Sessiz Çığlık- Bölüm 14

Safiye’nin yine hizmet etmekten oturamadığı bir yemeğin ardından, onlar kahve keyfindeyken bulaşıkları toparlarken

“Sen neymişsin ben Hasan!” diye geçirdi içinden.

Birde her zaman övermiş gibi kadının yanında, “Safiye’nin eli beceriklidir” diye anlatıyordu. Onlar salonda otururken Nilüfer bebeklerini almış yine annesinin yanına kaçmıştı.

Hasan’ın sesi  bile değişik çıkıyordu misafirle konuşurken, salona geçince bu kez Hasan’ın demesine fırsat bırakmadan kızını alıp erkenden çıktı odalarına. Nilüfer’in kalan birkaç ödevini tamamlamasını bekleyip, yattılar ana kız.

Devam eden bir haftada evde olanlar hiç bozulmadan devam etti, Hüsna hanım her gün kocası ile çıkıyor, onunla geliyordu. Melike hafta içi birkaç kez süslenip, bir şey demeden dışarı çıkmıştı, banyoya bıraktığı kirliler Safiye yıkasın diyeydi.

“Ya sabır” çekip, ses etmeden onları da yıkayıp, kocasının giysileri ile ütüleyip, kapılarının koluna asmıştı. Hasan evin işi ile ilgili artık bir şey demediğinden ne zaman biteceğini de bilmiyordu. Bakkala gelip giderken eve iki kadının geldiğini fark eden komşular sorular sormaya başlamışlardı. Erkut’da bir karşılaştıklarında Nilüfer’i sormuştu. Eren gelsin diye bekliyordu ama göremeyince merak etmişlerdi.

“Misafir var!” dedi Safiye, “Onlar gidince oynarlar yine!”

Erkut’da görmüştü eve girip çıkanları ama çekingen bir çocuk olduğundan soramamıştı. Havalı genç bir kız görmüştü iki gün önce, çok da güzeldi. Merak etmişti etmesine ama misafir deyince fazlasını sormak ayıptı artık.

Ertesi sabah sokağın sabah sessizliğinde Erkut işten dönüyordu. Gecenin serinliği henüz dağılmamıştı, bedenine yayılan uyku genişlemek için bir sıcaklık arıyordu. Hızlı adımlarla eve yaklaşırken başını kaldırınca yan evin önünde duran birini gördü. Melike kapının önünde durmuş, yarı ıslak saçlarını rüzgârdan korur gibi eliyle düzeltip çevresine bakınıyordu. Etek ucunu hafifçe çekti, çantasını omzuna aldı. Erkut selam verecekti, ama sesi çıkmadı. Melike fark edince gülümsedi.

“Burada kuaför var mı?” dedi, sanki tanışıyorlarmış gibi

Erkut eliyle sokağın yukarısını gösterdi.
“Fırının yanından dönün, hemen orada.” derken gözleri Melike’nin sabah ayazında hafifçe pembeleşmiş yüzüne takılmıştı.

Melike “Sağ ol.” diye yanıtladı evdekilerin hiç duymadığı tatlı bir sesle. Başını yana eğdi, ince bir gülümsemeyle baktı hayran hayran ona bakan genç adama.

Erkut yanından geçip gitmesini izlediği Melike birkaç adım atıp, kendi yoluna dönmeden önce tutamadı kendini.
“Zaten… saçlarınız güzel… öyle,” dedi, sesi duyulur duyulmaz alçaldı.

Melike yarım bir kahkaha attı.
“Yine de bir kuaföre ihtiyacım var!” dedi ve çantasını düzeltip yürüdü.

Erkut arkasından baktı bir süre, sonra başını önüne eğip kapısına yöneldi.

O sabah evde sabah başka bir telaş vardı. Safiye mutfağı toplamış, çamaşır suyunun kokusu eline sinmişti. Nilüfer o gün tatil olduğu için bahçeye çıkmak istiyordu ama hava serin olduğu için annesi izin vermiyordu. Hüsna sabah kahvesini almış, bahçedeki sandalyelerden birine serdiği battaniyeye sarılmış oturuyordu. Kahvenin sıcaklığı duman duman havaya karışırken, yaktığı sigaranın dumanı ona eşlik ediyordu.

Safiye’nin içi daraldı bu keyfi görünce, “Bir hava alalım mı Nilüfer bu gün?” dedi kızına
Nilüfer bahçeye beraber çıkacaklarını düşünüp sevinçle başını salladı.

Hasan salondan seslendi. “Nereye?”
“Eski komşulara uğrayalım bu gün. Geleli beri hiç gitmedik.”
“İyi git.” dedi Hasan, başını bile çevirmedi aynanın karşısında kravatını bağlarken.

Nilüfer eski evlerini görecekler diye heyecanla yukarı çıkmış üzerini değiştirip neşeyle aşağı inmişti. Safiye’de son dağınığı toparlayıp, hazırlandı.

Anne kız çıkarken kahvesini bitirip içeri geçen Hüsna’nın sesi arkalarından geldi.
“Selametle. Akşama görüşürüz.”

Safiye’nin kalbine batmış bir niyetti o duymamış gibi yapıp kızının elinden tutup çıktı evden.

Mahalleye vardıklarında önce eski evlerinin önünden geçtiler, yeni sahipleri çoktan taşındığı için kaldırımdan daha ileri gidemiyorlardı. Sabah alışverişinden dönen bir komşuları onları kapı önünde görünce, torbalarını yere bırakıp hasretle kucaklaştı.

“Taşındınız diye duydum, yeni ev nasıl?” diye sordu hemen.
“Fena değil.” dedi Safiye, “Nilüfer bahçesini sevdi en çok.”
“Haydi gelin ben de eve gidiyordum” diyerek onları eve davet etti kadın ve giderken de bir iki komşuyu daha arayıp, Safiye’nin geldiğini haber verdi.

Komşular merakla sorularını sorarken, bir bardak çay içti Safiye, açık perdelerden görünen yaşadığı sokağa bakıp sustu sonra. Hiç ayrılmamışlar gibi günlük konuşmalarla devam eden günden sonra, vedalaşıp ayrıldılar komşu evinden. Dönerken yine evlerinin önünden geçtiler.

Duvarda asılı eski çiçek saksılarını görünce boğazı düğümlendi Safiye’nin.
Nilüfer, “Anne burası bizimdi değil mi?” dedi hüzünlü bir sesle. Arkadaşlarını göremediği için kadınlarla oturmaktan epey sıkılmıştı ama yine de tanıdık sokakta olmak hoşuna gidiyordu.

Safiye sadece başını salladı.

“Artık değil.” diye düşündü kendi kendine. Baba ocağında şimdi başkalarının ocağı tütüyor, başka anılar, onların izlerini siliyordu tek tek.

Elini kızının omzuna koydu.
“Yürüyelim hadi, geç kalmayalım. Daha yemek yapılacak!” dedi sıkıntıyla.  Hava hafiften akşama dönmeye başladığından hızlı adımlarla durağa gittiler.

Yaklaşık bir saat sonra eve döndüklerinde mutfaktan yemek kokuları geliyordu. Beklemediği bir hazırlık olduğunu fark edince Safiye şaşırdı biraz. Masada tabaklar, çatal bıçak takımları, her şey yerli yerindeydi. Başını mutfağa uzattığından Hüsna hanımı onun önlüğünü takmış, ocaktaki yemeği karıştırırken buldu.

“Tam zamanında geldiniz!” dedi kadın onları görünce.

“Elinize sağlık, zahmet etmişsiniz!” dedi Safiye kibarca. Kendi mutfağında bir başka kadının yer almasına mı bozulsa, yoksa misafirin nihayet yükünü hafiflettiğine mi karar verse emin olamadı. Hasan onların geldiğini görmemiş gibi sandalyesini çekip oturdu masaya. Anne-kız yukarı çıkıp, ev kıyafetlerini giyinip indiler.

Onlar inene kadar yemek başlamıştı. Hasan sıcak çorbadan hiç görmemiş gibi kaşık kaşık içerken “Mis gibi olmuş.” dedi, iştahla.

Hüsna hanım yüzüne yayılan gülümsemeyle, başını hafif yana eğdi.
“Afiyet bal şeker olsun Hasan Usta.” dedi cilveli bir sesle.

Safiye’nin eli merdivenin tırabzanında kaldı. O cümle eve tokat gibi yayıldı sanki. Kendisi ve kocasının olması gereken bir sahnede başka bir kadın baş rolü üstlenmiş gibiydi. Üstelik kocası bu sahnede, bambaşka nazik bir adamı oynuyordu.

O donup kalınca, elinden tutan Nilüfer annesinin yüzüne baktı. Safiye toparlanıp gülümsedi kızına ve beraber masaya geldiler.

Hasan yemeğine gömülmüştü. Hüsna hanım kendi yemeğini de koymuş, sanki onlar hiç gelmemiş gibi istifini bozmadı.

Safiye masadaki kokuya, tabağa, sese dayanamadı. Yine de kızı aç kalmasın diye mutfağa gidip tenceredeki çorbadan bir kase koyup masaya getirdi.  Hüsna hanım Hasan’ın boşalan tabağını doldurmak için yeniden mutfağa gidip geldi, Hasan ikinci tabağı da büyük bir iştahla tüketti. Nilüfer annesinin anlam veremediği gerginliğini hissettiği için bir parça ekmekle çorbasını bitirip “Doydum!” dedikten sonra, Safiye de “Elinize sağlık!” diyerek yavaşça ayağa kalktı, kendisine hiçbir şey koyup yememişti oysa. Yemediğini fark eden de olmamıştı zaten. Hasan ve Hüsna hanım kendi aralarında birkaç konu konuşup gülüşmüşlerdi sadece.

“Afiyet olsun!” dedi Hüsna hanım yüzünde sahte bir gülümsemeyle.

Nilüfer’in boşalan tabağını alıp mutfağa geçti yeniden, sessizce yıkayıp kapattı. Çay çoktan ocağın üzerine yerleşmiş, demlenmişti. Evdeki görünmezliğini iyice hissetti derinlerinde. O sırada yeniden mutfağa giren Hüsna hanım bir şey demeden, iki çay bardağı alıp, Hasan ve kendisine çay doldurduktan sonra yeniden çıktı.

(devam edecek)

Yorum bırakın