Hasan’ın acımasız sözlerinin ağırlığından Safiye’nin gözleri karardı.
“Ben senin karınım Hasan, unuttun mu?”
Hasan’ın yüzünde küçümseyen bir gülümseme vardı.
“Unutmak istiyorum ama olmuyor. Boşamıyorum seni ama biz Hüsna’yla zaten resmi nikah yaptık çoktan. Artık bil de rahat rahat yatağımıza girelim biz de.”
Safiye’nin bacakları titredi.
Dudaklarından nefes bile çıkmadı.
Bir adım geri attı, duvara çarptı, gözleri bir anlığına boşluğa baktı. İyi görmeyen gözleri daha da karardı. Sonra yere düştü.
Yandaki odadan konuşulanları duyan ana kız, Safiye’nin düşme sesini duyunca, heyecanla çıkıp geldiler odalarından. Hüsna’nın sesi alçak ama sevinçliydi.
“Nihayet söyledin.” dedi kırıtarak
Hasan yataktan doğrulup yavaşça yürüdü, eğildi, Safiye’nin bileğini tuttu. Ne kadar olsa ölür de başlarına kalır diye gerilmişti. Nabzının attığını fark edince “Bayılmış.” dedi, umursamazca.
Hüsna yanına çöktü, elini Safiye’nin alnına koydu. Bir süre baktı. Sonra başını hafifçe yana çevirdi.
“Kolay değil ama alışacak!” dedi fısıltı gibi. Yüzünde sessiz bir gülümseme vardı. Zaferin gülümsemesi. Onu kollarından ve bacaklarından tutup, bir çuval gibi dağınık yatağın üzerine bırakıp, çıktılar yanından.
Aradan geçen saatlerden sonra, Safiye’nin göz kapakları ağırdı. Uykudan değil, sanki içi boşaltılmış bir bedenden uyanıyordu. Başının içinde uğultu, kulaklarının içinde nabız sesi. Gözlerini açtığında odadaki hava serindi. Pencere hafif aralıktı; sabah ışığı duvara çizgi gibi vurmuş, odayı ikiye bölmüştü.
Başını çevirince komodinin kenarında altın rengi bir toka gördü. İncecik, parlak, ama gözlerini acıtacak kadar net. Tokayı daha önce defalarca Hüsna’nın saçlarında görmüştü. Göz bebekleri büyüdü, nefesi bir an boğazına takıldı. Burnuna ağır bir pudra kokusu doldu; o koku, gecenin geri kalanını hatırlattı. Ellerini yastığa bastı, hemen geri çekti. Sanki birinin tenine dokunmuştu. Yataktan hızla fırlayıp, pis bir şeye dokunmuş gibi üzerini başını silkelerken kalbi hızlandı. O anda yalnız bedeni değil, bütün hayatı kirlenmiş gibiydi.
İstemsizce, Başını ellerinin arasına aldı. Uğultulu bir sessizlik bütün beynini doldurdu. O sessizlikte bir hırıltı gibi yükselen nefesi bile yabancı geliyordu artık. Ve sonra, beyninin içinde bir ses çınlamaya başladı. Hasan’ın sesi. Dün geceki cümle, boğazına saplanmış bir cam parçası gibi yeniden duyuldu.
“Boşamıyorum ama… Hüsna’yla zaten resmî nikâh yaptık.”
Gözlerinden akan yaşlar ellerinin üzerinden boynuna ve bileklerine doğru aktı. Başı dönünce dizlerinin üzerine çöktü, omuzları düştü ve katılarak ağlamaya başladı. Dün gece kirli bir ağızdan dökülen o söz yeniden söylendi, duvarlardan yankılandı.
“Resmî nikâh”
Kelimenin ağırlığı içinden geçti. Yıllardır korktuğu şey olmuştu. Evini, adını, yerini kaybetmişti.
Bir an, nefes almak yerine ağzından hırıltı çıktı. Gözleri yeniden doldu ama ağlamadı; boğazına kadar gelen şeyi yuttu. Ayağa kalktı, ama adımları titriyordu. Odada her şeye baktı: komodinin üstündeki Hasan’ın saati, duvardaki aile fotoğrafı, Nilüfer’in küçükken çizdiği kalp şekli. Hepsi aynıydı ama hepsi artık başkasına aitti.
Yatağın kenarına döndü. Elini dağınık çarşafa uzattı, bir daha geri çekti. Yüzünü buruşturdu, sanki o çarşaf ona dokunuyormuş gibi. “Burada duramam.” diye fısıldadı. Boğazından çıkan ses tanımadığı bir sesti. Perdeyi araladı, aralık pencereden dolan havayı ciğerlerine çekti. günün ilk ışığı yüzüne vurdu. Işık bile kirlendi o anda. Dünya kirli bir aydınlığa bürünmüştü. Bir sis perdesinin arkasında durmuş, zihninin ona söyleyip durduğu yalanlara inanmıştı. Perdeyi hızla çekip geri çekildi. Yeniden odaya baktı, yatağa. O sessizlikte sadece kalbinin atışından başka bir şey duyulmuyordu, bir de beyninin dinmek bilmeyen uğultusu.
Zemin kattaki salon akşamdan kalma ağır bir kokuyla doluydu. Bir gece önceki yemek, sabah çayı, tütün ve sinir. Safiye’ni odada bıraktıktan sonra hep birlikte salona inmişler, bundan sonra olabilecekleri fısıldaşarak konuşmuşlardı bir süre. Bulundukları an sonsuz olasılıklara açılan bir kapı gibiydi ama onlar açılmasını istedikleri kapının eşiğine gelmişlerdi çoktan.
Hasan masanın ucunda oturuyordu, ellerini dizlerine bastırmış, başı önde yeri seyrediyordu. Hüsna pencerenin önünde duruyor, perdeyi aralayıp bahçeye bakıyor olsa da asıl bakmak istediği yer yukarısı olduğundan sabrını zorluyordu. Oradan gelecek sesi bekliyordu. O anı bozup istediği eşiği geçtiğini gösteren işareti. Melike sandalyesinde huzursuzca kıpırdanıyordu, ayak ucuyla yere vuruyor, dudaklarını ısırarak huzursuzluğunu belli ediyordu.
Son birkaç saattir devam eden sessizliği Hüsna’nın sesi ilk olarak.
“Belki de iyi oldu.” dedi, kendi kendine konuşur gibi.
Hasan başını kaldırmadı.
“Ne demek o?”
Hüsna yüzünü ona çevirdi. Gözlerinin içi sertti, ama içinde belli belirsiz bir endişe titriyordu.
“Artık öğrendi. Bilmesi gerekiyordu. Ben senin nikahlı karınım, o da yerini bilecek. Burası artık onun evi değil.”
Kelimenin sonundaki özgüven fazla cilalı olsa da sesinin altında belirsizliğin getirdiği korku vardı.
Aşağı indiklerinden beri Hasan’ın omuzları düşmüş, yüzü soğumuştu. Olması gerekenden fazla tedirgin görünüyor, sigaranın birini yakıp, birini söndürüyordu.
“Pişman mı oluyor?” diyordu Hüsna’nın iç sesi, “Tam da başarmışken pişman olamaz, engel olmalıyım!”
“Bak bana.” dedi Hüsna, tonu biraz yükseldi. “Ne yaptıysak birlikte yaptık. Geri dönemezsin artık.”
Hasan’ın eliyle oynadığı sigara paketi elinden kaydı, masaya düştü. Hasan’da kendine aynı soruyu soruyordu. Safiye yere düşüp başını çarptığında, öldüğünü sandığı o anda içinde hissettiği şey vicdan azabı değil ama korkuydu. Konuşup planlarken her şey yaşandığı halinden daha kolaydı. Safiye gerçekten ölmüş olsa hiçbir bunun altından kalkamazdı. Parmakları ile dokunacakları kadar yakınlarına gelmiş olan hayalleri bir anda kabusa dönüşebilirdi. Yaşadığı şey bir şoktu sadece, beklenmediğin olmasından dolayı bedenini saran şok, bundan sonraki anların da beklenmedik bir şeylere gebe olabileceğini fısıldıyor, saatler geçtikçe bu fısıltılar çıldırtacak kadar rahatsız ediyordu. Onlar aşağıda beklerken Safiye yukarıda canını teslim etmiş, bedeni soğuyor olabilir miydi? Gidip bakmaya kalksa Hüsna’nın bunu bir geri dönüş olarak algılayacağını bildiği için bekliyordu ama bekledikçe uzayan bir zamandı bu sanki.
Hüsna bu küçük sessizlikte içini yakan korkuyu bastırmaya çalıştı. Hasan’ın yüzünde kararsızlık görüyordu. Onu kaybetmek, kazandığı her şeyi kaybetmekti.
“Kadın gece delirdi, duydun. Sana saldıracak gibiydi. Bana, Melike’ye hepimize zarar verebilir. Sandığın kadar korkak ve sessiz değilmiş demek ki” dedi. “Bizi rezil edebilir. O yüzden dik duracaksın. Ben senin karınım artık. Bizi korumak senin görevin.”
Kelimeler demir gibi çıktı ağzından, ama kalbindeki asıl yankısı korkuydu.
Melike tükenen sabrıyla birden ayağa kalktı.
“Bu kadar gerilim bana fazla.” dedi. “Buraya gelirken bana güzel bir hayat vaat etmiştiniz, ben korku filmi yaşamaya gelmedim. Bu sizin sorununuz.”
Hasan tepki vermedi. Hüsna, ona öfkeyle baktı ama sesi kısıktı. Daha Hasan’ı tanıdıkları günden beri birlikte plan yaptığı kızı şimdi ona en lazım zamanda “Bu sizin sorununuz” diyerek kendini sıyırmaya kalkıyordu.
Annesinin kararsız çaresizliğini sezen Melike bu boşluktan faydalanıp çantasını kaptı.
“Kozlarınızı paylaşın, ev sakinleşince ararsınız.” diyerek mantosunu giyindi ve kapıyı açtı.
Bahçeye çıktığında sabahın soğuk havası yüzüne vurdu, derin bir nefes aldı. İçeride olup biteni kusar gibi bıraktı nefesini.
Bahçenin kapısına doğru yürürken göz ucuyla Erkutların evine baktı. Pencereler kapalıydı. İçinde bir anlık pişmanlık kıpırdadı; Erkut’u görse belki kalırdı. Ama kapı kapalıydı. Elini cebine attı, telefonunu çıkardı. Yakın arkadaşının uykulu sesi duyuldu, “Günaydın, hayırdır bu saate?”
“Evde durum karışık, sana geliyorum,” dedi umursamaz bir tavır takınmaya çalışarak, “Belki kalırım.”
Arkadaşından onay aldıktan sonra, sokağa doğru yürürken omzunun arkasına son bir kez baktı. Ev sessizdi, ama o sessizlik canlıydı. İçinde bir patlama sesi gizliydi. O patlama sonuçlarını üretene kadar da geri gelmeye niyeti yoktu.
(devam edecek)