Sessiz Çığlık – Bölüm 1

Safiye yıllardır aynı evde, aynı düzenin içinde yaşıyordu. İğne oyası yaparak aile bütçesine katkı sağlıyordu. Gözleri artık eskisi kadar seçmiyordu ama elindeki işten de vazgeçmiyordu. Geçim kolay değildi, bir kızı vardı, fakir bir mahallede eski bir evde yaşıyorlardı. Genel olarak sessiz ve uysal bir kadındı. Çok konuşmaz, gerektiğinde söyler, çoğu zaman da susardı. Evin yükünü sırtlanmıştı. Bir yanda beş yaşındaki Nilüfer, bir yanda yatalak babası, bir yanda da eve kimi zaman yorgun kimi zaman sinirli dönen kocası Hasan.

Hasan şömine ustasıydı. Eli ağır ama işine yakışırdı. Taşa baktığında neresinden çatlayacağını bilirdi. Kocalığı da babalığı da ustalığı kadar iyi değildi.  Eve geldiğinde konuşmak yerine söylenmeyi daha kolay bulduğundan kapı açılır açılmaz evin havası değişirdi. Beş yaşındaki kızları Nilüfer babasının ayak seslerini duyar duymaz oyuncağını bırakır, her an gelecek bir öfke nöbetine karşılık annesinin eteğine saklanırdı. Safiye sakinleşmesi için kızının saçlarını okşasa da çocuk her akşam yaşanan bu öfke dolu anlardan ürküyordu.  Hasan içeri girer girmez, dışarıda yaşadığı stresi eve kusmak ister gibi öfkelenecek bir şeyler arardı. Bazen dağınıklık, bazen sevmediği bir yemek, bazen Safiye’nin veya kızının gözünün üzerindeki kaşı bahane olurdu.

O gün de öyle oldu. Nilüfer oyuncaklarını halının üstüne yaymış, bez bebeğini konuşturuyordu. Hasan kapıdan girdi, ayakkabısını çıkarmadan önce ayağı Nilüferin gündüz oynayıp orada unuttuğu oyuncağına takıldı.

“Şunları topla şuradan.” diye gürledi kızına bakıp.

Safiye eğildi, oyuncakları kenara itti. “Toplarım Hasan. Çocuk bu. Birazdan toplarız.”

“Çocuk da olsa öğrenir. Her yer dökülüyor. Sen de söyle de öğrensin.”

Nilüfer annesinin arkasına geçti. Ses çıkarmadı. Gözleri doldu ama ağlamadı. Babasının huyu böyleydi. Annesi öyle söylüyordu. Onu seviyordu ama huyunu sevmiyordu.

Yemek yenilip sofra toplandıktan sonra, Hasan her zaman yaptığı gibi televizyonun karşısına geçince, çayını doldurup, babasının yanına geçti.

Yaşlı adam sırtını yastığa dayamış yemek saatini bekliyordu. Damadının evde yarattığı stresten haberdar olsa da, kızını üzmemek için bir şey demiyordu. Varlığının evde fazla olduğunu biliyor, herkes çekilince Allah’a bir an önce yanına alması için dualar ediyordu. Eskiden çınar gibi bir adamdı. O günlerinde olsa bu hayırsız damada zaten kızını ezdirmezdi ama hastalıklar onu yatağa bağlamış, hem kızının hem de damadının eline kalmıştı.

“Baba, çorban hazır. Birkaç kaşık içelim.” dedi Safiye güler yüzle.
“Uykusuz kalıyorsun hiç dinlenemiyorsun kızım” dedi kısık bir sesle.
“Boş ver uykuyu. Sen iç, rahatla. Ben bulaşığı kaldırdım, sen de ye ki sonra Nilüfer’i yatırıp ben de yatacağım merak etme”

Safiye kaşığı nazikçe babasının ağzına götürdü. Yaşlı adam sıcak çorba boğazından akınca öksürdü.

“Annen de keşke seni böyle görseydi.” dedi hüzün dolu bir sesle, “Ne dayanıklı, ne kalender bir kadın oldun”.

“Keşke.” dedi Safiye iç çekerek, oysa güçlü olmayı değil de mutlu olmayı dilerdi. Saygılı sevgili bir kocası olmasını, babasının böyle yatağa bağımlı olmamasını, akşam babası eve gelince gözleri ışıldayan bir kızı olmasını isterdi. O filmlerde gösterilen güzel aileler gibi yokluk da çekseler başını yastığa huzur ve mutlulukla koymayı isterdi.

Tam o sırada Hasan kapıdan seslendi.

“Sabahın köründe kalkıp işe gidiyorum, sen babandan başka kimseyi düşünmüyorsun. Bırakmadınız ki şurada uyuyayım.”

Her akşam televizyonu sonuna kadar açar, sonra karşısında uyuklardı. Baba kızın sessiz sessiz konuşmalarını duyması bile mümkün değilken, sanki kalkıp gidecek hâli varmış gibi adamcağıza duyurmaktı niyeti.

Safiye mahcup bir şekilde babasına göz uzuyla baktıktan sonra cevap verdi. “Haklısın, kusura bakma.”
Kocasına bir şeyleri açıklamayı, onu anlamasını beklemeyi çoktan bırakmıştı. Artık “haklısın” demek, sessizliğini korumanın tek yoluydu. Sonra babasına dönüp, “Yoruluyor!” dedi özür diler gibi, “Ustası da gergin biraz bu günlerde, ondan oluyor!”

“Olsun kızım!” dedi babası sevecenlikle, “Sen huzurunu bozma!”

Safiye yavaş yavaş çorbayı içirmeye devam etti babasına, adamcağız da kızı bir an önce kocasının yanına gitsin diye boğazı yana yana içti.

Safiye odasına döndüğünde, Hasan odaya geçmiş yüzünü duvara dönmüş, çoktan uyumuştu. O da yanına uzandı. Bir süre sustu, sonra mecburen konuştu.

“Hasan, babamın bezleri bitti. Yarın almam lazım. Biraz para bıraksan.”

Hasan gözünü açmasa da sesini sakınamadan; “Yeter artık senin babanın masrafı. Ölemedi gitti. Yıllardır aynı şey.”

Safiye sustu. Arkasını döndü. Kocasından bulamadığı sıcaklığı aradığı yorganına sarıldı, gözlerinden akan yaşlar yastığını ıslatırken, yorgunluğa yenik düşüp huzursuz bir uykuya daldı.

Sabah olduğunda Safiye yorgun ve kızarmış gözlerle kahvaltıyı hazırlıyordu. Nilüfer odasından neşeyle fırlayıp, annesinin gözlerini görünce tedirgin oldu.
“Anne, hasta mısın? Gözlerin şişmiş.”
“Gece uyku tutmadı kızım. Bir şey yok.” dedi gülümsemeye çalışarak.

O herkesten saklayarak acılarını içine atarken, babası gibi Nilüfer de anlıyordu; annesinin gözleri şişti mi, bir şey olmuştu demekti.

Birkaç ay sonra Hasan elinde çalıştığı son inşaatın fotoğraflarıyla geldi. Sonraki müşterilerine göstermek için her yaptığı işin bir resmini çekiyordu. Bu kez sadece işi değil, evin dışarıdan görüntüsünü de çekmişti.

“Bugün bunu bitirdik. Bak.” dedi gururla. Yaptığı iş her geçen gün gelişiyor, ustasından ve müşterilerden övgü dolu sözler alıyordu.

Safiye kocasının uzattığı fotoğrafları alıp baktı. Nilüfer de merakla annesinin dizine dayanmış, babasının işi diye gittiği yerleri tanımaya çalışıyordu.

Beyaz duvar, geniş bahçe, pencereden yayılan ferahlık. Safiye’nin gözleri bu karede takılı kaldı.
“Güzelmiş.” dedi gülümseyerek, “Kiminse güle güle otursunlar.”
“Kooperatif evlerinden. Ustamla yaptık.” dedi Hasan gerinerek
“Bahçesi geniş ne güzel.”
“Geniş. Parası da geniş. İyi alacağım bu işten. Artık böyle! Hasan Usta dediler mi herkes tanıyacak beni!”
“İyi olmuş.” dedi Safiye. Uzatmadı. O gece uyumadan önce, böyle ferah bir evde yaşadıklarını hayal etti. Nilüfer’in bahçede koşturduğu, kendi odasının olduğu bir hayatı düşündü.

Çorbasını içirirken sırf muhabbet olsun diye babasına da anlattı o evi. Adamcağız kızının evden bahsederken sesindeki değişikliği dinliyordu. Oturdukları ev onundu, kızı ile damadı kirada oturdukları için karısı ölünce, yanına gelmişlerdi. Kiradan kurtulunca ellerine geçen para da biraz işe yarar olmuştu böylece. O zamanlar sağlığı bu kadar kötülemediğinden, damadın dili de bu kadar uzun değildi. Çekiniyordu.

“Safiye!” dedi hırıldayan sesiyle, “Kızım benim ömrüm yetti artık, er geç gideceğim”

“O nasıl söz baba! Ağzından yel alsın!”

“Yeter kızım görüyorsun halimi. Ben gideyim sen de artık ailene sahip çık, bak kocan ilgi bekliyor, kızın büyüyor!”

“Yeterim ben hepinize sen dert etme böyle şeyleri!”

“Bak Safiye! Ben ölünce, bu eve baba ocağımdır diye sarılma kızım. Her yanı dökülüyor, size de küçük geliyor zaten. Bak kocan zaten inşaat işinde, ne güzel evler biliyor. Burayı satın kendinize bu anlattığın gibi güzel bir ev alın. Yeniden başlayın!”

“Şimdi düşünme sen böyle şeyleri, ben mutluyum. Babamın evindeyim, dizinin dibindeyim!”

“Ah güzel kızım, Allah her şeyi gönlüne göre versin!”

“Amin baba, kızımdan güldürsün inşallah!”

“İnşallah!” diye iç geçirdi yaşlı adam, artık fazlalık olduğunu bildiği kendi evinde, kızının onun yüzünden daha fazla ezilmesini istemiyordu.

(devam edecek)

Yorum bırakın