Safiye ve Nilüfer okul yolunda sessizce el ele yürürken hava pusluydu, toprak kokuyordu. Safiye’nin adımları yavaş, Nilüfer’in adımları küçük ve tedirgindi. İkisi de konuşmadı. Sokağın köşesine geldiklerinde Safiye’nin yüzünde bir fark ediş belirdi. Kahvaltı. Kızına kahvaltı ettirmemişti. Bu düşünce o kadar aniden geldi ki kalbine bir sancı gibi saplandı. Kızının beslenme çantasını salladı, içi bomboştu. O kadar dalgındı ki, her sabah yaptığı şeyleri yapmayı unutmuştu. Nilüfer’in gözleri annesine çevrildi; bir şey diyecek gibiydi ama sustu. Safiye cebinden cüzdanını çıkarırken eli titredi. Sokak başındaki simitçiye yaklaştı, “Bir simit ver evladım,” dedi. Parayı uzatırken sesi çatallandı. Simidi ikiye böldü, yarısını kızına uzattı. “Ye biraz.” Nilüfer başını salladı, küçük ısırıklarla yemeye başladı. Her ısırıkta annesine bakıyordu. Safiye onun o dikkatli bakışına dayanamadı, başını çevirdi. Kalan simidi, beslenme çantasının içine koydu.
Okul kapısına vardıklarında kalabalık toplanmaya başlamıştı, birkaç veli konuşuyor, birkaç çocuk koşuyordu. Safiye eğilip kızının saçlarını düzeltti. “Akşama görüşürüz,” dedi ama sesi kısılmıştı. Nilüfer başını salladı, gülümsediği belli belirsizdi, sonra okulun demir kapısından içeri girdi. Kapı kapandı.
Safiye arkasından baktı boş gözlerle. Elinde hiçbir şey yoktu. Gözleri bir noktaya takıldı, sanki içeriden birinin çıkıp dönmesini bekliyordu. Şimdi ne yapacaktı?
Rüzgâr serin esti, bir yaprak kaldırımla sürüklendi. Safiye bir an gözlerini kapattı. Nefes aldı ama nefes almak bile yordu onu. Az önce aldığı o simidin kokusu hâlâ elindeydi; sıcak hamurun kokusu, ihanetin kokusunu bile bastıramıyordu. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı, griydi. Evin yönüne dönmedi, o tarafı görmek istemiyordu. Geri dönse neyle karşılaşacağını biliyordu. Şimdi yürümek daha kolaydı, çünkü durmak acıtıyordu.
Her adımda bir geçmiş kırıntısı canlanıyordu. Bu sokaklara taşındıkları günü hatırladı; Hasan’ın “Yeni bir sayfa açıyoruz,” dediği o günü. O zamanlar gururluydu, bu evi kendi alın teriyle tuttuğunu söylemişti. Safiye de inanmıştı. İçinde bir umut vardı; kızına bir oda, kendine düzenli bir hayat hayal etmişti. Oysa o gün yeni sayfa değil, yavaş yavaş silinmeye başlayan bir satırmış meğer.
Düşündü. Ne zamandı Hasan’ın değişmeye başlaması? Bir kadın müşteriden söz ettiği zaman mı? “Çok kibar biri,” demişti, “ustaya bile iş getirdi.” O gün Hasan’ın sesinde bir şey vardı ama Safiye anlam vermemişti. Sonra yeni kıyafetler… Parfüm kokusu… Artık işe giderken aynada saçını düzeltir olmuştu. Birlikte fotoğraf çektirdikleri zaman bile Safiye’nin gözlerinin içine değil, uzaklara bakıyordu. O zaman bile kendini avutmuştu: “İşi büyüyor, ondan.”
Ne bilsin, iş değil, ihanet büyüyormuş.
Midesinde bir kasılma hissetti. Elini karnına bastı, yürürken burnuna kar havası geldi.
Kış yakındı, elleri üşüdü. Bir an bir vitrin camına baktı, kendi yansımasını gördü.
Solgun, yorgun, gözlerinin altında mor halkalar. Kendi kendine “Ben ne hale geldim?” diye fısıldadı. Cevap yoktu. Yoldan geçen bir kadın başörtüsünü düzeltti, yanında eşi vardı.
Adam kadının elindeki torbayı aldı. Safiye o küçük hareketi izledi; içi acıdı, başını çevirdi.
“Nasıl anlamadım?” diye düşündü.
“Nasıl duymadım komşuların söylediklerini?”
Zeynep abla dememiş miydi, “Kocan ustadan ayrılmasın, tek başına kim bilir neler yapar,” diye?
Hepsini duymuştu ama inanmak istememişti. “Yuvayı yıkanın dili olamam,” demişti kendine.
Ne yapsın, evine sahip çıkmak istemişti. Ama şimdi o ev, artık evi değildi.
Kocası, kocası değildi. Nikâh kâğıdı, bir kadını evden silebiliyordu.
Bir an düşündü: “Anlasam, bilsem, ne yapardım ki?”
Gözleri görmüyor, el işi yapamıyor.
Ev, Hasan’ın üzerine. Nikâh, Hüsna’da. Kızı küçük, çalışamaz. Eski mahalleye gitse, babasının evi çoktan satılmış. Kime sığınır? Kim inanır? Kimin kapısına dayanır, ne der?
“Beni kuma yaptılar,” mı? Dili varmıyordu o kelimeye.
Adımlarını saymaya başladı, adım başına bir soru.
Bir…
“Nasıl anlatacağım?”
İki…
“Kim dinleyecek?”
Üç…
“Nilüfer ne anlayacak?”
Yürüdükçe başı zonklamaya başladı. Gökyüzü kurşuni, hava ağırdı. Bir bina köşesinde durdu, elini duvara dayadı. Duvardan gelen soğuk iliklerine işledi. Midesi yeniden burkuldu, bir an gözleri karardı. Nefes aldı, yavaşça doğruldu. Başını gökyüzüne kaldırdı. “Allah’ım,” dedi içinden, “şimdi bana yardım et. Ne olur bana bir yol göster.”
Bir yol…
Bir cümle…
Bir çıkış.
Kızı için dik durmalıydı.
Kızının korkmasına izin veremezdi.
Ne kadar yorgun olursa olsun, ayakta kalmak zorundaydı. Kendine bunu söyledi, sanki yemin eder gibi. Eliyle gözlerini sildi, dudaklarını ısırdı.
“Bir yolunu bulacağım,” dedi sessizce. “Bulacağım.”
O an içinden bir sıcaklık geçti. Belki inat, belki iman. Neyseydi, onu ayakta tuttu. Yavaşça yürümeye başladı. Okulun saati yaklaşıyordu. Her adımı artık kararlıydı; sabahki kadın gitmişti, yerine başka biri gelmişti. Ne yapacağını bilmese de, yapacağını biliyordu.
Okulun köşesi göründüğünde kalbi bir kez daha sıkıştı. Nilüfer’e ne diyecekti? Küçücük bir çocuk, hangi kelimeyi anlayacaktı? Bir cümle bile fazlasıyla ağırdı. “Yalnızca doğruyu söyleyeceğim,” dedi kendi kendine. “Ne kadar az, o kadar iyi.”
Adımlarını hızlandırdı. Ellerini montunun cebine soktu, başını öne eğdi. Okulun demir kapısı uzaktan görünüyordu. Kızını görecekti birazdan. Ve o anı erteleme hakkı artık yoktu.
Rüzgâr yüzüne çarparken adımlarını sıklaştırdı. Soğuk artık üşütmüyordu, sadece ayaklarını hissetmiyordu. Düşünmekten yorulmuştu. Ne kadar yürüdüğünü bilmiyordu ama şehir onu tanımıyordu artık. Aynı sokaklarda binlerce kez yürümüştü ama şimdi her kaldırım, her ev, her ağaç farklı görünüyordu. Sanki hepsi sırlarını biliyordu, sadece konuşmuyorlardı. Gökyüzü griydi, sokak lambaları öğle güneşinde bile sönmemiş gibiydi. Burnunun ucuna kadar gelen bir kar kokusu vardı havada.
Bir ara vitrin camında bir kez daha kendine baktı. Solgun, yorgun, yabancı. O camda duran kadının kim olduğunu anlamadı. Eskiden gülümseyen bir yüz olurdu orada, elinde fileyle, aklında akşam yemeğiyle, “Nilüfer bu yemeği sever mi?” diye düşünen bir kadın. Şimdi ise yalnızca bir gölge vardı. “Ne hale geldim,” diye düşündü. Kendi sesi kendi kulağında yabancıydı. Yine de ağlamadı. Gözlerinde biriken yaşlar yanaklarına düşmeden kurudu.
Bir köşede durup nefesini toparladı. Başını gökyüzüne kaldırdı. “Allah’ım,” dedi sessizce, “bize yardım et. Benim gücüm kalmadı.” Cümle dudaklarından neredeyse görünmez bir buhar gibi çıktı. Yorgunluk sadece bedende değil, ruhundaydı. Sonra içinden bir ses konuştu: “Yılmak yok Safiye. Nilüfer var. O her şeyin üstünde.” Derin bir nefes aldı. Elini karnına bastı, midesinde yine o kasılma. “Geçer,” dedi kendi kendine. “Geçmeli.”
Kızına anlatacaklarını düşündü. Kaç kere cümle kurdu zihninde, hiçbirini bitiremedi. “Baban artık bizimle değil,” desem? Olmaz. “Baban evlendi,” desem? Daha beter. Çocuğun aklı almazdı, kalbi paramparça olurdu. “Sadece doğruyu söyle,” dedi kendi kendine, “ama ne kadar az, o kadar iyi.” Nilüfer küçüktü, ama hissederdi. Bir çocuk yalanı hemen anlardı. O yüzden, ne kadar acı olursa olsun, doğruyu duymalıydı.
Yavaş yavaş okulun yoluna saptı. Hava soğumuştu, sokak lambaları yanmaya başlamıştı. Elini rengi solmuş mantosunun cebine soktu, parmak uçları uyuşmuştu. Okulun demir kapısı uzaktan görünüyordu. İçinde bir sıkışma hissetti, kalbi sanki iki taş arasına sıkışmıştı. Adımlarını yavaşlattı. O an her şeyden çok korkuyordu. Kızının gözlerinin içine bakmaktan, o saf yüzün kırılmasından, “neden” diye sormasından.
Kaldırımın kenarında durdu, nefesini tuttu. “Bir yolunu bulacağım,” dedi kendi kendine. “Yıkılmayacağım. Nilüfer için ayakta kalacağım.” Bu söz sanki içinde yankılandı, sonra ağır ağır yerleşti. Karar vermek ağlamaktan da zordu. Karar, insanı büyütüyordu. Başını kaldırdı, adımlarını yeniden hızlandırdı. Okulun bahçesi görünüyordu. Kapının önünde birkaç veli kalmıştı. Hava kararmaya yüz tutmuş, saatler nasıl olduğunu anlamadan tükenmişti. Kızının yüzünü görecekti az sonra.
O an kendine yemin etti. Ne olursa olsun, bu çocuğa korku değil, güven verecekti. Başına ne gelirse gelsin, annesi olarak sığınacak bir limanı olacaktı. Kızının gözlerinin içine bakıp “geçecek” diyemese bile, yanında duracaktı. Çünkü bazı acılar sadece dayanarak anlatılırdı.
(devam edecek)