Erkut gittikten sonra onun dönmesini beklerken işlerini yaptı. Hasan’ın bıraktığı parayla gidecekti o da ama pazarda karşılaşırlarsa ayıp olur diye düşündüğünden dönmesini takip etmek zorunda kaldı. Onun eve girdiğini görünce Nilüfer’i de giydirip, ana kız pazara gittiler.
Hasan’ın verdiği parayla kızına bir çift ayakkabı, iki çift çorap aldı. Sakladığı paralarla da saçına bir iki toka, bir de aklı kaldı diye, plastik uyduruk bir bebek.
“Ayşegül’ün yalnız canı sıkılıyor!” diyordu Nilüfer, aslında yalnızlıktan canı sıkılan kendisiydi, anlıyordu annesi.
O hafta komşuların verdiği eski elbiseleri çıkarıp onlardan Nilüfer’e yeni giysiler dikti. Ayağı büyüdüğü gibi bedeni de büyüyordu haliyle. Hasan’dan gelecek paraya bakarlarsa sırtlarında kıyafet kalmayacaktı.
Kendine hiçbir şey alamamıştı, para yetmediği için ama o büyümüyordu ki, kaç yıldır giyip duruyordu aynı şeyleri, yıkayıp tertemiz ediyordu hepsini. Yüzleri eskise de aldırmıyordu. Çarşı, pazardan başka nereye gidiyordu sanki, komşulara giderken giyecek bir tanesini ayırmıştı kenara, diğerlerine göre daha yeniydi onun yüzü. Yeni kıyafetler alındıkça kızının yüzündeki gülümsemeyi görmek yetiyordu ona. Hiç mi iyi bir şey olmasındı hayatlarında. Allah’tan komşular iyi insanlardı da, satışa gittiğinde, bu senin kızına olur deyip, çıkarıp veriyorlardı bir şeyler. O da biri üzerinde görüp, bu benim der de kızı üzülür diye hepsini bozup dikiyordu yeniden. Bambaşka elbiseler, etekler oluyordu her biri.
Havalar biraz daha ısınınca Eren bahçeye yeniden çıkmaya başladı. Nilüfer camdan Eren’in çıktığını görünce annesinden izin istedi hemen, “Biraz dışarı çıkabilir miyim?”
“Çık ama bahçede kal.” dedi Safiye. Hasan’ın tepkilerinden sonra Nilüfer’in de çok o yana geçmesini istemiyordu. Konuşsunlardı yine ama uzaktan biraz. Biri görüp, Hasan’a deyiverirse, çocuğu daha dışarı da saldırmazdı. Bahane arıyordu zaten eve kapatmaya.
Nilüfer elinde bebeğiyle, bahçede abisi ile hava alan Eren’in yanına koştu hemen.
Eren’in bebeği yine kucağındaydı. Nilüfer Ayşegül’e arkadaş gelen yeni bebeğini de götürmüştü göstermeye. Mine’ydi onun da adı.
“Artık üç arkadaş oldular!” dedi sevinçle, Eren gülümsedi. Nilüfer’in abartılı mimiklerle bebekleri konuşturmasını görünce kıkırdadı. O gülünce Nilüfer iyice abarttı, ikisi birlikte kahkahalar atarak vakit geçirdiler.
Bebek oyunları bittikten sonra Nilüfer nefes almadan konuşmaya devam etti. Bütün gün evde olduğundan annesinden başka kimseyle konuşamıyor, Eren’in sessizliğini de fırsat bilip, onu görür görmez motor gibi konuşmaya başlıyordu.
“Ben yakında okula gideceğim. Sonra gelip sana öğrendiklerimi anlatırım. Sen de öğrenirsin.” Dedikten sonra koşa koşa eve dönüp, hoplaya hoplaya basamakları çıktı kendi odasından komşularının verdiği eski ders kitaplarından birini alıp yine aynı hızla aşağı inip, Eren’in yanına döndü. Öyle telaşlı girip çıkmıştı ki, Safiye daha “ne oldu?” demeye kalmadan o çoktan yan evin bahçesine geçmişti bile.
Nefes nefese kitabını Eren’e uzattı, “Bak gördün mü bu okul kitabı!” dedi gururla. Eren kitabı açıp parmak uçlarıyla sayfalara dokundu.
“Şimdi okuyamıyorum ama okula gidince hepsini sana okuyacağım!” dedi Nilüfer aynı heyecanla.
Safiye ne oluyor diye kapıyı açıp bakınca, onu yine yan bahçede görünce iç geçirdi. Çocuktu nihayet, uzaktan uzağa da oyun oynayacak değildi ama Hasan duyarsa sürekli orada olduğunu bir daha hiç oynayamayacaktı, bir şey demeden içeri girdi. Erkut birkaç saat sonra Eren’i içeri alında Nilüfer de mecburen eve dönmek zorunda kaldı.
“Eren’lerin evine girme, senin çizgin de bahçe olsun.” dedi Safiye yeniden. Nilüfer başını salladı.
“Tamam anne, evlerine girmiyorum ki bahçelerinde duruyorum sadece.”
“Azıcık daha geride dur, duyar Eren seni oradan!”
“Nasıl bebek oynatacağım oradan ama?”
“Sen bir yolunu bulursun! Babanın kulağına giderse hiç izin vermez çıkmana unutma!”
Babasının lafını duyunca çaresiz “Tamam!” dedi Nilüfer. Sonra odasına çıkıp, eski ders kitabını kucağına açıp, yan yana koyduğu bebekleriyle öğretmencilik oynadı.
Birkaç gün sonra birlikte oyun oynamaya karar veren komşu kızlar bahçe kapısının önüne gelip, Nilüfer’e seslendiler. Onun Eren’le yan bahçenin sınırında sohbet ettiğini görünce, cevap vermesine fırsat vermeden;
“Seni oyuna çağıracaktık ama sen bu sakatla oynuyorsun, gelme artık!” diyerek çekip gittiler.
Nilüfer’in yüzü düştü birden, oysa onlar çağırında kalbi heyecanla çarpmış, biraz oyun oynamak için deli olmuştu. Ağzını açamadan arkadaşına sakat dedikleri an ise yüreği buz kesti birden. İçi titredi. Sakat değildi Eren, iyi bir çocuktu o, tanısalar severlerdi. Tıpkı onu da sevecekleri gibi ama babası gibiydiler. Baş belası sanıyorlardı herkesi. Asıl baş belası kendileriydi. Eren olanı biteni anlamadığı için gülümseyerek bakmaya devam ediyordu. Kızları görmüş ama kulak vermediğinden tam ne dediklerini anlayamamıştı.
Hiçbir şey söylemedi Nilüfer, Eren üzülür diye ağlamadı ama hem oyundan eksik kaldığı, hem de Eren’e söyledikleri yüzünden çok canı yandı o gün.
“Biz ikimiz çok güzel oynuyoruz zaten.” dedi sessizce, “Onlar şaka yapıyor.”
Eren başını salladı hemen.
“Çok güzel oynuyoruz, bebek oynatsana bana hadi!”
Hasan’ın işleri her geçen gün artıyordu. Hem işi güzel, hem de ağzı laf yaptığı için ustasının müşterilerini de çalmaya başlamıştı. Yanına aldığı adamlar sayesinde işleri hızlıca bitiriyor, paraları da artıkça iyice seviniyordu. Adamlar çok para istemesin diye onlara işten aldığı parayı eksik söylüyor, kalanı kendi cebine atıyordu. Evdekilere söylediği gibi onlara da işleri yoluna koyunca çok para vereceğini söyleyip ikna ediyordu.
Para kazandıkça kendine yeni kıyafetler almaya da devam etti. Bir süre sonra torbalarla gelince ne Safiye, ne de Nilüfer ilgilenmemeye başladılar. Belli ki Hasan’ın kazancı kendine kadardı. Safiye de işlerden kazandığı parayı daha çok saklamaya başladı. Madem o vermiyordu, o da kendi para biriktirecekti.
“Artık kendi işimin patronuyum ben. Amele gibi çıkamam insanların karşısına. Devir kılık kıyafet devri.” diyordu her sabah ezberlemiş gibi. Her gün tıraş oluyor, saçlarını farklı kestiriyordu artık. Sanki inşaat işine değil de ofis işine gidiyor gibiydi.
“Babam çok yakışıklı oldu değil mi anne?” dedi Nilüfer bir sabah saf saf. Safiye saçlarını okşadı sevgi dolu kızının, ne güzeldi çocuk olmak, her şeyi göründüğü gibi sanmak.
“Yakışıklı tabi” dedi gülümseyerek, “Sen de büyüyorsun, sana da yeni kıyafet alırız babanın işleri yoluna girince.”
“Kendine de alsana anne, babam patron artık.” dedi Nilüfer hemen. Annesinin her zaman eski kıyafetlerle dolaştığının farkındaydı çocuk da olsa.
“Ben evdeyim, bana gerek yok. Senin ihtiyacın daha çok.” dedi safiye, “Her şey sırayla!”
Sıra ona hiç gelmiyordu aslında ama parmak kadar kıza derdini anlatacak hali yoktu, mutlu olsunlar yeterdi.
Safiye kocasına, “Kimse almıyor artık, yeni müşteri lazım.” Diyerek sakladığı paralarla kızının okul hazırlıklarını tamamladı yaz boyu. Bazı gün serbest kıyafetle gidiliyordu okula, en azından hava soğuyana dek giyeceklerini hazır etmişti. Zaten Nilüfer de boy atacağı için paranın bir kısmını da kış için saklıyordu. Hasan’a söylemiyordu ama o da iyi kazanıyordu işlerden. Bir de şu gözleri daha iyi görseydi. Bu eve geldiklerinden beri sanki daha da kararmıştı dünyası. Bir doktora gitmek lazımdı ama ona da sıra gelmiyordu bir türlü. Bu günü veren Allah o günleri de gösterecekti inşallah. Çok şükür ki Hasan’ın işleri iyi gidiyordu, evin borcu bitince o da parayı ailesinden esirgeyecek değildi herhalde. Haklı olarak tutuyordu şimdi.
(devam edecek)