Sessiz Çığlık – Bölüm 15

Safiye kendini toparlamaya çalışıp içeri geçtiğinde onlar çoktan salona geçmiş, Hüsna hanımın dizisini açmış çay keyfi yapıyorlardı. Boş masada tedirgin bir şekilde annesini bekleyen kızına baktı. Sonra dinleyip, dinlemediklerini umursamadan, “Yorulduk bu gün, Nilüfer’in de ödevleri var!” dedi oturanlara. Sesi televizyonun sesine karışıp gitti.

“Hadi kızım!” diyerek sandalyeden kaldırdı kızını kimseye bakmadan yukarı çıktı.

O gece uyuyamadı.
Hasan’ın kahkahası, Hüsna’nın şen sesi kulaklarının içinde dönüp durdu.
Nilüfer masaya yerleşip defterini açınca o da yatağa uzanıp tavanı seyretti. İçinden, “Benim evim. Benim sofram. Benim sessizliğim.” diye düşünürken, her kelime boğazında taş gibi büyüdü. Zaten esnemekten okuduğundan bir şey anlamayan Nilüfer biraz sonra üzerindekilerle annesini yanına kıvrılıp, hızlıca uykuya geçti. Onun sakin nefesi odayı sardığında, Safiye biraz gevşedi ama yine de uyuyamadı.

Ertesi sabah güneş doğarken Nilüfer’i uyandırmadan mutfağa indi. Bir gün öncenin etkisini üzerinden atıp yeniden evine sahip çıkmak istiyordu. O gün pazardı ve Hasan muhtemelen evde olacaktı. Daha merdivenlerden inerken mutfaktan gelen sesleri duyduğunda, içinden bir öfke gelip geçti.  Sakin görünmeye çalışarak kapıya geldi, Hüsna önlüğünü takmış, tezgâhı düzenliyordu. Çaydanlık fokurduyordu, masada reçel kavanozları diziliydi. Kadın arkasını dönmeden konuştu.

“Ben erkenden kalktım, sen de şu bezelerinden pişir. Hasan seviyor.” dedi sanki misafir olan oymuş gibi.

Safiye durdu, bir süre yerinden kıpırdamadı. Bir şey söylemek istiyor ama ne diyeceğini bilemiyordu. Kendi mutfağında misafir gibiydi. Bir kadının tek başına hakim olduğu mutfak şimdi bir başkasının işgalindeydi. Yine de “Gidecekler!” dedi kendi kendine ve toparlanmaya çalıştı, dolaptan unu çıkarırken ellerinin titrediğini fark edince “Sakin ol Safiye!”  diye mırıldandı sessizce.

Unu yoğururken gözleri doldu, sesi içinden yükseldi ama dudaklarından çıkmadı.
“Bu evde bana yer bırakmadınız.”

Hasan aşağı indiğinde masa hazırdı. Nilüfer, kalkar kalkmaz televizyonu açan Melike’nin yanındaki koltukta sessizce oturuyordu. Hasan’ın gelişi ile hepsi birden masadaki yerlerini aldılar.

“Yıllardır böyle kahvaltı yapmadım.” Dedi Hasan, ağzındaki lokmayı yutar yutmaz.
Hüsna tatlı bir gülümsemeyle, “Afiyet olsun.” dedi göz ucuyla Safiye’ye baktığını saklamadı bu kez.

Safiye başını önüne eğmiş, avucunda sıktığı sıcak çay bardağına bakıyordu. Diğer elindeki çatal kaşığı titredi hafifçe.
“Benden razı ol Allah’ım, ben razı değilim.” dedi içinden.

Kahvaltıdan sonra, Hasan ve misafirler yine salonda kahve keyfi yapıp, mutlu bir aile tablosu yaşıyorlarmış gibi oturdular. Safiye sırf onlara katılmamak için masayı topladı bu kez. Mutfakta epeyce oyalandı içeriden gelen sesleri dinleyerek.

Melike’nin canı sıkıldığı için öğlen Hasan onları gezmeye götürdü. Hüsna hanım yarım ağızla Safiye’ye de teklif etse de, “Kızın ödevleri var, ben de işlerimi yapayım!” diyerek geri çevirdi Safiye. Hüsna hanımın arabasını, Hasan kullanıyordu artık. Onlar çıkar çıkmaz derin bir nefes aldı, ev yeniden onun olmuştu. Nilüfer yukarı çıkıp ödevlerini yapmak için kitaplarını getirince, o da sakin sakin salonda oturdu biraz ama sanki eşyalar ona sabah ki sahneyi hatırlatmak ister gibi gözünün önüne Hasan ve diğerlerinin hallerini getiriyordu sürekli. Aklını dağıtmak için eline işlerini aldı ama gözleri bile isyanda gibi hiç göremedi bu sefer.

Gidenler dört beş saat sonra geri geldiklerinde, Nilüfer ödevlerini bitirmiş, televizyonda açtığı çizgi filme dalmıştı. Safiye hâlâ aynı koltukta sessizce oturuyordu. Dışarıda yemek yiyip geldiklerini söyledikleri için o akşam sofra kurulmadı. Safiye kızına dünden kalanlardan briaz ısıtıp, kendisi de mutfakta onunla bir kase çorba içti. Daha bir kez olsun dışarıda yemek yememişlerdi beraber. Misafirlerle bambaşka bir yüzüyle tanıştığı kocası, içinde görmeze geldiği her ateşe körükle gitmeye başlamıştı iyice. O gün boyunca kimseyle konuşmadı.
Nilüfer annesinin yüzüne baktıkça korktuğu için görünmez olmak için elinden geleni yaptı gün boyunca. Çocuk kalbi evde yaklaşan fırtınayı derinden hissediyordu. Babasının hep olmasını istediği o babaya dönüşerek, dönüşümünü başkalarına sunması onu da hayal kırıklığına uğratmıştı. Geçen üç hafta da içindeki çocuk küsmüş, meraklı soruları yerini düşünceli bir sessizliğe bırakmıştı. Her zaman eteğinde saklandığı annesinin giderek kararan gölgesi, evin içinde dolaşan fırtına bulutlarıydı sanki.


Hasan hayatından öyle memnun gözüküyordu ki, evde bir gölge gibi dolaşan karısı ve kızını umursamıyordu bile. Evdeki o paçoz halinden bile eser kalmamıştı, işten sonra pijamalarını giyip paçalarını çoraplarının içine sokan, günün terini umursamadan evin nefesine bulaştıran, ağzını her açtığında yayılan pis kokudan zerre kadar çekinmeyen adam, iki dirhem bir çekirdek, tertemiz bir adama dönüşmüştü. Yıllarca zehir akan ağzına arılar kovan yapmış gibi bal akıyordu misafirlerle konuşurken. Safiye ve Nilüfer’in artık içine işleyen zehir ise sinsi bri yılan gibi kıvranıyordu ruhlarında.

Vakit ilerleyince Safiye bir süredir yaptığı gibi açıklama bile yapmadan yukarı çıktı ve kızını yatırdı, odanın kapısını kapattı. Nilüfer uykuya dalana kadar yanına uzanıp, uyuyormuş gibi yaptı.

Aşağıdan gülüşmeler, tabak sesleri geliyordu. Belli ki erken yedikleri için acıkmışlar kendilerine yeni bir ziyafet çekiyorlardı. Bekledi. Salondaki hareket tükenip, alt katın banyosuna giren çıkanların ayak sesleri kesilene kadar pusuda oturdu tek başına. Tatlı tatlı iyi geceler dilendikten sonra odaların kapıları kapandı. Kararlı bir şekilde kalktı Nilüfer’i kontrol edip. Yüzündeki ifadeyi kendisi görse korkardı ama nasıl göründüğünü düşünemeyecek kadar yükselmişti alevler ve tüm benliğini sarmıştı. Sanki yıllardır beklediği an buydu. Sanki yıllardır kul köle olan o sessiz Safiye’nin içindeki zehri akıtması için bir kapak açılmış, öfkenin garip soğukkanlılığı elleri ayakları buz kesecek kadar onu sararken, yüreğine de buzdan bir kalıp gibi gelmiş oturmuştu.  Merdivenleri yavaşça indi. Karanlıktan etkilenmeyecek kadar görmeyen gözleri basamakların yerlerini aramıyordu bile. Yatak odalarının kapısı yarı aralık duruyordu. Hasan yatağa oturmuş, aşağıda artık giymediği pijamalarını giymiş, çoraplarını çıkarıyordu. Safiye kapıyı hafifçe itip içeri girdi. Safiye’nin sessiz gölgesini bir anda ürkerek fark eden  Hasan başını çevirip kaşlarını kaldırdı.

“Ne oluyor be?”
“Asıl sana ne oluyor Hasan.” dedi Safiye’nin kendisinin bile tanımadığı sesi.
“Ne demekmiş o?” dedi Hasan garip garip bakarak.
“Müşteri dedin, misafir dedin, sustum. Ama artık çizmeyi aşıyorsunuz.” Diye devam etti Safiye sesi sanki dişlerinin arasından düşmanını somaya hazır bir yılan gibi tıslayarak çıkıyordu.

Hasan karısının alışık olmadığı bu halini görünce alaycı bir kahkaha attı.
“Çizmeyi aşan sensin. Şu haline bak!”

Safiye’nin yüzü biraz daha kasıldı.
“Ne demek istiyorsun?”
Hasan keyifle ayaklarını yatağa uzatıp oturdu ve arkasına yaslandı.
“Madem sordun, söyleyeyim. Adını boşuna safiye koymamışlar senin. Günlerdir kendiliğinden anlarsın diye bekliyoruz. Bundan sonra bu evin hanımı Hüsna. Sandığın gibi misafir değiller onlar!”

Safiye’nin dizleri boşaldı bir anda, öfkesinin yerini alan panik dalgası bir anda bütün bedenini sarmaya başladı. .
“Sen ne diyorsun?”

“Açık konuşuyorum işte. Saklamaya gerek yok. Zaten söyleyecektim ama Hüsna öyle iyi kalpli ki, önce alışsın dedi, bekledik. Hangi salak haftalardır müşterinin evde misafir edildiğine inanır.”

Safiye duvara tutundu.
“Müşterin değil miydi o kadın senin?”
“Öyleydi. Başta öyleydi yani. Sonra işler değişti. Kadın neymiş öğrendim, gözümü açtı benim.”

Safiye’nin sesi neredeyse fısıltıya dönüştü.
“Ne diyorsun sen Hasan?”
“Sen diyorum salak Safiye, kadın bile değilsin. Yıllardır, baban, işinden başka laf duymadık ağzından. Erkeğim ben, cilve istiyorum, yatakta, ayakta hizmet istiyorum. Madem artık öğrendin. Bundan sonra kızınla sen o çatı katında yaşayacaksınız. Merak etme, sokağa atacak değilim sizi. Sen o kadınla kızının iyi yüreğine dua et.”

(devam edecek)

Yorum bırakın