Kayıp Kökler – Bölüm 26

Akşamüstü saatlerinde Taner şirketin önünde durdu. Camları parlak bir iş merkezinin zemin katında resepsiyon vardı. İçeri girdi. Görevliye yaklaştı.

“Yusuf Bey ile görüşecektim. Taner Yılmaz. Avukat.”

Görevli ekrana baktı. Güleryüzlü ama mesafeli bir tavırla konuştu.

“Randevunuz görünmüyor. Sizi arayalım.”

“Çok kısa. İşle ilgili. İsmimi iletirseniz uygun bir zaman için not düşer.”

Görevli üst kata haber verdi. Kısa bir bekleyişten sonra asansörün kapısı açıldı. Genç bir asistan indi.

“Taner Bey. Buyurun. On dakika ayırabilir.”

Asansöre bindiler. Kat sayıları yükselirken Taner kendi içindeki ritmi ölçtü. Hızlanmadan, net. Avukat cümleleri hazırdı. Odak, randevu almak. Konuya girmeyecekti. Yüz görmek, tını duymak, kapıyı içeriden ölçmek.

Kapı açıldı. Geniş bir oda, duvarda başarı plaketleri, köşede canlı bir bitki. Yusuf masanın ardında ayağa kalktı. Orta yaşlarını geçmiş, iyi bakımlı, yüz çizgileri kendinden emin bir adam. Elini uzattı.

“Hoş geldiniz.”

“Hoş bulduk.”

“Asistan kısa dedi. Buyurun.”

Taner oturmadı. Çantasını açmadı. Masaya dosya koymadı. Sadece karşısındaki adamı süzdü. Gözlerinde telaş yoktu. İki cümlesi hazırdı.

“Ben avukatım. Size kısacık bir şey için geldim. Aslında randevu talep etmek için. Konu telefonda konuşulacak gibi değil.”

Yusuf kaşlarını hafifçe kaldırdı.

“Şirketle mi ilgili.”

“Dolaylı.”

“Davaya dönüşecek bir durum mu?”

“Önce geniş bir zamanda konuşmak isterim.”

Yusuf gülümsedi. Rahat bir gülümseme. Alışık olduğu bir rutin gibi.

“Peki. Yarın öğleden sonra iki gibi olabilir. Toplantıdan sonra yarım saat ayırırım.”

“Teşekkür ederim.”

Taner kalktı. Kapıya yöneldi. Kapı koluna uzanmadan önce dönüp bir cümle daha söyledi. Sesinin tonu değişti. İçine aldığı havayı daha yavaş verdi. Avukatın cümlesinden çok bir insanın uyarısına benzeyen bir tondaydı.

“Bu konu eski. Çok eski. Fakat canlı.”

Yusufın gülümsemesi hafifçe söndü. Yine de kendini topladı.

“Anladım. Yarın.”

“Yarın.”

Taner koridora çıktı. Asistan onu asansöre kadar uğurladı. Asansör inerken Taner avucundaki teri fark etti. Cebindeki telefona bakmadı. Eceye hemen yazmak istemedi. Sokakta derin bir nefes aldı. Serinlik yüzüne çarptı. Adımlarını hızlandırmadan durağa yürüdü.

Ece o sırada evde suyu ocağa koymuş, çayını demlemişti. Umut uykudan uyanmış, kısa bir öksürükle maskeyi istemiş, Ece ona cihazı uzatmıştı. Buhar odanın içine yayıldı, sonra dağıldı. Umut başını yastığa bırakıp Eceye sordu.

“Taner ne zaman gelir.”

“Birazdan arar.”

“Bugün içim biraz iyi.”

“Benim de.”

Akşamın erken saatlerinde Taner aradı.

“Randevu aldım.”

“Ne zaman.”

“Yarın iki.”

“Adam ne dedi.”

“İş sandı.”

Ece bir an başı döner gibi oldu. O an ağzından kontrolsüz bir cümle çıkmasın diye mutfağın tezgahına dayandı. Sesini toparladı.

“Yarın yanında olmak istiyorum. Telefonla değil. Bittiğinde kapıdan çıkarken beni ara. Sesini duyayım.”

“Ararım.”

“Taner.”

“Buradayım.”

“Korkuyorum.”

“Biliyorum.”

“Ya Umutu elimizden alırlarsa.”

“Böyle bir karar tek cümleyle alınmaz. Bizim de sözümüz var. Ayrıca bu mesele şimdi para ya da güç meselesi değil. Önce hakikat. Sonra yol.”

Ece bir süre sustu. Sonra çok kısa bir cümle kurdu.

“Sen tek başına değilsin.”

“Değilim.”

“Biz de tek başımıza değiliz.”

“Değilsiniz.”

Telefon kapandı. Ece salona döndü. Umutun gözleri açıktı. Yorgun ama canlı.

“Yarın.” dedi o da bilinçsizce.

“Yarın.” diye tekrarladı Ece.

Ertesi gün öğleye kadar evin içinde gereksiz hiçbir hareket yapılmadı. Ece sadece rutinini yaptı. Çayı demledi. Masayı topladı. Umutun ilacını hazırladı. Cihazın kabını kontrol etti. Yastığın yüksekliğini ayarladı. Aynanın karşısında saçını toplarken kendine bir cümle söyledi.

“Dayan.”

Saat ikiye doğru Taner Yusufun kapısında yeniden belirdi. Asistan onu içeri aldı. Oda aynıydı. Güneş masanın kenarına vuruyordu. Yusuf ayağa kalktı. Bu kez otur işareti yaptı. Taner oturdu. Çanta yine kapalı. Masada dosya yok. Göz teması net. İlk cümleyi Taner kurdu.

“Ben size bir dosyayla gelmedim. Bir hayatla geldim.”

Yusufın kaşları bir an çatıldı. Sonra yine rahatlamaya çalıştı.

“Anlamadım.”

“Yıllar önce bir hastane odasında verilen bir karar var. O kararın sonucu bugün nefes alıyor.”

Yusuf yerinde kıpırdandı. Gözlerinde ilk kez sabırsız bir gölge dolaştı. Sesini sabit tutmaya çalıştı.

“Ne demek istiyorsunuz?”

“Bir bebek. Doğduğu gün. Kayıtların arasında kaydırılan bir isim. Bir hemşirenin defteri. Bir hademenin hafızası. Bir annenin ömrü. Bir kızın omzu. Bir oğlanın nefesi.”

Yusuf ayağa kalkmadı ama sandalyesinin sırtına yaslandı. Yutkundu.

“Bunu kimden duydunuz?”

“Yılların içinden.”

“Bu bir şantaj mı.”

“Değil.”

“Para mı istiyorsunuz.”

“Hayır.”

“Ne istiyorsunuz.”

“Yüzünüze bakarak şunu söylemek istiyorum. O çocuk yaşıyor.”

Oda bir anda küçüldü. Duvardaki plaketlerin parlaklığı sanki çekildi. Yusufın dudakları aralandı, sesi gelmedi. Gözünde bir anlık bir görüntü çaktı. Bir kapı. Bir hemşirenin fısıltısı. Bir ağlama sesi. Kendi kalbinin dar koridoru. Sonra yıllar boyunca kendini avuttuğu o cümle. “Yaşamaz. Zaten yaşamaz. Karım çok üzülür” O cümle şimdi boğazına takıldı. Masanın kenarını tuttu.

“Ne dediniz?” diye çıktı ağzından, düşüncelerinden bağımsız.

“Yaşıyor. Muhtaç. Bir ablanın omzunda. Bir evin içinde. Bir makinenin ritmine eşlik ederek.”

Yusuf sandalyeden kalkmadı. Yüzündeki renk çekildi. Bu cümleyi hiçbir hesaba koymamıştı. Karısına yıllarca söylemediği bir sır, şimdi kapının eşiğinden içeri girmişti. Kendi oğlu bir evde nefes nefese yaşıyordu. Kendi evindeki oğul Doruk, sağlıklı ve başarılıydı. Eşi Gülşen, bu gerçek hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Yusuf düşünmeye çalıştı. Cümle kuramadı. Sadece sordu.

“Annesi.”

“Öldü.”

Yusufın eli titredi. Avuç içinde bir çizgi belirdi. Yıllar önce bir cümleyle ittiği hayat şimdi önünde duruyordu. Kendi verdiği kararın bedeni vardı. Bedeni ve nefesi. Damarlarından hızlı bir sıcaklık geçti, alnına vurdu. Fısıldadı.

“Bunu kimse bilmiyor.”

“Biliyorum.”

“Karım bilmiyor.”

“Tahmin ediyorum”

“Ben nasıl?”

Taner cümleyi onun yerine tamamlamadı. İleri atılmadı. İçindeki duyguyu çekip düz bir çizgiye koydu.

“Yarın anlatırsınız demiyorum. Bugün de değil. Fakat artık gözünüz biliyor. Kulaklarınız duydu. Geri çevirmek mümkün değil. O sizin oğlunuz ve size  ihtiyacı var.”

Yusuf yerinde oturdu. Odada uzun bir sessizlik oldu. Yusuf bir an başını ellerinin arasına aldı. Gözlerini kapadı. Açtığında sesi daha kısık çıktı.

“Görmek istiyorum.”

“Göreceksiniz.”

“Şimdi değil ama.”

“Şimdi değil.”

“Yardım etmek istiyorum.”

“Etmelisiniz zaten.”

“Karım.”

“Onu da düşüneceğiz. Önce çocuk.”

Yusuf yerinden kalktı, camın önüne yürüdü. Aşağıda trafik akıyordu. İnsanlar yürüyordu. Dünyanın bu kadar sıradan akabildiği bir anda kendi içinin bu kadar darmadağın oluşu onu şaşırttı. Arkasını döndü.

“Doruk.”

Taner Miyase’nin oğlunun adını ilk kez ondan duydu. Yusufın sesinde kırık bir çizgi vardı.

“Doruk hiçbir şey bilmiyor.”

“Anlıyorum.”

“Bunu nasıl yapacağız.”

“Adım adım çözmek zorundayız.”

Yusuf masaya döndü. Kalemi eline aldı. Bir kağıda hiçbir şey yazmadı. Kalemi bıraktı. Tanere baktı.

“Bana adres vermeyin şimdi. Bugün değil. Kendimi toplayayım. Sonra arayacağım.”

“Tamam.”

“Avukat Bey?”

“Evet.”

“Ben kötü bir adam mıyım?”

Tanerin içindeki insan önce konuştu. Avukat sonra.

“Bence bir kararın artık sizin içimde kalamayacak kadar büyümüş haliyle karşı karşıyasınız. Bu yüzden sormanız iyi. Bu soruyu sormayan daha kötü olur.”

Yusuf derin bir nefes aldı. O nefes sanki göğsüne batıp çıktı.

“Yarın sabah arayacağım.”

“Beklerim.”

Taner kalktı. Kapıya yöneldi. Elini kapı koluna koyduğunda arkasından Yusufun sesi geldi. Nefes kısa, kelime azdı.

“Yaşıyor yani?”

“Yaşıyor.”

(devam edecek)

Yorum bırakın