Kocasının huyunu bile Safiye sabah erkenden kalktı aceleyle. Nilüfer uyanmasın diye sessizce kalkıp, dikkatli dikkatli indi merdivenlerden. Buz dolabını açıp, akşam ölece yerleştirdiği kahvaltılıklara baktı bir süre, sonra paketleri tek tek çıkarıp, kaplara boşaltmaya başladı. Çayın suyunu koydu, dünden mayalayıp dolaba koyduğu hamurdan bir beze alıp, Nilüfer okula giderken yesin diye bazlama pişirdi. Bezenin mis gibi kokusu eve yayılırken de masayı hazırladı. Hayatında ilk kez böyle zengin sofra kuruyordu. Tabakları dizerken gözleri bir an bulanıklaştı, kısarak toparladı.
Uyanınca başka odada olmanın tedirginliğiyle annesini yanında bulamayan Nilüfer, kapıya çıkmış annesine sesleniyordu.
“Anne?”
Hemen aceleyle mutfaktan çıkıp, merdivenin başına geldi.
“Buradayım kızım, formanı giy de gel.”
Daha kızı cevap vermeye fırsat bulamadan ara kattan bir kapı sesi duyuldu Hasan’ın sinirli suratını gördü merdivenlerin başında.
“Ne bu gürültü sabah sabah! Misafirleri uyandıracaksınız.” Diye hırladı karısına bakıp
Nilüfer hemen odaya geri kaçtı, kapı kapandı. Safiye de sesini çıkarmadı dönüp mutfağa geçti. On dakika geçmeden Nilüfer üzerini giyinmiş annesi saçlarını toplasın diye elinde tokalarıyla aşağı indi. Kahvaltı sofrasını görünce gözleri kocaman açıldı yine
“Anne, zenginler hep böyle mi kahvaltı ediyor?” dedi şaşkın şaşkın
Safiye gülümsedi, sıcak bazlamanın arasına sürdüğü tereyağı ve balı tabağına bıraktı, “Haydi geç de ye misafirler uyanmadan!” dedi, “Ben de saçını toplayayım” Nilüfer iştahla ekmeğini koparıp ağzına attı, daha onu yutmadan masaya uzanıp bir parça da peynir tıktı ağzına. Gözü dilimlenmiş jambona takılınca uzanıp ondan da aldı bir tane. Tam çiğnemediği lokmayı yutup, onu da iteledi ağzının içine.
O sırada duşunu alıp aşağı inen babası girdi mutfağa “Görmemiş gibi abanma.” dedi daha günaydın bile demeden. “Misafir yiyecek onlardan.”
Nilüfer’in lokması boğazında kaldı.
“Okula gidecek, yesin.” dedi Safiye ters ters.
“Masada eksik kalmasın, tamamla o zaman.” dedi Hasan dönüp geçti içeri.
Çocuğun yediği bir parça peynirle, bir tane jambonla neyi eksilecekti koca masanın.
Nilüfer sessizce, “Doydum.” dedi annesine. Safiye’nin içi parçalandı kızına ama bir şey demedi.
“Haydi kalk o zaman okula bırakayım seni!” diyerek yanağını okşadı sonra.
İkisi birden antreye çıkıp ayakkabılarını giyerken,
“Ben kızı okula bırakıp geleyim.” diye seslendi kocasına, “Kalkarlarsa masa da çay da hazır!”
“Geç kalma!” dedi Hasan, “Bazlama pişir bize de!”
Safiye ses çıkarmadı ama hırsından dönüp masadaki elmalardan birini aldı kapıdan çıkarken kızının çantasına koydu.
“Yolda yersin.” dedi göz kırparak.
Nilüfer annesinin elinden tutup yol boyu sessiz yürüdü, neşesi kaçmıştı.
Safiye morali düzelsin diye onu konuşturmaya çalıştı ama “Uykum var!” diyerek sohbete katılmadı Nilüfer.
Safiye döndüğünde Hüsna süslenmiş, püslenmiş salonda Hasan ile oturuyorlardı. Melike giyinmeye bile gerek görmemiş ince pijamasıyla kanepeye yayılmıştı.
“Günaydın.” dedi Safiye, “Rahat uyudunuz mu?”
Misafirler ağızlarını açmaya fırsat bulamadan, “Hadi çayları doldur, seni bekliyoruz acıktık.” dedi Hasan. Safiye aceleyle mutfağa girip, tavayı ısıtıp bir beze daha koydu içine, bazlama pişerken, o da çayları doldurdu. Hüsna hanım, kızı ve Hasan gelip yerleştiler sofraya.
“Sevdiklerinizden” dedi Hasan ağzı kulaklarında.
Safiye’nin içinden bir sızı geçti, bunca zamandır o veya kızı seviyor diye bir şey aldığını görmemişti daha. Çocuğun da boğazına dizmişti sabah sabah lokmasını.
“Kesene bereket usta!” dedi Hüsna hanım gülümseyerek, “Vallahi çok şanslısın, böyle koca kolay bulunmaz!” dedi Safiye’ye dönüp. Birden ne diyeceğini bilemeyen Safiye, “Allah ömür versin” diyebildi sadece.
Kahvaltı bitince Hasan, “Kahve yap getir!” dedi Safiye’ye, sonra Hüsna hanım ve Melike kapıdan geçsin diye nezaketle bekledi ve arkalarından yürüyüp salona gitti.
Safiye kahveyi hazırladı, götürdü. Kadınlar keyifle sohbet ediyordu. Onlar sohbete devam ederken döndü mutfağı toplamaya başladı.
Bir süre sonra Hasan mutfağın kapısına gelip “Biz Hüsna hanımla çıkıyoruz. Melike hanım evde kalır.” diye seslendi.
Elleri bulaşık suyunda “Tamam.” dedi Safiye.
Kapı kapandı, ev sessizleşti. Mutfaktaki işini bitirip salona geçtiğinde, Melike televizyonu açmış kanepeye uzanmıştı bile.
“Sana zahmet, su verir misin?” dedi Safiye’yi görünce.
Safiye sessizce mutfağa dönüp bir bardak su getirdi, kahve fincanlarını topladı. Ne yapacaktı tanımadığı bu kızla evin içinde, oturup biraz sohbet mi etseydi acaba. Yeniden salona döndü, koltuğun kenarına ilişti, Melike’nin başını bile kaldırıp bakmadığını görünce, “Odaları toplayım” diyerek yerinden kalkıp yukarı çıktı. Önce kendi odalarına geçip havalansın diye camı açtı, sonra yatağı topladı. Yan odaya girip, girmemek konusunda tereddüt etti, sonra özel eşyaları vardır diye vazgeçti, çatı katına çıkıp, orayı da toparladıktan sonra yeniden aşağı indi. Melike telefonla konuşuyordu bu kez. Dinliyormuş gibi olmasın diye mutfağa gitti yine, boğaz çoğaldığı için yine yemek yapması gerekiyordu. Dolabı açtı ama sebzelik de pek bir şey yoktu. Tam ne yapsam diye düşünürken kapı açıldı, Hasan girdi içeri, yine eli kolu doluydu torbalarla, ayakkabısını bile çıkarmadan mutfağa girip, torbaları tezgahın üzerine bıraktı.
“Akşama güzel sofra kur. Tavuk, et aldım. Her şey tam olsun.”
“Tamam.” dedi Safiye
“Salata da yap seviyorlar!”
Sonra da çıkıp gitti yeniden, Safiye torbaları açınca, şaşırsa da, “Misafire hürmet” dedi kendi kendine. Etleri çıkarıp kullanacağı kadarını ayırdıktan sonra kalanını dolaba yerleştirdi. Çaydanlıkta kalan sıcak suyla pirinç ıslattı. Nilüfer’i alma saati gelene kadar mutfaktan çıkamadı. Melike arada bir geliyor, kendi evi gibi dolabı açıp, kola veya başka bir şey alıyor bir şey söylemeden çıkıp gidiyordu. Safiye de huyu öyle herhalde diye hiç sesini çıkarmadan işlerini bitirdi. Kızının sofrasını kurup, Melike’ye okula gittiğini söyleyip, çıktı evden. Okula uğramadan bakkaldan ekmekleri aldı, Nilüfer’i alıp döndü eve. Nilüfer arkadaşlarını görünce sabah ki olayı unutmuş, neşelenmişti yine. Dönüşte Eren’e uğramak istedi ama annesi evde misafir ver çok yalnız bırakmak ayıp olur diye kabul etmeyince gözü Eren’lerin evindi girdi içeri.
Ev pişen et yemeğinin kokusu ile dolmuştu. Nilüfer’i üzerini çıkarıp, elini yüzünü yıkasın diye yukarı yollayıp, ona yemek koymaya mutfağa girdi. Melike o yokken yemekten yemiş, bulaşığı da masada öylece bırakıp içeri geçmişti. Kirli tabakları kaldırıp, kızının yemeğini koydu, aldığı taze ekmeyi de dilimleyip, masaya yerleştirdi. İçerideki kız yediğine göre onu çağırmasına gerek yoktu herhalde. Nilüfer masaya oturup, iştahla etleri yerken, içeri geçip, “Bir şey ister misin?” dedi Melike’ye ayıp olmasın diye.
“Yok!” dedi kız gözünü telefonunda ayırmadan, “Annemler bir saate gelecekmiş, hasan usta sofrayı kursun demiş!” diye ekledi sonra.
Mecburen yine döndü mutfağa, Nilüfer’in doyduğundan emin olup, kaldırdı bulaşığını yeniden kurdu sofrayı. Kocasının tembihini hatırlayıp, güzel de bir salata yapıp yerleştirdi ortaya.
Nilüfer yukarıda tek başına durmak istemediği için ödevlerini getirip salona açtı ama televizyonun sesinden bir türlü aklını veremiyordu. Edemeyince defterlerini toparlayıp, mutfağa annesinin yanına geldi.
“Kızım çıkıp yukarıda yapsana!” dedi annesi.
“İstemiyorum burada yapacağım!”
“Tamam ama babanlar gelince toparla içeri götür tamam mı?”
“Tamam!”
Nilüfer ödevlerini bitirdi, beraber salona geçtiler, iki saat geçmesine rağmen gelen giden yoktu. Melike hâlâ pijamalarıyla dolanıyordu. Telefonu çalınca, onların yanında konuşmak istemediğini belli ederek yukarı çıktı, annesi ile Hasan dönene kadar da aşağı inmedi.
Nilüfer ödevleri bitince, yukarı çıkıp bebeklerini getirmiş, Melike’den boşalan kanepede oynuyordu. Safiye de ışık gelsin diye camın kenarındaki sedire oturup, işini eline aldı. İki gündür evle uğraşmaktan hiçbir şey yapamamıştı. Tam başlayacağı sırada kapı çalınca, mecburen yeniden torbasını toplayıp, kapıyı açtı.
(devam edecek)