O günden sonra hayatları sessizce bir düzene girdi. Evde Hüsna mutfaktayken Safiye oraya girmez oldu, Hüsna da onun varlığını duymamayı seçti. Her sabah Safiye kızını okula bırakıyor, kimseye görünmeden yemek pişiriyor, bulaşığını kaldırıp, yukarı çıkıyordu.
Akşam olduğunda evin alt katında kahkahalar, üst katında dua sesleri yankılanmaya başlamıştı
Hasan her gün aynı saatte geliyor, televizyonu açıyor, karısının onunla ilgilenip, hizmet etmesini bekliyordu. Ama o sessizlik, Safiye için artık bir sığınak değil, hazırlığın ta kendisiydi.
On gün geçtiğinde, günler, birbirine benzeyen ince bir çizgi gibi akıp gitmişti. Evde zaman sesle değil, sessizlikle ölçülüyordu artık. Hüsna kahkahalarının tonunu bile değiştirmiş, artık sadece Hasan evdeyken gülüyordu. Melike gün boyu telefondaydı; sık sık arkadaşlarıyla buluştuğu için ev Hüsna’ya kalıyordu.
Safiye o bir haftada biriktirdiği paranın son kısmını çekmeceden aldı. Aynaya baktı, gözlerinin kenarındaki morlukları fark etti. “Artık erteleyemem,” dedi kendi kendine. O sabah Nilüfer’i okula bırakırken rotasını değiştirdi, bir göz doktoruna gitti. Bekleme salonunda sessizce otururken kendini dışarıdan izliyor gibiydi. Kadınların arasında en sessizi oydu; elleri dizlerinin üstünde, çantasını sıkı sıkı tutuyordu.
Muayene kısa sürdü ama çıkan reçete, onun için yeni bir başlangıç gibiydi. Doktorun söylediği optiğe gidip, çerçevesi ucuz iki gözlük aldı; biri yakın, biri uzak. Kasanın önünde parayı verirken yüreği sıkıştı ama yüzü aydınlandı. Bundan sonra birikecek paranın işaretiydi bu gözlük. Artık yukarıda eli şakağında haline yanacağına, kızıyla kendine bir gelecek kurmak için çalışmaya devam edecekti.
Gözlüğünü takıp, sokağa çıktığında dünya bir anda netleşti. Yıllardır bulanık gördüğü duvarların, yolların, insanların keskin hatları vardı artık.
Bir mağazanın vitrini camına baktı, kendini tanıyamadı. “Ben bu muydum?” dedi, alçak bir sesle. Otuzlu yaşlarında olmasına rağmen, çok daha yaşlı ve yorgun görünüyordu. Üzerindeki mantonun rengi ilk alındığı halinden iyice uzaklaşmış, kolları ve yakası tüylenmişti.
Eve döndüğünde doğrudan çatı katına çıktı. Gözlüğünü çıkarıp masanın üzerine koydu, sonra yakını taktı; ipliğini, kumaşın dokusunu, iğnenin deliğini net görebiliyordu. İlk defa uzun bir süre sonra rahatladı. Dikiş kutusunu açtı, renkli iplikleri düzenledi.
Her iplik, kendi içinde bir umut gibiydi.
O akşam Nilüfer ödevini yaparken, o küçük ışığın altında Safiye yeniden çalışmaya başladı.
İğnesi alıştığı hareketleri yaparken, içindeki öfke bir parça daha sönüyordu.
Nilüfer defterine bir şeyler yazarken annesine baktı.
“Anne, senin gözlüğün çok yakıştı,” dedi gülümseyerek, “Öğretmene benzedin”.
Safiye gülümsedi, “Artık daha iyi görebiliyorum”
“Dünyayı mı?” dedi Nilüfer merakla.
Safiye başını salladı. “Her şeyi. Seni de!”
O gece ev sessizdi, dışarıda rüzgâr uğulduyordu. Aşağıdan gelen sesler kısılmıştı; sanki evin iki katı birbirine yabancıydı artık. Safiye elindeki oyayı bitirdi, iğneyi yerine koydu, dua eder gibi sessizce fısıldadı:
“Allah’ım şükürler olsun, ışık göründü.”
O bir hafta, onu yeniden ayağa kaldırmıştı. Artık sadece hayatta kalmıyor, hayata hazırlanıyordu.
Aşağıdaki ev artık bambaşka bir hayata geçmişti. Bir zamanlar sessizliğin hüküm sürdüğü o mutfakta şimdi gülüşmeler, kahve fincanlarının tıngırtısı, ağır parfüm kokuları dolaşıyordu.
Hüsna, aynanın karşısında saatler geçirir olmuştu. Saçlarını açık kestirip bal rengine boyatmış, yeni elbiseler almıştı.
“Kadın dediğin kendine bakacak,” diyordu aynaya her sabah, dudaklarını ruja bastırırken.
Hasan işe giderken artık yalnızca cebinde değil, gözlerinde de para parlıyordu. Yeni aldığı deri çantasını özenle taşıyor, anahtarlığını masaya fırlatırken tok bir sesle “Bu evin masrafı artıyor,” diyordu alıştığı gibi.
Hüsna gülümsese de yüzü kasılıyordu. Hasan’a fazla rahatlık ve ilgi yaramıyordu anlaşılan. Daha şimdiden eski huylarına geri dönmeye başlamıştı. Yine de bozuntuya vermiyor, en cilveli halini takınıp, “Doğrudur kocacığım, sen olmasan ne yapardık?” diyerek yanağına bir öpücük konduruyordu. Sesi yumuşaktı, ama gözlerinde sabırla örtülmüş bir hırs dolaşırdı.
Hasan akşamları koltuğa yayılıp televizyonu açtığında, Hüsna dizlerinin üstünde servis tepsisiyle geliyor.
“Yorgunsundur, biraz da bana bırak kendini,” diyor cilveli cilveli kocasına masaj yapıyordu.
Hasan başını kaldırmadan, “Düzgün yap, ayaklarım da ağrıyor” diyor, ayağını ağzına sokar gibi Hüsna’nın kucağına uzatıyordu. Adam ne kadar para kazansa da aynı kabalığıyla duruyordu. Kısmetinin değiştiğini sanmıştı ama yalnızca yerini değiştirmişti.
Melike bir akşam elinde kahve fincanıyla salona girip televizyonun sesini bastıran bir tonla sordu Hasan gelmeden:
“Bu muymuş zengin hayat?”
Hüsna gözlerini dikti kıza, sesi buz gibiydi.
“Sus, salak. Ben böyle yapmasam sen hâlâ o serserinin peşinde sürünürdün.”
Melike kaşlarını kaldırdı, dudaklarını büzdü.
“Hiç değilse o zaman dürüsttün” dedi alayla.
“Dürüstlük karın mı doyuruyor?” diye tersledi Hüsna. “Senin aklın hâlâ sokakta kalmış.”
Melike odasına çıkarken içinden “Bakalım ne kadar çekebileceksin bu herifi” diye geçirdi, ama bunu yüksek sesle söylemedi.
Evin havası gün geçtikçe ağırlaşıyordu Hüsna, Hasan’ın öküzlüklerini sineye çekiyor, ama bunu kimseye göstermemek için daha çok süsleniyordu. Safiye’nin sessizliği, onun içindeki huzursuzluğu aynalar gibi yansıtıyordu. Akşam yemeklerinde, Hüsna sofrada her şeyi kontrol ediyor, ardından mutfağa girip dolap kapaklarını sertçe kapatıyordu. Adamın boğazı doymuyordu bir türlü, her gün yeni yemek yapmaktan iyice sıkılmaya başlamıştı.
Safiye onun sözünü dinleyip mutfaktan iki parça bir şey kullansa “Yine her şeyi silip süpürmüşler,” diyordu kendi kendine, aslında bir parça da kıskanarak. Kadın Hasan’dan kurtulmuş, yukarıda kafası rahat oturuyordu. Oysa Hüsna gelirken, evde hizmetçiliği ona yaptıracağını, Hasan’ın da ona arka çıkacağını ummuştu ama Hasan hiç oralı olmuyor, ne zaman biraz ima da bulunmak istese, “Sesi soluğu çıkmıyor daha ne istiyorsun?” diyerek kestirip atıyordu. Hüsna’nın dudak kenarı gerişe de hiçbir şey söylemiyordu.
Artık evde iki kadın değil, iki dünya vardı. Birinin süsü diğerinin sessizliğiyle yarışıyor, birinin kahkahası ötekinin sabrına çarpıp yankılanıyordu. Ve o yankı, duvarlara çarptıkça büyüyor, Nilüfer’in gözlerine kadar ulaşıyordu.
İlkbahar yaklaşırken karlar erimiş, bahçedeki toprak yeniden kokmaya başlamıştı ama Nilüfer artık o bahçeye çıkamıyordu. Safiye barınmak zorunda oldukları bu evde varlıklarını en az hissettirmek istediği için Nilüfer’in de odadan inmesine izin vermiyordu. Annesiyle eskisinden daha çok diz dize olmak çocuğa iyi gelse de, küçücük ruhu dört duvarın arasında sıkışmış kalmıştı. Eren her sabah pencereden bakıyor, boş kalan o köşeye göz gezdiriyor, sonra abisine dönüp “Nilüfer nerede?” diye soruyordu. Erkut her defasında aynı cevabı veriyordu ama o da yan evde olan biteni merak etmeye başlamıştı. “Belki hastadır, belki de ders çalışıyordur.” Ama içten içe bir tedirginlik de hissediyordu. O evde bir şeyler değişmişti. Safiye’de artık hiç uğramıyor, onları unutmuş gibi davranıyordu.
Bir öğleden sonra dayanamadı, montunu giyip bahçe kapısına kadar yürüdü. Birkaç saniye durdu, parmakları zile uzandı ama tereddüt etti. Sonra bastı düğmeye. İçeriden ayak sesleri geldi, kapı aralandı. Karşısında Melike vardı. Üzerinde dar bir kazak, dudağında hafif bir ruj izi. Erkut’un yüzü kızardı, bakışlarını yere indirdi. Aslında kapının arkasında Safiye’yi görmeyi bekliyordu.
“Eren, Nilüfer’i soruyordu,” dedi sesi kısık bir utançla. “Görmüyoruz artık. Bahçeye de çıkmıyor.”
Melike kapıyı biraz daha açtı, kapı eşiğine yaslandı. Bakışlarını Erkut’un yüzünde gezdirdi, belli belirsiz bir gülümseme belirdi dudaklarında.
“Annesi pek çıkarmıyor artık,” dedi yavaşça. “Ama merak etmeyin, keyifleri yerinde. Annem altın yürekli bir kadındır, çok güzel bakıyor ikisine de.”
Erkut başını kaldırdı, şaşkınlıkla sordu. “Annen mi bakıyor onlara?”
Melike bir kahkaha attı, başını yana eğdi. “Duymadın mı?” dedi alayla. “Safiye artık kuma. İki karı, bir koca. Aşkın önüne geçilmez.”
(devam edecek)