“Yaşıyor.” dedi Yusuf, karısının gözlerindeki ifadeden korkmaya başlamıştı.
“Hasta mı?” diye sordu Gülşen bu kez.
“Evet çok hasta.”
“Nasıl yaşıyor peki? Kim bu avukat?”
“Bir kız çocuğunun omzunda. Ece. Annesi Miyase ölmüş. Evde bir cihaz var. Kısa cümlelerle ayakta kalıyorlar.”
Gülşen ellerini dizlerine koydu. Pencereye bakmadan pencereyi seyretti. İçinden bir şey koptu. İlk öfke damarı bir anda göründü.
“Bana bunu nasıl yaparsın? Bize bunu nasıl yaparsın? Kendi çocuğuna nasıl kıyarsın?”
Yusuf cevap aradı. Kendi içinde bir sürü cümle buldu. Hiçbiri ağzına yakışmadı. Yalnızca şunu söyledi.
“Beceremedim.”
Gülşen başını iki yana salladı. Sonra başka bir şey oldu. Öfkenin altından başka bir duygu çıktı. Empati. Miyase’yi düşündü. Taner’in söylediği parçaları zihninde bir araya getirdi.
“O kadın. Sağlıklı çocuğu olmadan kalmış. Hasta olanla yaşamış. Fakirlikte, nefes açıp kapayarak yaşamış. Ölmüş. Biliyor muymuş peki öğrenmiş mi?”
“Evet. Kocası Umut yani bizim oğlumuz üç yaşındayken ona gerçeği anlatmış”
“Biz burada Doruk’u büyütürken, o kadın hasta bir çocuğa kol olmuş. Sonra da ölmüş mü? Çocuğumuz bir daha mı annesiz kalmış? Ah Yusuf sen ne yapmışsın? O kız çocuk, Ece. Kan bağı yok, ama o çocuğu bırakmamış diyorsun bir de, o kadının kızı da kendi gibiymiş.”
“Evet. Ama kız o kadının kızı değil, kadın gerçeği öğrenince kocasından ayrılmış bu kızın babasıyla evlenmiş, mecbur kalmış fakirlikten. Kız kadını da, çocuğu da sahiplenmiş, onun da annesi bırakıp gitmiş çünkü. Üç başka yaşam bir olmuşlar işte bir şekilde!”
“Biz ne yaptık peki. Biz şu küçücük kız kadar olamadık. Yuh sana!”
Yusuf o cümleyi duyunca gözleri doldu. Gülşen gözyaşını silmedi. Sözlerine devam etti.
“Bana niye söylemedin. O bizim çocuğumuz hasta olsa da ağlardık. Ağladıkça bir yol bulurduk. Bak yaşamış, tutunmuş hayata, biz tutardık elinden. Manavdan sebze alır gibi çürük bu çocuk der mi insan, sen nasıl insansın? Sen beni sandığından daha güçsüz sandın. Hasta diye yavrumdan vazgeçecek bir kadın mıyım ben?”
“Seni üzmek istemedim.”
“Şimdi daha üzgünüm.”
Odanın içinde ağır bir sessizlik oldu. Gülşen elini kalbinin üstüne koydu. Sanki orada bir taş vardı. O taşı yerinden oynatmak için gözlerini kapadı, derin bir nefes aldı. Açtığında sesi daha netti.
“Ne yapacağız. Nerede çocuğumuz?”
“Önce görmemiz lazım.”
“Bizi isterler mi. Biliyor mu bizi?”
“Umut bilmiyor herhalde, bilmiyorum avukat geldiğine göre kız biliyor işte, kadın ölmeden anlatmış demek ki kıza”
“Bizi affederler mi? Biz bizi affedebilir miyiz Yusuf? Ben seni affedebilir miyim? Ya Doruk?”
“Affetmekten önce yapılacak işler var Gülşen oğlumuz ölmemiş, hasta bize ihtiyacı var, fakirlik içinde yaşıyor. Affetme beni anlarım ama bunu tartışmak yerine ne olur onu kurtaralım, sonra at, sat beni sesim çıkmaz”
Gülşen başını salladı. Yutkundu.
“Doruk? Ona nasıl söyleyeceğiz, sen bizim oğlumuz değilmişsin, çünkü baban sandığın adam bizim çocuğumuz hasta diye seni annenden koparmış mı diyeceğiz? Ne diyeceğiz? Allahım ne yaşıyoruz böyle?”
“Bilmeyecek, bilmesi gerekmiyor. Yani şimdi gerekmiyor. Bilmiyorum Gülşen ikisinden de vazgeçemem, geçemeyiz”
“Tamam!” dedi Gülşen elini göğsüne koyup derin bir nefes aldı, “Tamam, şimdilik bilmesin doğru!”
“Şimdilik.” dedi Yusuf çaresizce, “Eninde sonunda söyleyeceğiz!”
Gülşen yerinden kalktı. Mutfağa yürüdü. Su içti.. Döndü. Eteğinin kenarını avucunda buruşturdu. Sesi kısık ama kararlıydı.
“Onu göreceğim. Oğlumu göreceğim. Görmek zorundayım.”
“Göreceğiz merak etme, avukat ayarlayacak”
“Kendi çocuğuma da bakacağım büyüttüğüm çocuğa da bakacağım. İkisinin de annesi benim artık. İkisini de kaybetmek istemiyorum.”
“İkisini de kaybetmeyeceğiz.”
Gülşen başını salladı. Gözlerini sildi. Ardından bakışları hiddetlendi, kocasını affetmeyecekti.Bir sandalye çekip oturdu. Elleri titriyordu. Sözleri düzleşti.
“Yarın o kıza ve oğlumuza yardım edeceğiz. Para değil sadece. Doktor. İlaç. Gerekirse ev. Olmazsa ikisini de alırız yanımıza. Ama önce konuşacağız. Bizim oğlumuz o evi burası. Bir ablası varsa onun da evi burası. Bana yalan söylemeyeceksin artık.”
“Söz.”
“Bu evde yalan bitti.”
“Bitti.”
Tam o anda koridordan ince bir gıcırtı geldi. İkisi de dönüp bakmadı. Sessizliğin içinden bir ayak sesi daha ilerledi. Kapı aralığında gölge belirdi. Doruk oradaydı. Yüzü bembeyaz, gözleri büyümüş. Ne zamandır dinlediğini bilmiyorlardı. Bir cümlenin ortasında yakalanmış gibiydi.
Gülşen’in dudakları aralandı. Ses çıkmadı. Doruk bir adım geri çekildi ama gitmedi. Gözleri babasına kilitlendi.
“Bebekler… değişti derken? Ben miyim o bebek?”
Yusuf’ın boğazı kurudu. Gülşen nefes aldı, yetmedi. Oda küçüldü. Plaketler, bitkiler, cam, hepsi bir anda flu oldu. Doruk kapı eşiğinde kaldı. Dudakları titredi.
“Ben… kimin oğluyum?”
Yusuf ayağa kalkmadı. Yaklaşmak istedi, ayakları yere çakıldı. Gülşen sandalyeden kalktı, iki adım attı. Elini uzatıp durdu. Doruk geri çekilmedi. Gözleri buğulandı.
“Öbür çocuk. Hasta mı? Yaşıyor mu? ”
Her şeyi duymuştu ama aklı almıyordu, bu yüzden bölük pörçük geliyordu zihninden kelimeler
Yusuf o soruya cevap verdi. Sesi duyulur duyulmaz, ama netti.
“Yaşıyor. Hasta.”
Doruk bir an başını eğdi. Sonra kaldırdı. İçindeki bütün çocukluk bir çizgi olarak gözlerinden aktı. Eşiğin orada, bir cümle bıraktı.
“Ben de görmek istiyorum. Siz ne biçim insanlarsanız?”
Gülşen başını salladı. Gözünden yaş düştü. Yusuf avuçlarını açtı, kapattı. Üçü aynı odada, dördüncü bir nefesin ağırlığını taşıyordu.
Koridorda akşamın sesi yürüdü. Dışardan bir araba geçti. Ev kendi sessizliğine dönerken, sözler bitmedi, sadece bir sonraki güne sarktı. Taner o sırada Ece’ye kısa bir mesaj yazıyordu. “Bekliyoruz.” Ece pencerede durdu, perde ucunu düzeltti. Umut iç odada öksürmedi. Ev nefes aldı.
Doruk kapı eşiğinde duyduklarını yutkunarak içeri bıraktığında odanın havası değişmişti. Gülşen koltuğun kenarında, elleri titreyerek bekliyordu. Yusuf, sanki bir sandalyeye değil, bir suçun üstüne oturmuş gibi kambur duruyordu. Doruk ikisine de baktı. Gözleri kızarmış, nefesi hızlıydı. Yine de tuhaf bir sakinlik vardı yüzünde. İçinden bir cümle geçti. Bitti.
“Ben anladım.” dedi. “O çocuk hasta ve fakir yaşarken ben çalınmış bir hayat yaşadım.”
Yusuf yerinden doğrulmaya çalıştı.
“Doruk.”
“Baba, sen kim oluyorsun da insanların kaderini değiştirme hakkını elinde görüyorsun.”
Söz odanın ortasına çakıldı. Gülşen bir adım öne geldi.
“Doruk, oğlum, sen benim oğlumsun. Bu gerçeği hiçbir şey değiştirmez.”
Doruk annesine baktı. O bakışta öfke yoktu. Kırgınlık vardı. İçinde bir sızı büyüyordu.
“Bunu ben söylemeyeceğim anne.” dedi. “Bunu hayat bana çoktan söylemiş. Ben sizin yanınızda büyüdüm, evet. Sizin sevginizle büyüdüm. Fakat bir çocuk var. O çocuğun nefesi sayılarla tutuluyor. Benim nefesim rahat. Ben adımı unuttuğumda bile biri bana seslendi. O çocuğun adı, bazen maskenin içinde kayboluyor.”
Yusuf ellerini açtı, kapattı. Gözlerini oğluna kaldırabildi.
“Özür dilerim.” dedi. “Yalvarıyorum, dinle. Korktum. Öyle bir korkuydu ki, yıllarca üstüne perde çektim. Seni ve anneni korumak istedim. O zamanlar zengin de değildik, elimden gelmez sandım. Yıllarca istedik bir evladı olmadı. Sonra o gelince, ben.. Sandım ki yıllarca beklediğimiz o evlat elimizden kayıp gidecek sandım. Sen oradaydın sağlıklıydın, baban fakirdi. Onların yine olur diye düşündük. Baban da öyle düşündü. Yaşamayacaktı bizim çocuğumuz, zaten onların da olmayacaktı. Vermek de değildi o an bu yüzden belki. Erken bir vedaydı sadece”
Doruk başını salladı.
“Kimi korudun. Kendini.”
“Doğru.” dedi Yusuf. “Bugün anlıyorum.”
Gülşen bu kez daha uzun konuştu.
“Doruk, dinle.” dedi. “O çocukla ilgili her şeyi şimdi şimdi öğreniyorum. Babana kızgınım. Kendime de kızgınım. Fakat seninle ilgili tek bir cümlem var. Sen benim oğlumsun. Sütümle büyüttüm. Kalbimle tuttum. Bu bağ gerçek.”
Doruk annesinin sözlerini duydu, yumuşamadı. Damarlarında bir gürültü dolaşıyordu. İçinden geçen cümleleri kısalttı.
“Ben o çocuğu göreceğim.”
“Biraz bekleyelim.” dedi Yusuf. “Biz toparlanalım. Sonra birlikte gidelim.”
“Siz yapamayacaksanız ben gidip o çocuğu kurtaracağım.” dedi Doruk. “Kurtarmak dediğim para değil. Önce görmek. Nefes almasına yardım etmek. Onun yanında durmak. O kadarını bile yapmadık yıllarca.”
Gülşen gözlerini sildi. Dudakları titredi.
“Bize biraz zaman ver.” dedi. “Lütfen. Bu ev sallandı. Düşmeden ayakta kalalım. Ayakta kalırsak birlikte gideriz.”
“Zaman dediğin nedir.” dedi Doruk. “Sizin zamanınız yıllar sürmüş. Benimki saatlerle ölçülecek.”
Yusuf başını eğdi.
“Haklısın.”
Doruk nefes aldı. Sonra avuçlarını iki yana bıraktı.
“Ben odama gidiyorum.” dedi. “Sakinleşeceğim.”
(Devam edecek)