukları huzuru bozacağına inanmıştı bir kere. Yine de çocuk kalbi baba sevgisine hasret yanmaya devam ediyordu.
Bazı gün penceren Hasan’ın geldiğini gören Safiye kapıda belirir, Hasan sessizce para uzatır, “İdare edin,” derdi. Safiye başını eğer, alırdı. Ne fazlasını isterdi ne başka bir talepte bulunurdu. “Allah razı olsun!” der sadece geçip giderdi içeri.
Hasan’ın gözlerinde, artık utanmadan yaşadığı hayatın kalın bir perdesi vardı. Safiye bunu fark ederdi ama söylemiyordu. O adam çoktan başka bir dünyanın parçası olmuştu.
Nilüfer, bir gün Eren’le bahçede otururken başını kaldırmadan, toprağı eşeler gibi konuştu.
“Babam bizi eskimiş oyuncaklar gibi yenisiyle değiştirdi,” dedi sessizce.
Eren anlamadı ama gülümsedi. Erkut sürekli sandalyede oturmasın diye, Nilüfer’in kapı önüne serdiği kilime oturtuyordu onu arada bir.
Nilüfer devam etti, “Ama ben annemi, seni asla değiştirmeyeceğim.”
Eren ne diyeceğini bilemediği için, sadece elindeki çubuğu onun gibi toprağa sapladı.
O sıradan bahçedeki ağaçların olgunlaşan meyvelerini toplayan Erkut’un yüreği cız etti. Küçük kızın sesi içini burktu. Topladığı meyvelerden iki tanesini yana geçip onlara verdi.
“Haydi yiyin bakalım! Pazarda bile yok böyle tazesi!”
Ama sonra Melike aklına gelince; geri dönmeden gözleri hemen büyük evin pencerelerine kaydı. Camın arkasında bir gölge belirdi, Melike perdenin ucundan baktı, Erkut’la göz göze geldi, sonra perdeleri kapadı. Erkut, yüzüne sinen o karışık duyguyla başını çevirdi, ellerini yıkamak bahanesiyle tekrar kendi bahçelerine yürüdü.
Safiye, Erkut’un bahçelerinden toplayıp bıraktığı bir tabak meyveye karşılık bir gün Erkutlara da bir sardunya götürdü. “Bu da sizin bahçenize renk katsın,” dedi verirken.
Erkut gülümseyerek teşekkür etti, saksıyı aldı, kapının önüne koydu. Küçük kulübenin önündeki fiyonklu teneke saksılar daha görür görmez hoşuna gitmişti.
Evde olduğu sürece pencerelerden gözünü alamayan Hüsna’nın gördüğü bu sahne içini ateş gibi yaktı. Pencereden izledi, çiçeğin verilişindeki saflığı, o anın dinginliğini kıskandı.
O sardunyada, kendi eline geçmeyen huzurun kırmızı bir yansımasını gördü. Elinden her şeyini aldığı bu kadın hâlâ nasıl böyle mutlu oluyordu.
“Salak işte!” dedi kendi kendine, “Salak olmasa kocasını elinde tutardı! Bir sardunya ile kimseyi kandıramaz!”
(devam edecek)