Sessiz Çığlık – Bölüm 7

Safiye geceleri dikiş kutusunu kapattıktan sonra, gizlice sakladığı paraları sayıyor, defter kalem, okul çantası planları yapıyordu.
Bir gece Hasan’a, “Kız bu sene okula başlayacak.” dedi çekinerek.
Hasan gözünü defterden kaldırmadan, “Seneye gitsin. Şart mı bu sene? Zaten masraf çok.” deyiverdi her zaman ki tersliğiyle.
“Olur mu Hasan, yaşı geldi. Devlet okula göndermezsek para cezası veriyor.”
“Devlet ne karışıyor benim kızıma?” diye söylendi kendi kendine Hasan ama sesini yükseltmedi.

Bu konuşmanın üzerinden birkaç gün geçtikten sonra Hasan elinde torbalarla eve gelince
Safiye “Bak sözümü dinledi Nilüfer’e okul için bir şeyler aldı.” diye düşündü. Babasının elinde torbalarla gelmesine alışık olmayan Nilüfer de aynı heyecanla torbalara uzandı. Kim bilir içinde neler vardı?

Hasan ikisinin birden heyecanla torbalara uzanmasını görünce, sert bir şekilde torbaları arkasına çekti. Sonra salondaki sedire yanaşıp içlerini boşaltmaya başladı. Torbalardan kendisi için aldığı yeni gömlekler, iki pantolon, bir parfüm şişesi, bir parlak bir kemer, iki çift çorap, bir yeni ayakkabı çıktı. Safiye ve Nilüfer’in şaşkın bakışlarına aldırmadan aynanın karşısına geçip gömleklerden birini omzuna koydu.

“Artık kendi işimi de yapıyorum. Amele gibi olmuyor, müşterilerle görüşüyorum. Kılık kıyafet önemli.” dedi mutlu bir yüz ifadesiyle.

Kızına bir şeyler alındığını sanan Safiye hayal kırıklığını gizleyemeden “Hayırlı olsun.” diyebildi sadece.

Nilüfer de torbalardan çıkanın sadece babası için olduğunu görünce başını önüne eğdi. Hasan torbaları Safiye’ye uzatıp, “Ütüle bunları!” dedikten sonra hiçbir şey olmamış gibi hazırlanan masaya geçip çorbasını beklemeye başladı.

Safiye torbaları yatak odasına bırakıp, kocasının çorbasını böldü. Yüzüne düşen hayal kırıklığı gözlerinden akmaya devam etse de, Hasan hiç umursamadan iştahla tabağını bitirip, “Başka ne var?” diye sorunca, sebze yemeğinden de bir tabak koyup, kenara çekildi.

“Haklı!” diyordu Safiye içinden, “Artık kendi işinin patronu, hele bir rayına oturtsun işleri, sonra bize de sıra gelecektir elbet!”

Ertesi hafta Hasan yüzü beş karış geldi eve. Ustası bir şeylerden şüphelenmeye başlamış, yüzüne karşı da ima etmişti. Hasan kendi işlerini yapabilmek için ortak yaptığı işleri kaytarıyor, gün içinde yapması gerekeni bitirmeden erkenden ayrılıyordu.

“Hayırdır Hasan?” demişti imalı imalı, “İşleri yarım bırakıyormuşsun, başka işlerin var herhalde!”

Yakalandığını anlayan Hasan, “Birkaç eş dostun hatır işi abi kıramadım!” dese de, ustası duyduğu işleri yüzüne sıralayınca yalanlayamamıştı.

“Hepsi mi eş dost bunların Hasan? Bak yıllardır yanımdasın, hiç hakkını yemedim. Ben ne kazandıysam sana da payını verdim. Nereden çıktı bu yalan dolan işi?”

“Benim zamanım geldi artık Usta, insanlar işimi beğeniyor. Sen de iş alıyorsan benim sayemde!” dedi dik dik.

“Madem senin zamanın geldi, biz de yoluna taş olmayalım o zaman!” dedi ustası altta kalmadan.

Kendini vazgeçilmez sanan Hasan bu kadar kolay vazgeçileceğini düşünmediği için bozuldu epeyce bu lafa ama tükürdüğünü yalamamaya kararlıydı.

“Sen kaybedersin usta!”

“Ben kaybetmişim zaten belli ki, bundan sonra biraz da sen kaybet! Al ben de kalan paranı da veriyorum. Bundan sonra sen sağ, ben selamet! Bizim işimizde ustaya yalan olmaz! Yolun açık olsun bundan sonra!” diyerek cebinden çıkardığı bir tomar paradan Hasan’ın alacağını sayıp, uzattı.

Hasan parayı aldıktan sonra arsız arsız saydı önce, “Sen bilirsin usta! Yoğunum haberin olsun, işin düşerse diye söylüyorum!” dedikten sonra kapıyı çarpıp çıktı odasından.

Usta arkasından ya sabır çekti kendi kendine, bir süredir farkındaydı Hasan’ın havalara girdiğinin ama böyle kurnazlık peşine düşeceğini tahmin etmemişti. Kendini ustadan sayıyorsa da onun emeğiydi üzerindeki.

“İnsanoğlu nankör!” diye mırıldandı kendi kendine, “Şömine yapmaktan anlarsın da bakalım iş tutmaktan ne kadar anlayacaksın!” diyerek yeni bir usta bulmak için birkaç kişiyi aradı. Herkes usta olurdu ama insan olamıyordu işte.


Hasan eve sinirle döndü. Safiye daha kapıyı açar açmaz sanki konuyu biliyor gibi söylenmeye başladı.

“Kıskandı beni o herif. Onun işine muhtaç değilim artık. Kendi işimin patronuyum ben.”

“Ne oldu ki?” dedi Safiye şaşkın şaşkın

“Bıraktım işi! Artık tamamen kendime çalışacağım, bir de utanmadan caka sattı bana. Zor bulur benim gibi işçiyi. Mumla arayacak, göreceksin mumla!”

Safiye, “O adamın onca yıl ekmeğini yedik Hasan. Sen de çok emeği var” diye mırıldandı ürkekçe.

“Sen kimden yanasın be kadın. Bir işe yaradığın yok, anlamadığın şeylere de karışma! Bu piyasanın en iyisiyim ben anladın mı? Görecekler Hasan kimmiş, ben de iyi niyetimle onun da işlerini hallediyordum yarı yolda kalmasın diye. İnsanda biraz utanma olur ama nerede? Neyse boş ver! Bundan sonra kimsenin ağız kokusunu çekmek yok. Karşında koskoca Hasan usta var artık senin!” dedikten sonra keyifle sedire yerleşip, televizyonu açtı.

Safiye ne desin bilemiyordu. İyi değildi belli ki bu olan ama kocasının işini de ondan iyi bilecek değildi.

“Vardır bunda da bir hayır!” diye mırıldandı kendi kendine.

Hasan artık her sabah yeni gömleğini giyiyor, parfüm sıkıyor, iş kıyafetlerini ayrı bir çantaya koyup evden çıkıyordu. Çıkmadan önce aynanın karşısına geçip, orasını burasını kontrol ediyor, ütüsünü beğenmezse, Safiye’yi paylayıp yeniden ütületiyordu. İşlerine yardım etsinler diye ustasının amelelerinden bir kaçını da ayartmış yanına almıştı. Adamlarda bunun işinin iyi olduğunu bildiklerinden güvenip takılmışlardı peşlerine.

Yine bir  sabah aynaya bakarken Safiye’ye dönüp;
“Şu pantolonu doğru düzgün ütüleyememişsin, çift olmuş çizgisi kör müsün be kadın! Pis kıyafetlerle yıkama ayrıca bunları, dünyanın parasını verdim. Bir yerlerine bir şey olursa senden bilirim ona göre. Yatırım bunlar, boru değil!”


Safiye içinden derin bir nefes aldı.
“Nilüfer’in ayakkabısı ayağını sıkıyor, bir tane alsak.” dedi usulca.
“Para yok diyorum sen habire bir şeyler eksik diyorsun.”
“Ne yapsın, çorapla mı gezsin çocuk? Büyüyor sürekli işte, mecbur alınacak”
“Çıkmasın sokağa, şart mı? Ne işi var?” dedi Hasan gözü hala aynadaki yansımasında.
“Benim de delindi ayakkabılarım. Sen olmayınca ben çıkıyorum pazara, çarşıya. Ben de mi çıkmayayım?”

“Tamam be tamam!” diye söylendi Hasan, pantolon cebinden çıkardığı paraları Safiye görmesin diye arkasını dönerek saydıktan sonra içinden bir kısmını uzatıp, geri cebine sokuşturdu.

“Malzeme parası bunlar, dikme gözünü öyle!”

“Allah bereket versin!” dedi Safiye paraları alıp içeri çekmecesine kaldırdı. O daha geri dönmeden Hasan kapıyı çekip çıkmıştı bile. Kahvaltı sofrasını toplamak için mutfağa geçtiğinde kapı çalındı.

“Bir şey unuttu herhalde!” diyerek yeniden kapıya yöneldi safiye.

Erkut kapıdaydı, elinde de bir alışveriş filesi.

“Abla, pazara gidiyorum, bir şey lazım mı sorayım diye uğradım” dedi gülümseyerek.

Hasan geri geldi sanan Safiye şaşırdı, etrafa bakındı hemen aceleyle.

“Yok evladım, sağ ol. Her şey var.” dedi şaşkın şaşkın.

Erkut başını eğdi. “Kış boyu bize yemekler bıraktın. Hakkını helal et. Abi gidince ne lazım olursa bana söyle. Ben alır gelirim hemen, bir de o iş için yorulmazsın.”

Safiye gülümsedi ama içi tedirgindi.

“Sağ ol, ben hallediyorum. Olursa söylerim.” dedi aceleyle. Erkut da başını sallayıp dönüp gitti.

Kapı kapandıktan sonra içinden “İyi ki Hasan evde değildi.” diye dua etti içinden, az önce gelmiş olsa, bir de bu adam niye kapıya geldi diye kıyameti koparırdı. Laftan da anlamazdı ki, zaten sevmiyordu ikisini de.

(devam edecek)

Yorum bırakın