Doruk öfkeyle odasına girdi. Öfkesi aklını ele geçirmişti. Kapıyı kapatmadı. Telefonunu aldı. Bir süre yatağın kenarında oturdu. Kalbi göğsünde bir kapı gibi çarpıyordu. Derin nefes aldı. Babasının ofisini aradı. Sekreterin sesi kısa ve profesyoneldi.
“Merhaba, Doruk ben.” dedi. “Dün babamla görüşmeye gelen avukatın telefonunu rica edecektim Babam istedi, şimdi işi var onun.”
“Bir dakika lütfen.”
Hafif bir bekleme müziği. Doruk gözlerini kapadı. Açtı. Not alacak bir kalem aradı. Buldu. Sekreter geri döndü.
“Numarasını paylaşıyorum. Avukat Taner Yılmaz.”
Doruk numarayı yazdı. Teşekkür etti. Kapattı. Birkaç saniye bekledi. Sonra aradı.
Taner birkaç çalmada açtı.
“Taner Yılmaz.”
“Doruk ben.” dedi. “Yusuf’un oğlu.”
Taner bir an sustu. Seste şaşkınlık vardı.
“Doruk? Nasılsın?”
“İyi değilim.” dedi Doruk. “Siz ne isterseniz sorun, ben bir tek şey isteyeceğim.”
“Dinliyorum.”
“Umut’u göreceğim.”
Taner nefes aldı.
“Doruk, bu mesele hassas. Umut stresle nefesini kaybediyor. Atakları var. Onun için yeni yüz, yeni ses demek bazen panik demek. Önce doğru plan yapmalıyız. Baban mı konuştu seninle?”
“Onu korkutmak istemiyorum.” dedi Doruk. “Hiçbir şey söylemeyeceğim. Kardeşim ya da ona benzer bir şey olduğumu söylemeyeceğim. O kısım ben de de karışık. Bir yabancı gibi girer, bir yabancı gibi çıkarım. Bir tek nefesini görmek istiyorum. Kendi büyüyecek olduğum evi görmek istiyorum.”
“Annen ve baban biliyor mu?”
“Hayır.” dedi Doruk. “Şimdi bilmiyor. Fakat sizden rica ediyorum. Ben hazırken engel olmayın.”
Taner kısa bir sessizlik daha bıraktı. Sonra sesini yumuşattı.
“Şunu bil.” dedi. “Ece, Umut için dünyayı iki kelimeyle taşıyor. Panik yok. Uzun söz yok. Bu evin kuralı bu. Sen gelmek istiyorsan kurala uyacaksın. Görürsün, sorularını saklarsın. Yormazsın. Söz verir misin?”
“Söz.” dedi Doruk. “Zaten yeterince zarar vermişiz.”
“Bir şey daha.” dedi Taner. “Bu evde hakikat var ama zamanlama var. Ece’ye söylemeden adım atmam. Önce ona anlatacağım. O kabul ederse gelirsin.”
“Kabul edecek.” dedi Doruk. “Ece diye bir kızın adını az önce duydum. O kız, benim yaşamadığım şeyi yaşamış. Benim kadar genç. Benden güçlü. Onun karşısına utanmadan çıkmak istiyorum.”
“Tamam.” dedi Taner. “Telefonu kapatma. Ece’yi arayıp döneceğim.”
“Bekliyorum.”
Taner telefonu bırakıp, özel hattını aldı. Hemen Ece’yi aradı. Ece mutfakta, su bardağını yıkıyordu. Telefonu görünce kuruladığı elini havluyla sildi, açtı.
“Taner.”
“Ece, Doruk aradı.”
Ece’nin kalbi bir an hızlandı.
“Annemin oğlu mu? Ne dedi?”
“Umut’u görmek istiyor. Hiçbir şey söylemeyeceğine söz veriyor. Bir yabancı gibi girip çıkacağını söylüyor. Çok sarsılmış.”
Ece camın önüne yürüdü. Perdeden sızan ışık masanın ucuna düşüyordu. Gözlerini kapatmadı. Kısa düşündü.
“Uygun mu sence?”
“Risk var.” dedi Taner. “Fakat Doruk’un sözünü ciddiye aldım. Ayrıca erteledikçe büyüyor. Evin ritmini bozmadan, kısacık bir ziyaret olabilir. Senin yanında, benim eşliğimde. Evin kuralını baştan konuşuruz. Annesinin evine gelmek onun da hakkı”
Ece derin bir nefes aldı.
“Uygun.” dedi. “Şartları söylüyorum. İçeri girdiğinde Umut’a kendini tanıtmayacak. İsmini bile vermese olur. Ben ona bir soru sorarsam en fazla bir cümleyle cevap verecek. Umutun eline dokunmayacak. Maskeye yaklaşmayacak. Oturup iki dakika bizi izleyecek, sonra kalkıp gidecek.”
“Doruk bunları kabul eder.”
“Bir de saat.” dedi Ece. “Umutun en sakin olduğu aralık akşamüstü dört ile beş arası. O saatte gelsin. Beş dakika geçsin, on dakika değil.”
“Anlaşıldı.”
“Bir şey daha.” dedi Ece. “Ailesi ile gelmesin. Bu ev fırtına kaldırmaz.”
“Tamam.”
Taner kapadıktan sonra Doruk’la konuştuğu telefonu aldı.
“Ece kabul etti.” dedi. “Kurallar var.”
“Dinliyorum.”
“İçeri girerken kendini tanıtmayacaksın. İsmin gerekirse söyleyeceğin tek cümle şu olacak. Ben Taner’in arkadaşıyım. Ece ne derse onu yapacaksın. Maskeye yaklaşmayacaksın. Umutun eline dokunmayacaksın. İki dakika kalacaksın. Saat dörtte geleceksin.”
“Tamam.” dedi Doruk. “Hiçbir şey açıklamayacağım. Ona bir yabancı olacağım. Yalnız şunu bil. Öz annemi göremem. O kadın ölmüş. Benim tutunacağım tek hakikat, o çocuğun nefesi. Onu göreceğim.”
“Adres atıyorum. Orada buluşalım. Ben gelmeden içeri girme sakın.”
“Bekliyorum.”
Taner adresi paylaştı. Doruk telefonu kapattı. Odada bir süre oturdu. Sonra kalktı. Aynanın karşısında yüzüne baktı. Yüzünde çocuklukla erkekliğin arası bir çizgi vardı
Koridora çıktı. Gülşen salonda bekliyordu. Yusuf pencerenin önünde, camda bir leke arar gibi dalgın duruyordu. Doruk ikisine de baktı.
“Ben çıkıyorum.” dedi.
“Nereye.” dedi Gülşen.
“İşim var. Siz birbirinize bir şeyler anlatacaksınız. Evinizi toparlayacaksınız. Sonra oturur konuşuruz.”
Gülşen ayağa kalktı. Oğlunun yanına geldi. Elini uzattı. Doruk geri çekilmedi. Gülşen parmaklarını Doruk’un koluna hafifçe koydu.
“Dikkatli ol.” dedi.
“Tamam.” dedi Doruk.
Yusuf yanaştı.
“Doruk.”
“Evet.”
“Özür dilerim. Tekrar.”
“Baba, ben bugün özür duymak istemiyorum.” dedi Doruk
Kapıya yürüdü. Ayakkabılarını giydi. Dışarı çıktı. Merdivenleri hızla inmedi. Sokak serindi. Bir araba geçti. Doruk başını kaldırdı. Gökyüzü açık değildi. İçinden kısa bir söz geçti. Dayan.
Otobüse binmedi. Yürümek istedi. Birkaç sokak sonra bir taksi durdurdu. Adresi söyledi. Koltuğa yaslandı. Yol uzadıkça zihnindeki gürültü azalmadı, biçim değiştirdi. Kıskançlıkla merak birbirine dolaşıyordu. Bir yandan “benim hayatım çalındı” diyordu, diğer yandan “o çocuk nefes alıyor” diyordu. İkisi de doğruydu. Bunu bir cümleye sığdırmak mümkün değildi. İç sesini kısalttı. Yürü.
Taner o sırada Ece’ye mesaj attı. Geliyor. Ece kısa cevap verdi. Tamam. Sonra evi gözden geçirdi. Masanın üzerini boşalttı. Cihazın kabını kontrol etti. Umut odada uzanıyordu. Gözleri açıktı.
“Birazdan Taner uğrar.” dedi Ece.
“Tamam.” dedi Umut. “Ne kadar kalacak.”
“Çok değil.”
“Ben kitabı bitirdim.”
“Yeni kitap veririz.”
“Bugün nefesim iyi gibi.”
“İyi.”
Ece mutfağa geçti. Bir bardak su içti. Aynada kendine bakmadı. İçinden tek bir cümle geçti. Buradayız.
Taner kapıyı çaldı. Ece açtı. İçeri girdi. Sesini alçaltmıştı.
“Doruk yolda.”
“Kuralları söyledin.”
“Evet.”
“Bir cümle daha ekle.” dedi Ece. “Gülümsemek serbest.”
Taner gülümsedi. “Söylerim.”
Ece salonu toparladı. Umut yastığın yüksekliğini ayarladı. Masanın köşesine oturdu. Parmaklarını birbirine kenetledi. Taner saati kontrol etti.
“Dört sıfır üç.” dedi.
“Gelsin.”
Doruk aşağıda taksiden indi. Alışık olmadığı gecekonduların içinde evin girişine baktı.. Kapıyı çaldı. Taner açtı. Doruk yüzüne baktı, onun Taner olduğunu tahmin etmişti.
“Kuralları biliyorum.” Dedi sert sert.
“İyi.” dedi Taner. “Sakin, nefes al. Stresini belli etme her şey hepimiz için hızlı gelişiyor”
Koridordan içeri girdiler. Ece kapının eşiğinde durdu. Doruk ile ilk kez göz göze geldi. Doruk bir adım geride kaldı. Gözlerinde şaşkınlıkla saygı karışmıştı. Ece başını hafifçe salladı.
“Hoş geldin.”
“Hoş bulduk.” dedi Doruk. “Taner’in arkadaşıyım.”
Umut başını çevirdi. Gözleri Doruk’a takıldı. Çocuk, bir yabancıyı gördüğünde nasıl bakarsa öyle baktı. Merak vardı, yargı yoktu.
Ece Doruk’a bir sandalyeyi gösterdi.
“Oraya otur.” dedi. “İki dakika.”
Doruk oturdu. Umutun nefesini dinledi. Cihazın tıkırtısını duydu. Perdenin ucundan gelen ışık masanın kenarında duruyordu. O evde yılların içinden süzülmüş bir düzen vardı. Doruk gözlerini kaçırmadı. İçinden kısacık bir cümle geçti. Öz annemi göremeyeceğim. Sonra bir cümle daha. Onun şansı var. O çocuk öz ailesine kavuşabilir.
Umut kitabını eline aldı. Sayfayı çevirdi. Ece, Doruk’a bakmadan konuştu.
“Bugün iyi.”
“Görüyorum.” dedi Doruk. “Güzel.”
Umut gözlerini Doruk’tan çekti. Maskeye değil, masanın kenarındaki bardağa baktı.
“Ben gideyim.” dedi Doruk huzursuz bir şekilde. “Teşekkür ederim.”
Gelmeyi çok istemişti ama o ortamda kendine yer bulamamıştı zihni.
Ece başını salladı. Taner kapıya yöneldi. Doruk kapıdan çıkarken ayakkabısını uzandı, bağını düzeltti. İçinden tek bir cümle daha geçti. Döneceğim.
(devam edecek)