Doruk sokağa çıktı. Hava değişmişti. Yüzüne çarpan rüzgâr daha serindi. Telefonunu açtı. Annesine kısa bir mesaj attı. Geliyorum. Sonra babasına yazmadı. Eve dönerken taksiye binmedi. Yürüdü yine biraz, sonra otobüse bindi. Koltuğa başını dayadı. İçinden tek bir cümle geçti. Gördüm.
Taner kapıyı kapattı. Ece’ye baktı.
“Fena değildi.” dedi.
“İyi çocuk.” dedi Ece. “Öfkesiyle gelmedi. Görmek istemiş. Onun için de çok zor. Ailesinden önce geldi yine de, cesur çocukmuş.”
Umut, Ece’nin cümlesini duydu.
“Kimdi.”
“Taner’in arkadaşı.”
“İyi biri.”
“İyi biri.”
Ece o sırada masayı topluyordu. Taner sandalyeyi yerine koydu. Saat dört yirmi olmuştu. Umut kitabını kapattı. Odadan huzurlu bir ses sızdı. Ece gözleriyle Taner’e bir teşekkür bıraktı. Taner başıyla karşılık verdi.
“Kısa cümleler bugün yine işe yaradı.” dedi Taner.
“Uzun cümleler yarına kalsın.” dedi Ece. “Umutun nefesi bir günde büyümez.”
Doruk eve geldiğinde hava iyice kararmıştı. Üstünde o yabancı sessizlik hâlâ duruyordu. Salona girdi, annesiyle babasını karşısında buldu. O akşam Yusuf ile Gülşen salonda oturmuş kalmışlardı. Konuşacak çok şeyleri vardı, dilleri düğümlüydü.
“Gördüm.” dedi Doruk
“Kimi.” diye sordu Gülşen, sesi ince bir tel gibi gerilmiş.
“Umut’u gördüm. Babamın sekreterinden aldım avukatın numarasını. Gidip onu gördüm. Şunu hissettim. Biz geç kaldık ama geç kalmış olmak hiç gitmemekten daha iyi. Yarın birlikte gideceğiz. Mecbursunuz. O çocuğa bakmak zorundasınız, bana baktığınız gibi.”
Yusuf başını kaldırıp oğluna baktı. Gözlerinde utançla birlikte bir rahatlama gezindi.
“Tamam.” dedi.
Gülşen gözyaşlarını yuttu.
“Tamam.” dedi.
Doruk bir şeyden demeden odasına çıktı dönüp, sarsılmıştı ama belli etmek istemiyordu.
Yusuf arkasından telefona uzandı. Numarayı çevirdi.
“Taner Bey.” dedi. “Yarın gelmek istiyoruz. Hepimiz. Karım, oğlum, ben. Birlikte görmek istiyoruz.”
Taner kısa bir sessizlikten sonra “Önce Ece ile konuşayım.” dedi.
Telefonu kapatır kapatmaz salondan mutfağa geçti. Ece su içiyordu. Taner yumuşak bir sesle girdi konuya.
“Yarın gelmek istiyorlar. Üçü birden. Birlikte.”
Ece bardağı tezgaha bıraktı. Yüzünde aniden kapanan bir perde gibi bir ifade oluştu.
“Olmaz.” dedi.
“Nedenlerini söyle istersen.”
“Umut kalabalıktan ürker.” dedi Ece. “Yeni ses demek panik demek. Panik demek nefesin kısalması demek. Bir de korkum var. Ellerimden alırlar diye içimde duran o taş var. Onları suçlayıp kapıyı kapatmak istemiyorum. Fakat kapının eşiğini de Umutun nefesinin üstüne basarak geçirmem.”
Taner sustu. Ece devam etti.
“Tek tek gelsinler. Kısa kalsınlar. Kimse ‘oğlum’ demeyecek. Kimse ‘anne’ demeyecek. Şimdilik hakları görmek. Bu evin kuralı bu.”
“Onlara böyle söyleyeyim.”
“Böyle söyle.”
“Doruk.”
“Geldi. Sözünü tuttu. Sakin davrandı. Ona güveniyorum.”
“Yusuf ve Gülşen.”
“Onları tanımıyorum.” dedi Ece. “Yüzlerini görene kadar tanımayacağım. Umutun yanında tek kelimelik konuşacaklar. Söz vermezlerse kapıyı açmam.”
Taner başıyla onayladı. Telefonu aldı. Yusuf’u aradı.
“Ece kabul etmiyor.” dedi. “Kalabalık olmaz. Umut kalabalıktan ürker. Sesi yükselirse nefesi kesilir. Kuralları bozarsanız kapıyı açmaz.”
Yusuf nefesini tuttu.
“Anladım.” dedi. “Söyleyeceğim.”
Telefon kapanınca salona döndü. Gülşen bakışlarıyla sordu.
“Ne dedi?”
“Birlikte gitmemiz mümkün değil. Ece izin vermiyor. Tek tek.”
Gülşen’in bakışları sertleşti. Dudakları titredi.
“Ben gideceğim o zaman.” dedi. “Senin hakkın bile değil artık. Sen sustun, ben susmadım. Sen bıraktın, ben bırakmadım. Hakkım varsa önce benim.”
Yusuf cevap veremedi. Suçluluğu omuzlarını daha da bastırdı. Başını öne eğdi.
“Tamam. Sen git.”
Doruk yeniden aşağı inmiş koltukta oturmuş, annesiyle babasını izliyordu. İçinde bir şey kıpırdadı. Kahraman gibi görünmeye çalıştı.
“Önce annem gitsin.” dedi. “Ece haklı. Kurallarına uymazsak kapıyı kapatır. Önce annem.”
Sesi kararlıydı, içi fırtına gibiydi. Ya annem onu benden çok severse. Ya annem Umut’u benden daha çok isterse. Cümleler beynini delip geçti. Gösteremedi. Onları koruyan, yönlendiren bir kahraman gibi konuştu.
Gece ilerledi. Ev sessizleşti. Gülşen mutfakta tabureye oturdu. Ellerini dizlerine koydu. Gözlerini kapatıp açtı. Bir yandan gitmek istiyor, bir yandan korkuyordu. Yıllar bir anda üstüne yığılmış gibiydi. Kendi kendine fısıldadı. Yarın.
Yusuf pencerenin önünde donup kaldı. Camda kendi yansımasına baktı. İçinden geçen tek cümleyi bile söyleyemiyordu. Oğlum yaşıyor. Dilinde taş gibi duruyordu. Göz kapaklarını sıkıp açtı. Bir bardak su içti. Geri yerine döndü.
Doruk odasına geçti. Işığı kapatmadı. Yatağa uzandı. Gözlerini tavana dikti. Uyuyamadı. Kalbi, annesinin ertesi gün tek başına gideceği düşüncesiyle sıkışıyordu. İçinden geçen cümleyi kimseye söylemedi. Ya annem beni bırakırsa. Başını yastığa bastırdı. Derin nefes almaya çalıştı. Dışarıdan araba sesleri geçti. İçinden başka bir cümle geçti. Ben bırakmayacağım.
Saatler ilerledi. Evde kapı kolları kıpırdamadı. Mutfak lambası sönmedi. Gülşen arada su içti. Yusuf yatak odasına geçti, ışığı açmadı. Doruk yastığı düzeltti. İçinden kısa bir dua geçti. Güç ver.
Sabah yavaş geldi. Güneş perdeye tam vurmadı. Gülşen erkenden kalktı. Saçını topladı. Çantasına küçük bir şişe su koydu. Aynada kendine baktı. Yüzünde anneliğin kırıkları vardı. Yusuf kapıdan baktı.
“İstersen birlikte ineriz.”
“Tek başıma gideceğim.” dedi Gülşen. “Ece’nin kuralı.”
“Tamam.”
“Senin hakkın bile değil zaten.”
Yusuf başını eğdi.
“Biliyorum.”
Doruk mutfağa girdi.
“Yolun açık olsun.” Dedi umursamaz görünmeye çalışarak.
“Sağ ol.” dedi Gülşen sevgiyle
“Orada büyük konuşma.”
“Konuşmam.”
“Onu yorma.”
“Yormam.”
“Ece ne derse onu yap.”
“Yaparım.”
Doruk gözlerini kaçırdı. İçinde tekrar eden cümleyi susturdu. Beni bırakma.
Gülşen kapıya yürüdü. Ayakkabısını giydi. Elini kapı koluna koydu. Yusuf’un yanından geçerken durdu.
“Dönünce anlatacağım.” dedi.
“Bekleyeceğim.”
Doruk annesine baktı. Gözlerinde hem gurur hem korku vardı.
“Zili çalmadan önce Taner’i ara.”
“Ararım.”
Gülşen çıktı. Koridor serindi. Asansöre binmedi. Merdivenleri indi. Sokak sesi yüzüne vurdu. Bir taksi durdurdu. Adresi söyleyemeden önce dudaklarını ıslattı.
“Bir adrese gideceğiz.” dedi. “Yavaş sürün.”
Taner o sırada Ece’ye uğramıştı. Ece cihazın kabını yıkıyordu.
“Bugün gelecekler.” dedi Taner. “Önce Gülşen.”
Ece başını salladı.
“Kalabalık yok.”
“Yok.”
“Görüp çıkacak.”
“Çıkacak.”
“Kimse ‘oğlum’ demeyecek.”
“Demeyecek.”
“İki dakika.”
“İki dakika.”
Ece hafifçe duraksadı.
“Kapıda karşılarız. İçeride tek cümle.”
“Tamam.”
Gülşen yolda Taner’i aradı.
“Geliyorum.” dedi.
“Zili çalınca ben açarım.” dedi Taner. “Ece yanında. Kuralları biliyorsunuz.”
“Biliyorum.”
“İki dakika.”
“İki dakika.”
Evin önünde taksi durdu. Gülşen araçtan indi. Başını kaldırıp pencereye baktı. O pencerenin ardında nefes sayan bir çocuk vardı. Kalbi hızlandı. Zili çaldı. Taner kapıyı açtı.
“Hoş geldiniz.”
“Merhaba.”
Ece birkaç adım geride bekliyordu. Bakışı soğuktu. Yargı yoktu, mesafe vardı. Gülşen ayakkabısını çıkardı. Elleri titriyordu.
Salona geçtiler. Umut sedirde uzanıyordu. Maskesi yoktu. Nefesi düzenliydi. Gözleri Gülşen’i buldu. İkisi bir an bakıştı. Gülşen’in dudakları kıpırdadı. Söz çıkmadı. Ece tetikteydi.
“Oturabilirsiniz.” dedi Ece. “Kısa.”
Gülşen sandalyeye oturdu. Elleri dizlerinin üstünde birleşti. Gözleri Umut’tan ayrılmadı. Yutkundu. İçinden tek bir söz geçti. Affet.
Taner saate baktı. Kırk beş saniye olmuştu. Evin içindeki sessizlik ağırlaşmadı. Umut sayfasını çevirdi.
“Yeni kitap bulacağım.” dedi kısık bir sesle.
“Buluruz.” dedi Ece.
Bir dakika bitti. Gülşen yerinden kalkmak istemedi. Gözleri doldu. Ece’nin bakışı hâlâ tetikteydi. Taner iki parmağını gösterdi.
“Otuz saniye.”
Gülşen başını salladı. Umut’a bir kez daha baktı. Gözlerinden yaş aktı. Eli titredi. Sandalyeyi geriye itti. Ayağa kalktı. Ece kapının önüne geldi.
Kapı ağzında durdu Gülşen. Yanağından süzülen yaşları silmedi. Ece’ye döndü.
“Teşekkür ederim.” dedi ağlayarak. “Bizim yapamadığımızı yaptın. Bıraktığımızı bırakmadın. O çocuğa annelik ettin.”
Ece’nin yüzünde mesafe vardı. Başını hafifçe salladı.
“Umutun nefesi.” dedi kısa bir sesle. “Benim uzun cümlem bu.”
Gülşen başını eğdi. Dışarı çıktı. Taner kapıyı kapattı. Ece perdeyi düzeltti. Umut yastığa başını bıraktı.
“Kimdi.”
“Taner’in arkadaşı.”
“Gülümseyen biriydi.”
“Evet.”
“İyi biri.”
“İyi biri.”
Gülşen sokakta derin bir nefes aldı. Telefonunu çıkarıp kısa bir mesaj yazdı. Gördüm. Eve geliyorum. Gönder tuşuna bastı. Taksiye bindi.
Yusuf mesajı okudu. Sandalyeye çöktü. Elleri titredi. Doruk yanına geldi.
“Annem.”
“Gördü.”
Ece mutfağa geçti. Suyu açtı. Bardak doldu. Taner karşısında durdu.
“İyi geçti.” dedi Taner.
“Kurallar işe yarıyor.” dedi Ece. “Umutun nefesi yorulmadı.”
“Yusuf.”
“Yarın.”
“Doruk.”
“Bir gün sonra yeniden.”
Ece bardağı tezgaha bıraktı. İçinden tek cümle geçti. Buradayız.
Gece yeniden indi. Evler kendi sessizliklerine döndü. Bir evde bir anne gözyaşlarını sildi. Bir evde bir kız perdeyi düzeltti. Bir evde bir çocuk kitabını kapattı. Bir evde bir genç, sabaha nasıl dayanacağını düşündü. Kısa cümleler herkesin elinde kaldı. Uzun cümleler yarına bırakıldı. Çünkü yarın, nefesi yormadan konuşmayı öğrenmek içindi.
(devam edecek)