Kapı açıldığında Ece önce ayakkabıların dizilişine baktı. Sessizliğin nereye saklandığını anlamak için kısa bir yoklama gibiydi bu. Umut odadaydı. Cihaz çekmecede. Su kabı temiz. Pencere aralığı iki parmak. Kendi eli titremesin diye o aralığı kapatmadı. Koridorda ayak sesleri çoğaldı. İçerideki hava bir an ağırlaştı. Ece, “Kısacık,” diye fısıldadı. “Kısacık olsun.”
Doruk ve Gülşen daha önce görmüştü evi ve Umut’u. Göz göze geliş o gün çok kısa sürmüştü. Bugün sıra Yusuf’taydı. Kapının eşiğine geldiğinde Ece onun gözlerini yakaladı. O gözlerde yıllar boyu ertelenmiş bir şey duruyordu. Söz değil. Nefes. İnsan kendi nefesinin hesabını bir gün mutlaka verir. Yusuf bu hesaba hazır değildi. Yüzü yerinde durmayan bir cümle gibiydi.
“Hoş geldiniz.” dedi Ece. Kibar bir ses değildi bu. Düz, yorulmuş, saygılı bir ses.
Yusuf başıyla selam verdi. Ece eliyle işaret etti. “Kısacık.” Umut sesi duydu, yataktan doğrulmadı. Cihazın kutusu gözünün önünden geçti sanki. Yusuf bir adım daha attı. Odanın kokusu onu geriye çekti. Sabunla karışık demir. Buhar makinesinin geçmiş buharı. Fakirliğin sessizliği. Evin ağır sorumluluğu. Ruhunun yaşadığı parçalanma dışarıdan bile görülüyordu.
Ece fark ettiği için huzursuz oldu “Şimdi değil.” dedi istediğinden de katı bir sesle. Adamın kendini kontrol edemediğini anlamıştı. “Kısacık bakın, sonra dışarıda konuşalım.” Diye devam etti aynı sesle.
Yusuf başını salladı. Gözleri bir an odanın içine kaydı. Yatağın ucunda duran bir örgü örtüye takıldı, bir bardak izine, bir çekmece koluna. İnsan ayrıntıya sığındığında büyük gerçeği yutar sanır. Bu kez yutamadı. Gözlerinin içi karardı. Ece, “Umut.” diye seslendi. “Birazdan geliriz, tamam mı.” Umut “Tamam.” dedi. Sesinde merak yoktu. Yorgun bir kabul vardı.
Birlikte kapıya geldiler. Yusuf nefesini tutmayı bıraktığı anda bedeninin içinden bir sarsıntı geçti. Geriye doğru bir adım attı. Ece başını eğdi. Yusuf dışarı attı kendini. Avluya değil doğrudan sokağa. Hava keskin değildi, ama göğsünün içi kesiliyor gibiydi. Duvara yaslanacak bir yer aradı. Buldu. Elini yüzüne kapattı. İçinden yıllardır sakladığı cümlelerin hepsi aynı anda kıpırdadı. Yüzüne bir sıcaklık yürüdü. Kendi oğlunun nefesini bir evin buhar makinesinde bırakmış bir adamdı. Dudaklarının arasından ses çıktı. Kelime değil. İnleme.
Doruk ve Gülşen de onunla gelmiş, avlunun dışında onu bekliyorlardı. Gülşen yanına geldi. Elini uzatmadı. Uzatsa ne olurdu bilmiyordu. Doruk iki adım geride durdu. Gözlerinde öfke duruyordu, ama üstüne vicdan örten bir bez gibi bir yumuşama da vardı. Yusuf eğildi. Dizleri titredi. Ağlama krizi tutuldu. Nefesini düzeltemedi. Yüzünü avuçlarına gömdü. Kimse görmesin ister gibi. Kendisini görse yeterdi oysa.
Ece kapı eşiğinde yüreğini tuttu. Umut duyacak mı, görecek mi kaygısı kabardı. Kapıyı hemen kapadı. Cihazın çekmecesini kontrol etti. Su kabını daha ileri itti. Kendi kendine mırıldandı. “Sakin.” Taner koridorda bekliyordu. Ece’nin yüzüne baktı. “Dışarıda durum kötü.” dedi kısık sesle. Ece “Umut görmesin.” diye fısıldadı. “Görmesin. Duymasın.”
Gülşen bir karar verdi. “Yusuf.” dedi. “Gidelim.” Yusuf duymadı sanki. Doruk omzundan kavradı. Yumuşak ama güçlü bir tutuş. “Baba.” dedi. “Burada duramayız. Şimdi değil.” Yusuf başını kaldırdı. Gözlerinin kenarı kıpkırmızıydı. Ece kapının yanından seslendi. “Lütfen gitsinler.” Dedi Taner’e. “Umut için.” Bu cümlede ne hakaret vardı ne kırıcı bir ton. Bir evin kuralı vardı. Kural, nefesin düzeniydi.
Yusuf, Doruk’un koluna tutunup yürüdü. Gülşen arkasından baktı. Kapının önünde bir ağırlık kaldı.
Taner “Gittiler!” deyince Ece’nin dizlerinin içi boşaldı. Mutfağa geçti. Tezgaha iki eliyle dayandı. İçinden bir cümle geçti. İnsan kalbini bir anda büyütemiyor. Taner arkasında durdu. “Geçti.” dedi. “Bu kısmı geçti.” Ece başını kaldırmadı. Gözlerini kapattı. “Geçmiyor.” dedi. “Her gün başka bir yerden geri geliyor.”
Taner bir süre sustu. Sonra o net cümleyi kurdu. “Onları biz bulup getirdik. Şimdi geri çekilemeyiz. Umut bu evde sağlıklı kalamaz. Eninde sonunda onu yanlarına almak isteyecekler. Yapabilecek misin.”
Ece ilk anda sertleşti. Kaşlarının arasındaki çizgi belirginleşti. “Yapmak zorunda mıyım.” dedi. Sesinde meydan okuma değil, yorgun bir soru vardı. Taner karşılık vermedi. Bekledi. Ece tezgâhın köşesini bıraktı. Bir adım atıp durdu. Omuzları çöktü. Gözleri bir anda doldu. Kelime aradı, bulamadı. Bulamayınca beden konuştu. Titreyerek ağlamaya başladı. Sessiz ağlama değildi bu. İçten gelen, kısa kısa kesilen bir ağlama. Umut uyanmasın diye dişlerini sıktı ama tutamadı. Bazen tutmamak gerekiyordu.
Taner, Ece’ye doğru bir adım yaklaştı, Ece bir yarım adım daha attı. Kafasını onun göğsüne yasladı. Taner kollarını onun omuzlarının çevresine yerleştirdi. Ne sıkı ne gevşek. Ece ağlarken konuştu. Cümleleri bölük pörçük geldi.
“Umut’u… kaybetmekten korkuyorum. Yalnız kalmaktan korkuyorum. Beni almaya kalkarlarsa… elimden alırlarsa… ben ne yaparım. Kardeşimden başka kimim var.”
Taner başını eğip Ece’nin nefesini duydu. O nefesin ritmi kısa kısa değişti. “Asla yalnız kalmayacaksın.” dedi. “Ben varım.” Ece bu cümleyi duyunca ağlaması bir an daha arttı, sonra yavaşladı. Bir insanın içine bir cümle oturduğunda bazen ağlama ritmi değişir. Ece’nin ağlaması değişti. Omuzları daha az sarsıldı. Nefesi daha düzenli geldi. Taner konuşmayı uzatmadı. “Ben varım.” cümlesini ikinci kez söylemedi.
Ece başını çekip peçete aramadı. Koluyla gözünü sildi. Mutfağın musluğunu açtı, suyu avucuna doldurup yüzüne vurdu. Taner kenarda bekledi. Ece aynaya değil, camın mat yansımasına baktı. “Benim evim burası.” dedi. “Onun evi de burası.” Taner başını salladı. “Biliyorum.” dedi. “Bu yüzden soruyorum. Umut’a sahip çıkmak istiyor. Bu evin ritmi onu taşıdı ama artık hekim gözünden bakınca zor. Bir de şunu söyleyeyim. Onlar sadece Umut’u değil, seni de istiyorlar. Böyle söylediler.” Ece şaşkın bir bakışla döndü. “Beni mi.” Taner evet der gibi başını eğdi. “Sadece kardeş değil, abla. Sen olmazsan sistem çalışmaz. Böyle görüyorlar.”
Ece’nin yüzünde yeni bir duygu belirdi. Korkunun yanında onaylanma. Onay iyi hissettirmedi. Düğümlü hissettirdi. “Beni almak ne demek.” dedi. “Evimi bırakmak mı. Umut’u almak diye anlıyorum da… beni almak.” Taner cevap vermedi. Cevap yoktu. Bedenlerin yerini değiştirmek kolay, hayatların yerini değiştirmek zor.
O akşam diğer evde üç kişi aynı koltuğun farklı yerlerine oturdu. Salonda ışık açıktı. Perdeler kapalıydı. Kimse televizyonu açmadı. Gülşen, kucağındaki temiz örtünün köşesini büküp büküp bıraktı. Yusuf ellerini birbirine kenetledi. Doruk başını öne eğip konuştu.
“Orada bırakılacak bir çocuk değil o. Ben bugün bir kere daha gördüm. Maskenin gölgesinde nefes alan bir çocuk. Kendi adımı unutsam annem söyler. O çocuk bazen kendi adını bile içinden söylemek zorunda kalıyor. Bunu mümkün değil seyredemem.”
Gülşen başını salladı. “Ben de seyredemem.” dedi. “İkisini de istiyorum. Oğlumu da istiyorum. O kıza da kıyamam. O kızın omzu olmasa bizim oğlumuz düşerdi. İkisini ayrı düşünemiyorum.” Yusuf gözlerini kapattı. “Ben bir şey dememeli miyim.” dedi. “Ne dersem yanlış gibi.” Doruk dönüp baktı. “Doğruyu söyle.” Gülşen araya girdi. “Bir kere sustun. Yıllarca sustun. Şimdi konuş.” Yusuf dudaklarını ıslattı. “Korkuyorum.” dedi. “Siz yanımdasınız ama yine de korkuyorum. O çocuğun gözlerinin içine bakınca insanın içi yer değiştirecek gibi oluyor. Kendi hayatımı onunkinin yanında görmeye utanıyorum.”
(devam edecek)