Okula vardığında demir kapının arkasında çocuk sesleri yankılanıyordu. Nilüfer’in ince sesi, kalabalığın arasında bir yerdeydi. Safiye’nin kalbi ilk kez gün boyunca huzur buldu. “Anne!” diyen o ses, onu bir anda hayata döndürdü. Gözlerinin dolmasına izin vermedi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu. Başını dikleştirdi. Kızına yalan söylemeyecekti. Ama nasıl söylenirse en az acıtır, onu bulmalıydı.
Adımlarını hızlandırdı, demir kapıya yaklaştı. Nilüfer çantasını omzuna asmış, merakla onu arıyordu. Safiye elini kaldırdı, sessizce salladı. Kızının yüzünde o güvenli ifade belirdi, sonra koşmaya başladı. Safiye yere sağlam bastı, nefesini tuttu, “Ben buradayım,” dedi içinden. “Hâlâ buradayım.”
Kapıyı açtıklarında evde kimse yoktu. Işıklar kapalıydı, içerisi serindi. Sabah bıraktıkları gibi kalmıştı her şey: masada yarım kalmış tabaklar, yerde kıvrılmış bir halı ucu, koltuğun üzerinde bir battaniye. Sanki kimse yaşamamış, ev de onlarla birlikte nefesini tutmuş gibiydi. Safiye kapıyı kapattı, anahtarı yavaşça çevirdi. Kilidin sesi duvarlarda yankılandı. Nilüfer çantasını yere bıraktı, sessizce mutfağa geçti. Ocağı yaktı, dünden kalan yemeklerden birini çıkarıp ısıttı, sonra bir tabağa doldurup, kızına yemesini söyledi. Safiye onu izledi bir süre. Kızının hareketleri ağır ve temkinliydi; neyin değiştiğini anlamasa da, bir şeylerin ters gittiğini hissediyordu.
Safiye, tezgâhın kenarına tutundu. Başının içinde sabahki uğultu yeniden dönmeye başladı. Midesi bulanıyor, gözleri yanıyordu. Nilüfer önüne koyduğu ekmeği parçalayıp yavaş yavaş yedi. Annesine baktı, “Sen yemeyecek misin?” dedi. Safiye başını salladı. “Birazdan,” dedi kısık bir sesle, ama aslında boğazından lokma geçmezdi. Çay için koyduğu su kaynamaya başladığında ocaktaki tıslama sesi evin sessizliğini yardı. İkisinin de gözleri bir an oraya döndü, sonra yeniden birbirine baktılar.
Safiye bir tabureye oturdu. Ellerini dizlerinin üzerine koydu, nefesini tuttu. Nilüfer bardağını önüne çekti, sessizce suyunu içti. Küçük kız, masanın üzerindeki dantelin bir köşesini parmaklarının ucuyla düzeltirken, “Anne, sen hasta mısın?” diye sordu. Safiye, bir an cevap veremedi. Gözlerini kaçırdı, sonra derin bir nefes aldı. “Yorgunum sadece,” dedi. Sesinde bir çatlak vardı. Nilüfer başını eğdi.
Bir süre ikisi de konuşmadı. Dışarıdan uzak bir köpek havlaması geldi, ardından araba sesi. Evin içi yine sessizliğe gömüldü. Safiye, kızının yüzüne baktı. Onun ne kadar büyüdüğünü fark etti. Saçları uzamış, gözlerinin kenarında artık çocukluğun yaşadıklarıyla eksilmeye başladığını gösteren bir çizgi belirmişti. “Ona söylemezsem,” diye düşündü, “yarın okulda yüzüme bakarken anlayacak.” Kalbinde bir sıkışma hissetti. Elleri terledi.
“Nilüfer,” dedi yavaşça. “Biraz yanıma gel kızım.”
Nilüfer başını kaldırdı, sandalyeyi çekip yanına oturdu. Safiye kızının küçük omzuna kolunu doladı. Başını eğdi, kızının saçlarını kokladı. O kokuda hem huzur hem acı vardı. “Artık bazı şeyleri bilmen gerekiyor,” dedi.
Nilüfer’in gözleri büyüdü. “Ne gibi?”
Safiye dudaklarını ısırdı. “Baban…” diye başladı ama kelime boğazında düğümlendi. Birkaç saniye sustu, sonra zorla devam etti. “Baban, o kadınla evlenmiş.”
Nilüfer önce anlamadı. Kaşlarını çatıp baktı. “Nasıl yani, evlenmiş mi?”
Safiye başını salladı. “Evet.”
“Peki sen?” dedi çocukça bir şaşkınlıkla. “Sen babamın karısı değil misin?”
Safiye’nin gözleri doldu. “Benim nikâhım resmî değil kızım,” dedi. “O kadınla devlet nikahı kıymışlar. Yani şimdi… o kadın, babanın karısı sayılıyor.”
Nilüfer’in elleri masanın kenarında sıkıldı. “O zaman biz ne oluyoruz?” diye sordu.
Safiye bir an cevap veremedi. Boğazı yanıyordu. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. “Bilmiyorum,” dedi sonunda, fısıltıyla. “Ama kim olduğumuzu yeniden bulacağız.”
Kızının gözleri doldu, sesi titredi. “Odamı geri alamayacak mıyım?” Safiye sarıldı ona. “Artık ikimizin bir odası var.”
Bir süre birbirlerine sarılı kaldılar. Evin içi artık sessiz değil, kısık nefeslerle doluydu. Nilüfer’in küçük elleri annesinin sırtına kenetlendi. Safiye, kızının kalp atışlarını duyuyordu. O küçük kalp, bütün dünyanın sesini bastırıyordu. Çaylarını doldurup, tabakları kaldırdılar ve beraber yukarı çıktılar.
Bir süre sonra dışarıdan ayak sesleri geldi. Hasan’ın kullandığı arabanın gürültüsü, ardından kapının açılışı. İkisi de aynı anda irkildi. Safiye kızının kulağına fısıldadı: “Korkma.” Nilüfer başını annesinin göğsüne gömdü. Kapıdan gelen anahtar sesi yankılandı. Hüsna’nın topuklu ayakkabıları taş zeminde tıkladı. İçeri girer girmez sert bir ses duyuldu. “Gelmemişler mi?” dedi Hüsna.
Hasan ayakkabıları işaret etti. “Gelmişler.”
Hüsna sinirle mantosunu çıkarıp askıya astı. “O halde kabul edecek,” dedi. “Burası artık benim evim.”
Safiye yukarıda kızına sarılmış halde sessizdi. Ne bağırdı ne ağladı. Sadece gözlerini kapadı. “Sustukça güçlen,” dedi içinden. “Kızın için.”
Aşağıda ayak sesleri başladı, Hüsna “Masayı kur da yemek yiyelim,” dedi Hasan bir şey olmamış gibi. Hüsna hiçbir şey demedi, sadece mutfağa geçti. O evde iki masa vardı artık: biri sessizliğin, biri inkârın.
Safiye gözlerini açtı. “Gidecek yerim yok,” diye düşündü. “Ama kalıp savaşabilirim.” Nilüfer’in başını okşadı. “Her şey düzelecek,” dedi kısık sesle. “Sadece inan bana.” Nilüfer başını annesinin dizine koydu. Aşağıdan tabakların birbirine çarpan sesi geliyordu, ama o ses artık korkutmuyordu. Çünkü o evde bir sessizlik vardı ki, o sessizlikte artık Safiye’nin kararlılığı yankılanıyordu.
Nilüfer kısacık ömrüne yılların yorgunluğu sinmiş gibi ağır hareketlerle çantasını açıp kitaplarını masaya çıkardı.
“Ödevlerim var!” diye mırıldandı. Olanların ağırlığından zihninin kaçma sırası ona gelmişti.
“Çok güzel yap ödevlerini, sen okuyacaksın, bir gün ikimizde bu hayattan kurtulacağız!”
Nilüfer annesine baktı hüzünlü gözlerle, o kadar küçüktü ki daha ama içine şimdiden hırs tohumları atılmaya başlamış, annesini bu kötü insanlardan kurtarmaya karar vermişti. Cevap vermeden sandalyesine oturdu. Etrafı unutmuş gibi kitapların içine gömüldü bir süre.
“Bir çıkış yolu göster Allah’ım bize!” diye dua etti Safiye. Bundan sonra ne olacak, bu evin içinde nasıl davranacak, dahası onlara nasıl davranılacak emin değildi. Geçen bir saat boyunca Nilüfer sessizce çalıştı, o da yanında oturdu.
“Yok gibiler zaten bu daha iyi!” dedi Hüsna masayı toplarken, “Demek ki yenilgiyi kabul etti!”
Evdeki bu sessizlik Hasan’a da güven vermişti yeniden.
“İstediğin oldu işte, bundan sonra ev senin evin!” diyerek gerindi ve televizyonun karşısına geçti. Safiye’nin demlediği çay henüz ılıktı ama Hüsna hırsla çaydanlığı döküp, Hasan’ın sevdiği gibi koyu bir çay demledi. Bu gece bir şey saklamadan kocasının koynunda rahatça yatabilecekti. Elbet o çatı katının boşalmasına da sıra gelecekti ama şimdilik kazandığı zafer onun için yeterliydi.
Mutfaktan çıkmadan kızını aradı, “Kız neredesin, ev sakin gel artık!” dedi fısıldayarak, arkadaşının evinde hayatından memnun Melike, “Geç oldu, yarın gelirim!” dedi ters ters. Olan biten umurunda değildi sormadı da. Hüsna telefonu kapatıp bardakları tepsiye koydu ve kırıtarak kocasının yanına geçti oturdu.
Nilüfer ödevlerini bitirince ana kız birbirlerine sarılıp yatağa uzanmışlardı, Nilüfer annesinin göğsüne sokulmuş güvenini tazelemeye çalışıyordu. Büyük bir sevinçle geldiği bu evde artık odası elinden alınmıştı. Şimdi annesi ile dedesinden kalma eşyalarla bu odada yaşayacaklardı ama annesi o kadar üzgündü ki, ona destek olmak için hiç birini söylemedi. Bir süre gözleri açık yattıktan sonra minik bedeni günün ağırlığına yenik düştü ve huzursuz bir uykuya daldı. Safiye kollarında kızının sıcaklığı çareler arıyordu. Sakladığı paralarla bir göz doktoruna gidebilirdi belki, bir gözlük alır, işlerini biraz daha devam ettirirdi. Artık her şeyi itiraf ettiklerine göre Hüsna her gün kocasıyla çıkıp gider miydi bilmiyordu.
“Keşke!” dedi içinden ama sanmıyordu. Kadın artık evin hanımı olmuştu, ortamı boş bırakıp da Safiye’ye bırakacak biri olmadığını ispatlamıştı çoktan. İşlere devam etse bile kazanacağı parayı hesapladı. Değil bir ev tutmak boğazlarını doyurmaya yetmezdi. Karnı açlıkla guruldadı ama aldırmadı. Bir yol kapanır, bir yol açılırdı elbet.
(devam edecek)