Melike’nin ardından kapı kapanınca içerideki hava daha da ağırlaştı. Hüsna göz ucuyla Hasan’a baktı. Hâlâ aynı pozisyonda kollarını kavuşturmuş pencerenin önünde ayakta duruyordu. Bir cevap istiyordu Hasan’dan “Tamam mı, devam mı?”
Bir anlık sessizlikte yukarıdan bir tahtanın iniltisi geldi.
Hüsna’nın başı irkildi. “Uyandı.” dedi, garip bir heyecanla.
Hasan başını kaldırdı, gözlerinde korkunun ilk parıltısı belirdi.
Hüsna hemen devam etti: “Bana zarar verebilir. Geceden beri gözleri dönmüştür şimdi.”
Hasan susuyordu, ama nefesi sıklaşmıştı. Sandalyede sırtını dikleştirip, olabileceklere karşı kendince pozisyon aldı.
O anda Hüsna’nın zihninden onlarca ihtimal geçiyor, gözlerini ondan ayırmıyordu: Hasan korkarsa, Safiye’ye geri dönerse, bütün planı çökerse ne olacaktı?
Bunu durdurması gerekiyordu, hem de acilen. Sesi yumuşadı, ama gözleri keskin kaldı.
“Ben senin yanındayım,” dedi. “Yeter ki sen benden yana ol. Kadın aklını yitirmiş olmalı, bir daha eski haline dönemez.”
Hasan cevap vermedi. Sigara paketine uzandı, elleri titriyordu. Evin içinde bekleyişin sesi, saatin sesi gibi yankılandı boşlukta. Zaman hiç bu kadar ağır olmamıştı.
Safiye doğruldu, bir robot gibi kapıya yöneldi. Kapı aralıktı, basamaklar onu bekliyordu. Çoktan çatı katına sıkışıp kalmış hayatına giden o basamakları loş ışıkta seçmeye çalıştı.
Merdiven trabzanına tutunarak, ağır adımlarla yukarı çıktı. Her basamak, evin içinde yankılandı. Evdekilerin nerede olup, ne yaptıklarını bile umursamıyordu artık, kızı dışında.
Çatı katının kapısını açtığında kızının fesi ile dolan oda aşağıdan daha sıcak geldi. Tavandaki eğik pencerenin kenarından ışık sızıyordu. Nilüfer çoktan uyanmış, yatağın kenarında sessizce oturmuş aşağıda mutfakta olduğunu düşündüğü annesini bekliyordu. Uyandığında çekinerek kapıyı aralamış ve birkaç kez “Anne?” diye seslenmişti ama babasının korkusuna cılız çıkan sesi kimseye ulaşmamıştı. Çantasını dizinin üstüne koymuş, defterini çantasına yerleştiriyordu. Kızının sessizliği, evdeki sessizlikle aynı tondaydı. Annesi içeri girince göz göze geldiler. Nilüfer’in bakışında, çocuğun yaşını aşan bir dikkat vardı. Annesine bir şey olmuştu, bunu hissetmişti ama nasıl soracağını bilmiyordu.
Safiye’nin dizleri titriyordu. Kapının eşiğinde durup nefes aldı, ama o nefes bedenden çok, kalbini sarstı, nefes almak insanın kalbini acıtır mıydı, acıtıyordu işte.
“Tansiyonum düştü biraz,” dedi, sesi neredeyse yok gibiydi. “Bir şeyim yok, hazırlan sen.” diyerek kızının yanına oturdu. Nilüfer hiçbir şey söylemedi, ama annesinin cümlesindeki eksikliği hissetti. Kalkıp masaya yöneldi, kalemlerini Erkut’un aldığı kalem kutusuna doldururken annesinin ellerine baktı; parmakları birbirine kenetlenmiş, rengi solmuştu. Safiye kızına belli etmemeye çalışarak gülümsedi. Dudaklarının kenarındaki titreme, gülümsemekten çok bir ağrıyı gizliyordu.
Kızının okul formasının yeleğinin düğmelerini ilikledi, yanına çağırıp. Nilüfer annesinin titreyen ellerine dokundu parmaklarıyla, içi sızladı. Safiye, o dokunuşun sıcaklığı ile bir an için başını eğip gözlerini kapadı. Her şeyin farkında olduğunu biliyordu, ama söylemesine izin veremezdi. Şimdi değil. Şimdi konuşursa, Nilüfer’in içindeki dünya da yıkılırdı. Kızına bir şey olmaması için önce kendini ayakta tutması gerekiyordu. Önce düşünmesi ve kendini toparlaması lazımdı. Kendini bırakamazdı.
Kızının saçlarını düzeltti. “Acele et, geç kalacağız,” dedi yorgun bir sesle. Sesi biraz daha kararlı çıkmıştı, ama içi karanlıktı. Nilüfer başını salladı. Birkaç saniyelik sessizlik aralarına oturdu. Safiye pencereden dışarı baktı, bahçedeki nar ağacını gördü. Rüzgâr hafifti, dallar kıpırdamıyordu. Her şey donmuş gibiydi. Bu ev, bu sabah, bu an… Hepsi bir tuz heykeline dönüşmüştü sanki.
Aşağıdan belli belirsiz bir ses geldi, bir sandalye sürtünmesi, belki masaya konan bir tabak. Safiye kulak kesildi. Merdivenlerin gıcırdayan tahtalarından biri inledi. Onlar da oradaydı. Hüsna, Hasan… Aşağıdaki hava değişti sanki. Nilüfer hiçbir şey duymadı, ama Safiye’nin yüzü sertleşti.
Hüsna dayanamamış yukarıda ne olup bittiğini anlamak için orta kata çıkan merdivenlerin yarısına kadar çıkıp, etrafı dinlemişti. Yatak odasının kapısını açık görünce, Safiye’nin doğrudan yukarı çıktığını anlayıp, sessizce salona geri döndü.
Merdivendeki gıcırtı kesilinde Safiye, elini kızının omzuna koydu. “Hadi!” dedi. Çantasını uzattı, gömleğinin kollarını düzeltti, sonra kendi kollarını. Göz göze geldiler; o an annesinin gözlerindeki kırılmayı gördü Nilüfer, sanki koca bir hayat paramparça olmuş bir cam gibi gözlerine yerleşmişti. Gözlerinin beyazına öyle bir batmıştı ki kırılırken damar damar kızarmıştı. Ama sustu, içinde büyüyen sessiz korku, kuruyan dudaklarından bir ses çıkmaması gerektiğini söylüyordu sanki. Güven vermek istercesine annesinin elini tuttu.
Safiye, avucuna yerleşen o küçücük eli tutarken içinden bir şey koptu. Gözlerine hücum etmek üzere olan yaşları son bir kez daha dondurdu. Ölüm meydanına çıkar gibi sakin ama soğuk adımlarla merdiven başına geldiler. Basamaklar altlarında inliyordu. Her adımda Safiye’nin kalbi daha hızlı atıyor, dizlerinin titremesini bastırmak için nefesini tutuyordu. Alt kata inerken içinden geçen tek cümle, “onları görmeden çıkmalıyım,” oldu. Kızını aşağıya indirirken gözlerini duvardan ayırmadı. Evin duvarları, gece duyduğu sözlerin yankısını hâlâ taşıyor gibiydi.
Aşağıda hava hâlâ ağırdı. Hasan masadan kalkıp koltuğun ucuna yerleşmişti, elleri birbirine kenetlenmiş, başı önde. Masadaki kül tablasında yarım bıraktığı sigaranın dumanı kendi kendine yükseliyordu. Hüsna pencere kenarında, perdeyi aralamış, yüzü merdivenlere dönük bekleyişindeydi.
“Böyle kadınlar tehlikelidir. Bir anda yapar. Kendine de, bize de. Bu evi yakabilir.” dedi fısıltıyla. Sesinin sonu titredi, sonra birden toparladı, dudaklarını birbirine bastırıp yeniden kontrolü aldı.
“Ben senin karınım. O da yerini bilecek.”
Hasan başını kaldırdı, ama göz göze gelmedi. Gözlerinde bir yorgunluk vardı. Hüsna bu bakıştan korktu. Onu kendine bağlamanın tek yolu korkuyu büyütmekti. “Eğer o kadın yukarıda kalırsa, bu evde huzur bulamayız,” diye ekledi. “Bir şey yap. Ne olursa olsun, karını koru.”
Hasan o kelimenin altında ezildiğini hissetti. Gömlek cebine sokuşturduğu sigara paketine gitti parmakları, paketten bir sigara çekmeye çalıştı, elleri titriyordu. Sigarayı çıkaramadı, paketi sehpanın üzerine fırlattı. O an Hüsna anlamıştı; Hasan korkuyordu. Sadece Safiye’den değil, yaptığı şeyin ağırlığından.
Hüsna yaklaştı, elini onun omzuna koydu. “Ben senin yanındayım,” dedi, sesi yumuşadı. “Beni seçtin. Geri dönemezsin artık. Ben senin evinin kadınıyım.” Ama içinden bir ses, “ya dönersen,” diye fısıldıyordu. Bu düşünce karnına saplandı.
O anda yukarıdan ayak sesleri geldi. Yıkılmamak için direnen bir kadın ve korkan bir çocuğun ayak sesleri. Yavaş, kararlı. Hüsna’nın elleri buz kesildi. Hasan başını kaldırdı. Merdivenin başında Safiye göründü, elinde Nilüfer’in eli. İkisi de sessizdi. Nilüfer göz ucuyla salonu süzdü ama Safiye hiç dönmedi ve başını çevirmeden kapıya yöneldi. Ne Hasan’a baktı ne Hüsna’ya. Hüsna’nın dudakları kıpırdadı ama ses çıkmadı. Kapı açıldı, sabahın soğuk havası içeri girdi ve kapı kapandı. O anda evin içindeki bütün hava çekildi sanki.
Hüsna bir süre donakaldı. Sonra gözlerini Hasan’a çevirdi. “Ne oldu şimdi?” dedi, sesi kısıktı. Hasan cevap vermedi, sadece yere baktı. “Kızı okula götürecek, belki geri gelmez,” dedi sonunda. Bu hepsi için kurtuluş olurdu.
Hüsna hemen toparlandı, sesine kararlılık kattı. “Biz de çıkalım o zaman. Ne bekliyoruz?” Hasan’ın gözleri boştu. “Evet,” dedi. “En iyisi bu.”
Sabaha kadar uzayan o bekleyişi bir kere daha Safiye’nin kapıdan girmesi için yaşayamazdı. İkisi de aceleyle kalktı, üzerlerine bir şeyler geçirip, kapıyı açıp çıktılar. Kapı kapanırken Hüsna’nın parmakları kapının tokmağında bir an durdu, ama bırakmak zorunda kaldı. Ev boş kaldı.
(devam edecek)