Erkut’un yüzü kasıldı. Ne diyeceğini bilemedi. Melike konuşurken parmaklarını saçlarının arasından geçirdi, bir adım daha yaklaştı.
“Ben geldiğini söylerim,” dedi hafif bir gülümsemeyle. “Belki arada beni görmeye de gelirsin.”
Erkut yutkundu, başını eğdi. “Sağ olun,” dedi yalnızca. Melike’nin parfüm kokusu rüzgârla birlikte dışarı süzülürken kapı kapandı.
Erkut birkaç saniye orada öylece durdu. Bahçe sessizdi. Pencerenin birinde, perde arkasında bir gölge hareket etti ama kimse görünmedi. Yavaşça geri döndü, eve doğru yürürken adımlarının sesi kendi içinde yankılandı. Arkasında kalan ev, artık ona tanıdık değil, başka bir dünyanın kapısı gibiydi.
“Kuma?” diye geçirdi aklından şaşkınlıkla.
Mahallede evdeki değişikliği fark ediyordu önce küçük fısıltılar başladı. Sonra o fısıltılar bakkalın önünde, çay ocağında, manav tezgâhında yankıya dönüştü. Herkes bir şey duymuş, bir şey eklemişti. Hüsna’nın evi eskisi gibi değildi artık; komşularla yavaş yavaş bağ kurmaya başlamış, ne geleni eksik oluyordu ne de lafı.
Hasan bir sabah bakkalda kendini tutamadı. Eli cebinde, sigarasını yakarken yüksek sesle konuştu:
“Evlendim,” dedi. “İki karım var şimdi. İkisine de bakıyorum. Allah’tan güç var.”
Bakkalın eli tezgâhın üstünde dondu.
“Karınla kızın yok muydu senin?” diye sordu şaşkınlıkla. Aslında duymuştu bir şeyler ama milletin dedikodusu sanmıştı.
Hasan aldırmadı, gülerek omuz silkti.
“Ne yapayım, kısmet. Adamız, gücümüz yetiyor çok şükür.”
O sözler rüzgâr gibi mahalleye yayıldı. Kapı önü sandalyelerinde oturan kadınlar birbirine eğilip “Duydun mu?” diye fısıldamaya başladı. Kimse Safiye’nin kapısını çalmaya cesaret edemedi ama herkes merak etti.
“Ne yapıyor acaba?”
“Akrabasıdır dedik ama değilmiş?”
Söyleyen çoktu, bilen yoktu.
Bir gün Safiye, Nilüfer’le pazara giderken köşe başında üç kadın önlerini kesti.
Kadınlardan biri elindekini poşeti dirseğine astı, diğerleri yaklaştı.
“Duyduk,” dedi biri, sesi hem meraklı hem mahcup. “Ev kalabalıkmış.”
Safiye durdu, yüzü kızardı ama gözlerini kaçırmadı.
“Artık odamız az, yükümüz çok,” dedi sade bir sesle. Kadınlar birbirine baktı.
“Erkeklere güven olmaz,” dedi yaşlı olan. “Biz seni uyarmıştık.”
Safiye gülümsedi, yorgun bir tevazuyla.
“Biz Allah’a güveniriz,” dedi. Sonra Nilüfer’in elini tutup yürümeye devam etti. Ne desindi? Bırakmışlar mıydı bir söz ona.
O karşılaşmadan sonra Safiye mahallede görünmeye başladı. Eskiden müşteriler işini kapıya getirirdi; şimdi o kapı kapı dolaşıyordu. Madem herkes duymuştu artık saklayacak da bir şey yoktu. Ayıp onun ayıbı değildi.
Siparişlerini el çantasında taşıyor, dikişleri, oyaları, küçük örtüleri kadınlara kendi eliyle teslim ederken hem biraz nefes alıyor hem de evdeki gözlerden uzak kalıyordu.
Bazı kadınlar gerçekten yardım ediyordu: “Sana müşteri buluruz, merak etme.” diyorlar, ücretin biraz fazlasını kızına da bir şeyler alırsın diye eline sıkıştırıyorlardı. Bazılarıysa sadece laf taşımak için çağırıyordu.
“Herkes konuşuyor,” diyorlardı. “Ama sen dik dur, haklısın.”
Safiye her defasında başını eğiyor, “Sağ olun,” deyip işine dönüyordu. Ama mahalledeki söylentiler çoktan Hüsna’nın kulağına ulaşmıştı.
Bir sabah Hasan kahvaltısını bitirirken Hüsna sesini alçaltıp konuştu:
“Safiye mahallede beni kötülüyormuş. Yuva yıkan kadın diyorlarmış. Herkes konuşuyor.”
Hasan gazetesini kapatıp sandalyesini geri itti, belli belirsiz bir gülümseme geçti yüzünden.
“E, yalan mı?” dedi.
Hüsna’nın yüzü dondu. O an anladı ki bu evde ondan çok, dedikodular hüküm sürüyordu. Hüsna’nın dırdırı artık evin içinde yankı gibi dolanıyordu.
Her sabah kahvaltıdan sonra aynı cümleyi söyler olmuştu: “Şunlara bir kulübe yaptırsan da evin içinden çıksalar artık.”
Başta Hasan oralı olmamıştı ama Hüsna söylendikçe sanki evi daralıyordu. Sonunda pes etti.
Bir sabah iki usta geldi, arka bahçede ölçü aldılar.
Akşama doğru çekiç sesleri, sıva kokusu, harç kovalarının metal tıkırtılarıyla evin havası değişti. Safiye pencereden baktı; anlam veremedi önce.
“Ne yapıyorlar?” dedi Nilüfer’e ama aslında kendi kendine soruyordu. Oysa cevap, akşam kapı açıldığında gelecekti.
Hasan çalmadan girdi içeri. Sesinde karar verilmiş bir soğukluk vardı.
“Haftaya eşyalarınız taşınacak” dedi. “Kışa kadar bahçede yaşarsınız.”
Ne açıklama yaptı ne yüzlerine baktı; döndü, kapıyı kapatıp gitti. Nilüfer şaşkınlıkla annesine baktı.
“Bahçede yaşayacağız yani?”
Safiye’nin dudakları titredi, ne sevinç ne öfke belli değildi. “Demek ki öyle,” dedi yalnızca. Kapı dışarı edilecekler sanmıştı, Hasan içeri girince, bahçedeki inşaatın kendileri için olduğunu anlayınca, garip bir rahatlama çöktü yüreğine.
Ertesi hafta, eşyalar sessizce indirildi. Küçük evin kapısı gıcırdadı, içeri deterjan ve taze sıva kokusu doldu. Bir masa, iki sandalye, eski bir soba.
Nilüfer pencereye koştu, nefesini cama bastı, “Anne, bahçedeyiz artık, yaşasın! Hava alabileceğiz istediğimiz gibi” dedi heyecanla.
Safiye gülümsedi, “Hava var ama yer dar,” dedi.
Nilüfer omuz silkti, “Olsun, burası bizim. Eren’le de oynarım yine eskisi gibi.”
Çatı katına saklanmadan yaşadıkları ilk gün ana kıza cennet gibi geldi. Taşınma akşamı bulduğundan Nilüfer dışarı çıkmaya fırsat bulamamıştı. Annesi eşyalar taşınırken ayak altında dolaşmasın diye odadan aşağı inmemesini tembihlemiş, adamlar gidince, hemen çıkıp kızını da bahçeye getirmişti. Nilüfer evleri olacak minik kulübenin içini merak ettiği için hemen içeri dalıp, annesinin eşyalarını yerleştirmesine yardım etmişti. Bahçedeki küçük evin bir odası, bir salonu, bir küçük mutfağı ve bir de banyosu vardı. İkisi için yeter de artardı bile. Odadan gelen eşyalara, Hasan’ın getirdiği kullanılmış birkaç parça mobilya da eklenmiş. Aylar sonra yeniden evimiz diyebilecekleri bir alana kavuşmuşlardı. Bu evin içinde artık hayalet gibi dolaşıp, saklanmalarına gerek kalmayacağı gibi, diğer evdeki yüzleri de görmeleri gerekmiyordu. Evde bir ısıtma teşkilatı olmadığı için Hasan kışa kadar demişti. Kış gelince yeniden çatı katına dönmeleri gerekse de, şimdilik ikisi de bunları düşünmek istemiyordu. Hasan adamlar eşyaları taşırken kapıdan girmiş, bir şey demeden içinde biraz para olan bir zarfı masanın üzerine bırakmıştı.
“Mahalleye konuşmayı bırak artık!” demişti ters ters, “Bakıyorum işine hepinize!” dedikten sonra cevap beklemeden çıkıp gitmişti.
Zarfın içindeki para Hasan’ın o zamana kadar eve bıraktığı en yüksek paraydı. Dahası olup olmayacağını bilmese de Safiye o parayı nasıl idare edeceğini hesap etmeye başladı. O zamana dek biriktirdiği paraya dokunmayacaktı bitene kadar. Hüsna evden ikisi için kendi seçtiği bir iki tencere, takımı bozulmuş tabak ve bardaklar, birkaç parça çatal kaşık, mutfağa ne lazım olduğunu düşünüyorsa ayırmış birkaç kutuya rastgele doldurup, ustalarla yollamıştı. Bahaneye bahane katıp, eve girip çıksınlar istemiyordu. En azından kapının dışarı çıkarmayı başarmıştı onları şimdilik. Elbet zamanla gerisi de gelecekti.
“Oh nihayet fare gibi çatı katında dolanmalarını dinlemek zorunda değiliz bir süre!” dedi kızına rahatlamış bir sesle.
“Kaç ay sürecek?” dedi Melike alaycı bir sesle. Bu eve geldiklerinden beri annesine sürekli iğneleyici laflar sokuyor. Para sorumluluğunu üzerinden atmanın rahatlığıyla sadece keyfine bakıyordu. Annesi biraz yardım etsin diye söylenince, “Sıra sen de Hüsna hanım, sen seçtin bu hayatı!” diyor, arkasını dönüp gidiyordu.
Ercan’dan ve onun kıskançlıklarından kurtulmuş, artık kafasına göre gezip tozuyordu. O beyinsiz serserinin gönlünü hoş etmek zorunda değildi. Ortak arkadaşlarının hiç biriyle görüşmüyordu. Kalan birkaç arkadaşı ile yeni ortamlar edinmişler, Hüsna’nın Hasan’dan kopardığı paralarla gezip tozuyorlardı. Annesi ile sadece üstlerine başlarına alışverişe çıkacakları zaman beraber geziyorlardı.
(devam edecek)