Kayıp Kökler – Bölüm 27

Kapı kapandı. Koridora çıktığında Taner omzunda taşınan bir ağırlığın yerini değiştirdiğini hissetti. Asansörde aynaya bakmadı. Avucundaki teri sildi. Sokakta derin bir nefes aldı. Telefonunu çıkardı. Ecenin adını gördü. Yazmadı. Aradı.

Ece mutfakta bekliyordu. Telefon çaldı. Açtı. Sesini duyan Taner hiç dolandırmadan söyledi.

“Randevu bitti.”

“Ne oldu?”

“Yüzüne söyledim.”

“Ne dedi?”

“Şok.”

“Sonra.”

“Görmek istiyorum dedi. Şimdi değil dedi. Yardım etmek istiyorum dedi. Şimdi değil dedi. Yarın arayacağım dedi.”

Ecenin kalbi aynı anda iki tarafa çekildi. Bir yandan içi seğirdi, bir yandan gözleri doldu. Kısa bir cümle kurdu.

“Biz hazırız.”

Telefon kapandı. Ece salonda ayakta kaldı. Umut kapıdan bakıyordu.

“Ne oldu?”

“Yarın bir şeyler değişebilir belki kardeşim, her şey senin için daha iyi olsun diye.”

“Ben korkuyorum. Değişmesin.”

“Ben de.”

“Ben biraz da seviniyorum. Sen iyi diyorsun.”

Gülümsedi Ece.

Umut yavaşça yürüdü, Ecenin yanına geldi. Omzunu ablasının koluna yasladı. Nefesi düzenliydi. Odanın içindeki hava ağır değildi. Ece perdenin ucunu düzeltti. İçinden tek bir cümle geçti. Sesi kısık çıktı.

“Buradayız.”

Sokağın uğultusu pencereden içeri sızdı. Ev kendi ritmine döndü. Kapının dışında bir adam, kendi hayatının en büyük sırrını ilk kez eline almış, camın önünde duruyordu. Kapının içinde bir kız ve bir çocuk, yarınki nefeslerine hazırlanıyordu. Taner kaldırımı yavaş adımlarla yürüdü. Güneş, binaların arasından ince bir çizgi gibi sızarken, akşamın ilk rengi şehrin üstüne indi. Herkes kısa cümlelerle konuştu o gün. Çünkü uzun cümleleri artık yarın söylemek gerekiyordu.

Ertesi sabah arama gelmedi. Saat dokuzu, onu, on biri geçti. Ece telefona bakıp bırakmaktan yoruldu. Umut’u okula hazırladı, cihazın kabını kontrol etti, suyu tazeledi. İçindeki o ince gürültü büyüdü.

Öğleye doğru dayanamadı, Taner’i aradı.

“Aramadı.”

“Zaman verelim.”

“Dün ‘yarın’ dedi.”

“Karısı bilmiyor. Oğlu da bilmiyor. Bazı cümleler evin içini sallıyor. Sallanan evde hemen karar alınmaz biliyorsun kolay değil”

“Ya hiç aramazsa.”

“Bir iki gün bekleyelim. Olmazsa ben giderim.”

“Geriliyor ipler gibi hissediyorum.”

“Gerekirse gerilsin. Önce hakikat ortaya çıksın. Sonra yolu bulacağız.”

Ece susup başını salladı. Telefonu kapatınca mutfağa döndü. İnce belli bardağı tezgâha koydu. Kendi kendine kısacık söyledi.

“Dayan.”

Aynı saatlerde Yusuf odasında tek başına oturuyordu. Camın önünden geçen ışık akşamdan beri hiç değişmemiş gibiydi. Masanın kenarında duran kalemi eline aldı, çevirdi, bırakıp tekrar aldı. Sonunda dayanamayıp telefonu açtı. Taner’in numarasını buldu. Aradı.

Taner kısa sürede açtı.

“Buyurun.”

“Bana anlat. Baştan. Hepsini.”

“Şimdi mi?” dedi Taner

“Şimdi.”

Taner nefesini dengeledi. Sesini düz tuttu. Söze kim kimdir diye başladı.

“Sana çocuğun yaşadığı evi anlatacağım. Onun annesi Miyase’ydi. Hasta bir çocukla yaşıyordu, sizin oğlunuz. Kocası Umut üç yaşındayken gerçeği söyleyince büyük bir şok yaşadı, kocasını kovdu. Sonra yaşadığı yeri terk edip, Umut’la başka bir mahalleye gitti. Orada yeniden evlendi, mecbur kaldı. İkinci kocası Vecdi’ydi. Vecdi’nin de bir kızı vardı, Ece. Üçü bir aile gibi oldular.”

Yusuf ses çıkarmadı. Nefesi telefona hafifçe vurdu. Taner devam etti.

“Miyase, sizden habersiz bir kötülüğün içine düşmüş bir anneydi. Bebeklerin değiştiğini yıllar sonra, kendi kocasından duydu. Umut üç yaşındayken. Adam bir gece mecbur kaldı söyledi. Kavga ettiler. O gün evi terk etti. Miyase’de Çocuğunu alıp başka bir mahalleye geçti. O evlilik bitti. ”

Yusuf’un parmakları kaleme daha sıkı sarıldı.

“Sonra?”

“Sonra Vecdi girdi hayata. Kendi kızı Ece ile. Miyase hem oğluna, hem Ece’ye anne oldu. Fakirlik, hastane kapıları, veresiye defterleri. Umut nefesle büyüdü. Buhar cihazı, maskeler, kısa cümleler. Vecdi bir süre dayanır gibi yaptı. Sonra çekip gitti. Borç, yalan, kayboluş. Geriye Miyase ve iki çocuk kaldı.”

“İki çocuk.”

“Evet. Biri hasta oğlan Umut. Diğeri kan bağı olmayan, ama eve omuz olan kız Ece.”

“Devam et.”

“Miyase dayanabildiği yere kadar dayandı. Çocuğun nefesinin ritmini kendi nefesi yaptı. Sonra öldü. Evin içinden bir ses eksildi. O gün Ece, on altısında, iki kişilik bir cümle kurdu. ‘Bırakmam.’ O günden beri bırakmadı. Onları tanıyınca bu kısa cümlelerin ne kadar anlamlı olduğunu bileceksiniz.”

Yusuf gözlerini kapadı. Kısa bir sessizlik oldu. Taner bu sessizliğe girmedi. Sözünü ağırlaştırmadan sürdürdü.

“Ece okula gitti, gündeliğe gitti, eve döndü. Umut’un nefesini tuttu. Komşular bazen kapıya bir tabak koydu, bazen koymadı. Umut gibi kısa cümleler kurulmuş bir ev, az konuşma, çok duygu ve bağ.”

“Bunu niye söylüyorsun.”

“Şunu bilesin diye. O çocuk yalnız değil. Sana geldiğim gün de yalnız değildi. Bir kız kardeşi var. Kan bağı değil. Emek bağı. O bağı koparmak kolay olmaz.”

Yusuf masaya dirseğini koydu. Kalemi bıraktı. Sesi kısık geldi.

“Ben… karıma bunu nasıl anlatırım.”

“Doğrusu nasıl gerektiriyorsa öyle. Kısa, net. Sonra oturup birlikte ağlayacaksınız muhtemelen. Ağlanacak iş bu.”

“Ben ona, yıllar önce… ‘Yaşamaz’ dedim. İçimden söyledim. Bunu itiraf ettiğimi bile hatırlamıyorum.”

“Bunu kendinize söylediniz. Karınıza değil. Ona karar verme fırsatı vermediniz. Bir anne çocuğundan hasta diye vazgeçmez, bak diğer anne kendi çocuğu olmadığını öğrendiği halde bırakmamış Umut’u bu size bir şey anlatmıyor mu?”

“Evet. Yine de söylemiş gibi hissediyorum.”

Taner sustu. Yusuf derin bir nefes aldı.

“O kızın adını tekrar söyle.”

“Ece.”

“Oğlumun adı.”

“Umut.”

“Annesi.”

“Miyase.”

“İkinci koca.”

“Vecdi.”

Yusuf başını eğdi. O isimler göğsüne tek tek düştü. Boğazı düğümlendi.

“Teşekkür ederim.”

“İstersen bugün değil, yarın konuş karınla. Ama çok erteleme. Ertelenen söz büyür, evin bütün odalarına dağılır.”

“Tamam.”

Telefon kapandı. Yusuf odada bir süre kıpırdamadan kaldı. Sonra kalktı, banyoya gitti. Yüzüne su çarptı. Aynada gözlerine baktı. Gözlerin arkasında yıllar önce aldığı o kararı gördü. Bir insanın, diğer insanı korumak için kendisini kandırması ne kadar sürer, diye sormadan edemedi.

Akşam Gülşen geldi. Anahtarın sesi koridorda yankılandı. Eve girer girmez çantasını koltuğa bıraktı. Yorgundu. Yusuf onu kapıda karşıladı. Bir an hiçbir şey söylemedi.

“Yorgun musun.”

“Yorgunum.”

“Konuşmamız lazım.”

“Şimdi mi.”

“Şimdi.”

Salona geçtiler. Gülşen oturdu. Yusuf ayakta kaldı. Ellerini birbirine kenetledi. Sesini düz tutmak için iki kez yutkundu.

“Bugün bir adam geldi.”

“Kim?”

“Avukat.”

“Ne istiyor? Benimle mi ilgili?”

“Dosya değil. Bir hayat.”

“Yusuf, açık söyle.”

Yusuf gözlerini kaçırmadı. Cümlesini kısa kurdu.

“Doğumda bebekler değişti Gülşen, ben değiştirdim.”

Gülşen’in yüzü kaskatı kesildi. Dudakları aralandı. Ses gelmedi. Sanki odanın içinden hava çekildi.

“Ne dedin?”

“Bebekler. Doğum yaptığın gün. Kayıtlara geçmedi. Ben biliyordum. Sana söylemedim.”

Gülşen ayağa kalkmadı. Gözlerini kocası’nın yüzünden ayırmadı.

“Sen bizim bebeğimizi başkası ile mi değiştirdiğini söylüyorsun? Ne diyorsun Yusuf?”

Yusuf yaşlı gözlerle onayladı karısını.

“Bana söylemedin.”

“Söyleyemedim.”

“Niye? Deli misin sen? İnsan kendi çocuğunu başkasına verir mi? Peki ya Doruk! O zaman o?”

“Seni korumak istedim. O çocuk… yaşar sanmadım. ‘Yaşamaz’ dedim içimden. Doktor öyle söyledi. Yaşamaz dedi. Zamanla unuturum sandım. Bizim en büyük hayalimiz yarım kalmasın istedim. Doruk büyüdü bizimle. Hayatı kuruldu. O ailede şimdiki olanaklara sahip olamazdı ki zaten.  Sustum ben de. Bizim oğlumuz başkaydı ama öldü diyemedim sana sonradan”

Gülşen’in gözleri doldu. İnce bir çizgi gibi yaşaklar yanaklarına indi. Bir süre konuşmadı. Sonra sesi titreyerek sordu.

“Yaşıyor mu?”

(devam edecek)

Yorum bırakın